A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | "Yerli" Edebiyat

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/47/2191" target="_blank" class="twitter">twitter

"Yerli" Edebiyat

Edebiyat için sorularımız bunlardı:

1. “Yerli” edebiyat deyince akla ne geliyor?

2. Son 10 yılda “yerli” edebiyatta genel eğilimlerden bahsedebilir miyiz?
3. “Yerli” kitap endüstrisinde bir gelişme var mı? Varsa gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
4. “Yerli” edebiyat dışarıda nasıl algılanıyor?
5. Türkiye’de hem sanatçı hem de okuyucu kitlenin popülerlik anlayışını nasıl buluyorsunuz?






 

Mehmet Demirtaş

Editör, Çevirmen, Yönetici

1. “Yerli” edebiyatımız ile, çok basitçe, Türkiye’de yaşayan yazarların eserleri aklıma geliyor. Son yıllarda yurtdışında Türk kökenli olup bazen Türkçe, çoğunlukla artık anadili olmuş o ülkenin dilinde eser veren genç yazarlar da var. Onları “yerli” sınıfına almıyorum. Bu bakışla Türkiye’den beslenen ve ilhamı burada yaşantıdan alanlar da bence “yerli”mizdir diyebiliriz. 

2. Yerli edebiyat eğilimleri taşra hayatı ekseninden kent hayatı eksenine oturdu diyebiliriz. Bu geçişin çalkantıları tartışılmaya başlandı. Son yüzyıl Türkiye tarihi de konularda öne çıktı. Yerlide kendimize bakış eğilimi ön planda sanki.

3. Yerli kitap ile yayıncılık bir endüstri olma yolunda ilerledi. Daha çok yazar sadece kitaplarından gelen kazanç ile geçinmeye başladı. Ancak yerli yanında yabancı hâlâ daha önemsenir durumda. Burada sorun biraz da okur tercihlerinden kaynaklanıyor. 

Diğer taraftan Anglo Sakson edebiyat tüm dünyada baskısını sürdürmekte, dünyada en çok satanlar ABD'li yazarlardan çıkmaya devam ediyor. Diğer ülke edebiyatları da buna karşı önlemler almaya çalışıyor. Bu dengeler içinde Türk yayıncılığı sektörleşmesini bence henüz bitirebilmiş olmadığından %50’lere varan bir şekilde çeviri edebiyatı ile besleniyor. Yani Türkiye’de “yerli” için talep sektörleşmiş pazarlara göre çok çok az.
 
4. Bizim için yerli edebiyat, yurtdışı için yabancı, dünya edebiyatı oluyor. Rakiplerimiz birden İngilizce, İspanyolca, Fransızca, Almanca oluveriyor. Aslında onlara rakip bile değiliz. Neyse ki Orhan Pamuk Nobel’i aldı, bakış açıları biraz değişti. 

Başka bir dilde yayımlanmak hem yazar hem ajans için büyük bir hazırlık ile başlıyor. Bu hazırlığın gerekliliğini anlayanlar ile çok hızlı ilerliyoruz. Türkiye’deki yerli edebiyat merak ediliyor. Ama derinlerine inmek istemiyorlar. Yerli edebiyatımıza yurtdışında referans olacak noktalar olmadığından (ki bu bile başlı başına bir sorun), yabancı bir yayıncı çok istese de, Türkçe bir eseri maddi çekincelerle basmaktan vazgeçebiliyor. Algı şimdilik merak ile sınırlı. Bu bakışı kırıp yabancı yayıncının Türk edebiyatından örnekleri çok sık eleyip seçki sunmasını değil, takip ettiği, belli aralıklarla yeni kitap bastığı bir edebiyata dönüşmesi için çok uğraşıyoruz.
 
