A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | AYNI YERDE YAŞIYORUZ, BERABER YAŞAMIYORUZ

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/47/2180" target="_blank" class="twitter">twitter

AYNI YERDE YAŞIYORUZ, BERABER YAŞAMIYORUZ

“Yerli” mevzuunda farklı kesimlerden görüşler aldık. Ama bir de küçük bir yuvarlak masa toparlayıp, bir muhabbet ortamı oluşturalım dedik. Aynı koltuğa birkaç karpuz sığdıranlardan bir masa oluşturduk (Hakan Orman; müzik direktörü ve ressam, Rafet Arslan; yazar, şair, sanatçı ve aktivist, Orton Akıncı, sanatçı, öğretim görevlisi, !f İstanbul Türkiye’den Kısalar direktörü, Mehmet Demirtaş; editör, çevirmen, yönetici, Tayfun Polat; yazar, yayın yönetmeni, prodüksiyon amiri, idareci). Sağ olsun, İTEF’ten Mehmet Demirtaş ofisleri açtı. Hayli uzun süren sohbetin (kimi zaman tartışmanın) bir bölümünü aktarıyoruz.

Utkan Çınar: “Bir kültür başkenti mi İstanbul?” diye bir soru atayım ortaya ve başlayalım.
Tayfun Polat: Bir çok medeniyetin kesişim noktası olduğu için kültür başkenti tabii ki. 2010’daki yaklaşım açısından bakarsak, kültür ve sanatın buluştuğu yer mi dersek çok da öyle düşünmüyorum.
: Kültür başkentinden ne anlıyoruz? İnsanların; ülkenin farklı yerlerinden, yurtdışından gelip bu şehirde sanatlarını icra edip bunu seyircisiyle buluşturma şansını rahat bir şekilde yakaladığı bir yer.
TP: 15 milyonluk bir şehirde en abartılı rakkamla kültür sanatla ilgilenen sayısı 1,5 milyon ise buna başkent diyemeyiz herhalde. Bir Berlin, Paris değildir.
Mehmet Demirtaş: Daha önce çalıştığım ortamda elime gelen raporlar vardı. İşte Paris’teki etkinlik sayısı, New York’taki etkinlik sayısı, İstanbul’daki etkinlik sayısı. Biz kültür başkentini büyük ihtimal turizm başkenti, inşaat başkenti zannettik. Projeleri 2009’da başlatan, nasıl oluyorsa son gün bile proje kabul edebilen bir anlayışı kabul ettik. Bana göre kültür başkenti o şehirdeki insanların üretimlerinin şehir tarafından açıkça desteklenmesi ve diğer kültür başkentlerine ulaşabilmesi için bir zemin oluşturması ile olur. Bu açıdan İstanbul bence bir kültür başkenti değil. Asırlardır kültürlerin buluştuğu yer olsa