5. Popülerlik, sanatçının eserinin tanınırlığının yükselmesi, bilinirliğinin artması diyebiliriz. Eser, sanatsever ile buluşmasına izin verilirse biliniyor. Yani ilk başta sanatçı eserinin tanınmasına karar veriyor. Yayınlıyor, galeride sergiliyor, seslendir(t)iyor, ama artık eserin kontrolü kendinden çıkıyor. Bence popülerlik bu kontrolü kaybetme ile olan ilişkidir. Sanat eserinin değeri, gücü, sarsıcılığı, kolaylığı, basitliği, zorluğu, tekrardan oluşması, kopya oluşu, kötü olması vb. popüler oluşu ile değerlendiriliyor. Yanlış. 
Bence aynı şey değiller. Kötü eser kötüdür ama popüler eser de kötüdür diyemeyiz. Türkiye’de sanatçılarımız kontrolü elinde tutmak istermiş gibi yapıyor biraz. Fakat kontrolden çıkmasını da içten içe istiyorlar. Okuyucu ise bu popülerliği takip ederken ne kadar kontrol edilmeyi kabul etmesine bağlı. Ne kadar kabul eden olursa o kitap o kadar popüler olacak. Formül bu.

Bilge Sancı

Editör

1.
Kitabevlerine girdiğinizde kabaca şu tabloyla karşılaşırsınız: Dünya edebiyatı raflarıyla yerli edebiyatın rafları birbirinden ayrıdır. Demek ki dünyanın dışında, dünyaya ait olamayan bir durum söz konusu. Bir bakıma “biz” ve diğer herkes hali. Üstelik “biz”i tanımlayan çoğu zaman dil oluyor, Türkçe oluyor. Halbuki Kürtçe’den Ermenice’ye “bizim” kullandığımız pek çok dil var. Bu toprağın, bu yerin yaşantısından beslenen, bu toprağın dilleriyle kurgulanmış edebiyat yerli; ama aynı zamanda evrensel, başkalarına aktarılabilir olmalı. Sadece bu yerin insanlarının anlayabileceği değil, başka yerlere de taşınabilir bir biçimde edebileştirilmiş olmalı, sanki.

2. Benim dikkatimi çeken “Oğuz Atay” usulü bir edebiyatın yaygınlaşması ve bıçkın, muhafazakar, eşitlikçi, daha “aşağıdan” ya da “içeriden” bir üslubun edebiyatta toplaşması; afili filintalara ilgi bunu gösteriyor, belki de biraz “ben de yazabilirim” duygusunu da uyandırıyor. Huzursuzluk, modern ve şehirli bir tezahür olarak anlatılara girdi çoktan. Ama bu huzursuzluk, Oğuz Atay, Ferit Edgü ya da Bilge Karasu gibi varoluşsal bir huzursuzluk, benlik, insan, toplumsal kimlik sorgusu değil de gündelik yaşamın çıkmazlarına sıkışan, belki biraz Amerikan tarzı, Hollywood sinemasının “Amerikan toplumu eleştirisi” diyegeldiği tarz bir huzursuzluk. Buna paralel internette başlamış bir ekşime de yayılıyor. Durumların kurgulanması yerine iç dökümüne daha ağırlık verildi sanki. Zaman, arka plan, olay örgüsü yerine karaktere ve hatta sinemada çokça örneğini gördüğümüz yazım sancılarıyla birlikte bir karakter olarak yazara ya da kitap içinde kitaba odaklananlar çoğalıyor gibi. Gelen kuşak tarz ve üslup olarak hem taklitte hem arayışta, yeni filizlenmeler var, geçiş döneminin “son 10 yılı”ndan ziyade gelecek 10 yıla bakmak lazım.
 
3. Dünya çapında metalaşmış edebiyatın küresel kanallardan akışı çok yoğunlaştı. Kimi zaman Türkiye’den bir yazarın bile yeni yapıtından yabancı ajanslar üzerinden haberdar oluyoruz. Kim kimi yakalarsa paketlemeye, satmaya çalışıyor sanki. Bu Türkiye’deki kimi yayınevleri tarafından da benimsenmeye başladı. Geniş bir “yazan insanlar” dünyası ve bunlar içinden ajanslar ve yayınevlerinin metaya dönüştürerek sattığı yazarlar ve kitaplarından oluşan bir piyasa söz konusu. Bir de imkânları (maalesef) çoğaldığı için kitap “yayımlatmak” konusunda fikri olmayan ama kitabını “bastırmakta” oldukça iddialı hatta gerektiğinde takvimini bile belirleyen bir kitle hızla üzerimize doğru geliyor, kaçmak lazım. “yerli” kitabı bir endüstriye dönüştüren de belki bu çokluk.
 
4. Hangi “dışarıda” diye sorulabilir. Evrensel nitelikli olanlar kadar oryantalist algılar ya da coğrafi ve kültürel yakınlıklar algının biçimini değiştirebiliyor. Gerçek olan ise ilginin arttığı. Kuşkusuz bunda ajansların, yazar ajanlarının ya da yazarını dışarıda da yayımlatmak isteyen yayınevinin varlığının artık bir sistem olarak oturmaya başlamasının payı var. Kültür “piyasası”nda küreselleşmenin dinamik ülkelerinin dilleri üzerinden kültürler paylaşılıyor, etkileşiyor (İngilizce ağırlıklı olmak üzere, Fransızca ve Almanca, belki de İspanyolca). Ama kültür ürünlerinin ülkeler arasında doğrudan paylaşımı henüz zayıf. Birebir değişim için birebir kontak kurmak gerekiyor sanki. Yazarların ve ajanslarının doğrudan kontağı. Bir ülke, bir dil ya da bir grup temsilcisi olarak değil de yazar bazında temaslar zor ama daha sağlıklı çıkışlar yaratabilir.

5. Her yazılan okunmak zorunda değildir. Her yazan da her konuda yazmak zorunda değildir. Sağlıklı yazarlar, okurlar ve yayınevleri kendi nişlerini yaratırlar. Popüler adı üstünde popüler ve yaygın ve hatta baskın olandır, bakidir. Başka p’lerle, pazarlama ve paketlemeyle birlikte düşünülür, çabuk çoğalır, yayılır, hızlı değişir. Her zaman kötü müdür, niteliksiz midir, eleştirilmeli midir; belki de hayır. Mutlaka satıcısı da alıcısı da olacaktır ki bir anlayıştan söz edeceksek satıcının, sanatçının anlayışı mevzubahistir, okuyucu ben popüler kitap okuyorum diye bilince çıkarmaz, o sadece gözüne sokulanı okur, adı üstünde okur. 

Zafer Yalçınpınar

Şair, Yazar

1. Aklıma “yetiştiği, yeşerdiği dile özgü, yetiştiği dilin zihinselliğiyle ve bileşenleriyle olgunlaşmış, yaşamın imgesel imkânlarını, bütünlüğünü, coşkusunu, umudunu, şiirselliğini, mücadelesini ve insani hakikatini kısacası her şeyi, ama her şeyi yetiştiği dilde -yani yetiştiği yerde- arayan” bir edebiyat geliyor. Sonra da -nedense- tüm bunlar birden aklımdan uçup gidiyor. Hepsi bir yanılsamaymış, geçersizmiş ya da geçersizleşecekmiş gibi bir düşünce eşliğinde karamsarlığa kapılıyorum.
 
2. Önce fotoğrafın geneline bir baykuş bakışı atalım ve neler var görelim...
Yeni Kapitalizm kültürüne eklemlenmeye ve kendini küresel pazarda alınıp satılan bir tüketim unsuru haline getirmeye çalışan, bu yönde mağazalaşan yerli(!?) edebiyat var; bu bir. Sivilleşmeye, sıkılaşmaya, sürüden çıkmaya, bağımsızlığını güçlendirmeye ve eşyadan çok insana benzemeye çalışan bir yerli edebiyat var; bu iki. Sosyal ve kültürel politikalar yoluyla toplumu (aslında topluluğu) yönlendirenlerin pompaladığı, belediyecilik araç ve gereçleriyle mankenleşen, bütçelenen, naz yapan, gerdan kıran bir yerli edebiyat var; bu üç. Yeni Sinsiyet Tipolojisi’nin “biz” söylemleriyle cehalet alanını kalabalıklaştıran bir yerli edebiyat var; bu da dört. Birinci ve dördüncü tipolojinin niceliksel üstünlüğü ve kalabalığı aşikâr... Niteliksel olarak ise ikinci tipolojinin üstünlüğü, yalnızlığı, biricikliği aşikâr... Genel eğilimi, sanırım, niceliksel üstünlüğü olan birinci ve dördüncü tipoloji belirliyor. “Hileli bir demokrasi” gereği olarak filan... Bununla birlikte, bir “bezdiri” şeklini aldığından beri genel eğilimleri fazlaca umursamıyorum.    
 
3. Sorunun çapı gereği, olsa olsa, endüstriyel gelişmeler vardır. Standartlaşma, azamileştirme, merkezileştirme filan... Bunların kahrediciliğinden “üçüncü dalga” konulu mecmuada bahsetmiştim. Şimdi, bir kez daha yüzleştirme beni bunlarla... Zaten her gün -belirli oranlarda- böylesi bir endüst-realite’ye maruz kalıyorum.
 
4. Başta ortaya koyduğum tipolojiler kapsamında cevap vermeye çalışayım. Birinci ve dördüncü tipoloji batıda “gelişmeye-kullanıma açık” olarak algılanıyor, doğuda nasıl algılanıyordur, bilmiyorum. Üçücü tipoloji batıda “otantik ve zayıf”, doğuda ise “batıcıl ve zayıf” olarak algılanıyor. İkinci tipolojinin ise dışarıda algılandığını düşünmüyorum. 
 
5. Bu meseleye “gerçeklik terörü” üzerinden bakmak gerekiyor... Bu bir “gösteri arzı ile seyirci talebi dengesi” meselesi oldu artık... Podyum, mikrofon, alkış, eyyam heveslileri ve böyle şeylere meraklıların sayısı arttı. Birisi -hiç düşünmeden- podyuma çıkar ve beline “Ben dünya güzeliyim” yazan bir kuşak takarak türlü pozlar verir. İzleyenler de -gene hiç düşünmeden- podyumdakini alkışa boğar. Ertesi gün bir komşunuz diğerine şöyle fısıldıyordur: “Dünkü dünya güzelini gördün mü... Ne harika şeydi!” Sonuçta, zihinselliğin zayıfladığı her yerde “popülerlik” güç kazanır. Aslında, popülerliğin spot ışıklarının altında gerçek bir “aydınlanma” yoktur. Koşutluğu devam ettirirsek, “komşu-okuyucu” okuduğundan aydınlanamaz haldedir ve bunun da farkında değildir.

Tuğba Eriş

Editör

1. Ulusallık, yani bir ülkenin edebiyatına ilişkin ulusal özellikler.
 
2. Bence söz edilemez. Bizim edebiyatımız yerlilikten çıkıp gözlerini dünyaya daha çok çeviriyor, evrensel çizgileri yakalamaya çalışıyor. İlk elden aklıma gelen Sema Kaygusuz, Barış Bıçakçı, Hatice Meryem, Faruk Duman, Murat Uyurkulak, Mine Söğüt, Türker Armaner ve Hakan Günday’ın da aralarında bulunduğu birçok yazar, 2000’lerin ilk on yılında farklı bir renk yelpazesinde ürün vererek giderek kemikleşen bir okur kitlesi kazandı. Bu da göz ardı edilmemeli.
 
3. Elbette var. Yayımlanan kitap çeşidinde büyük bir artış var. Üstelik yayımlanan kitapların yarısı edebiyat kitabı. Düşük nitelikli olduklarına dair sert eleştiriler olsa da yayımlanan romanların sayısı her yıl daha da artıyor. Yine de, en başta okur eksikliğinden ve ekonomik sorunlar nedeniyle yayıncılık daha hâlâ tam anlamıyla endüstriye dönüşememiş durumda.
 
4. Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve Nâzım Hikmet gibi birkaç yazarın dışında, Orhan Pamuk’a 2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nün verilmesinden sonra edebiyatımız uluslararası görünürlük kazandı. Bunun yanında yayıncılık alanında önemli büyük fuarlara katılmamız, 2005 yılında faaliyete geçen Türk Edebiyatını Dışa Açma (TEDA) projesi kapsamında yürütülen çeviri ve yayın destek çalışmaları vb. nedeniyle Batı’da gitgide yükselen bir ilgiden söz edilebilir.
 
5. Olumlu bulduğum söylenemez. Açıkçası okur seçici değil gibi geliyor bana, kendine sunulanı alıyor. Günümüzde kitabın yazınsal değerinden çok kullanım değerine bakıldığı düşünüldüğünde piyasanın taleplerine göre yolunu buluyor okur. Yazar da işin kolayına kaçıyor âdeta, nitelikli edebiyattan kolayca uzaklaşıp popüler ilgilerin alanına giriyor. 

info@kargamecmua.org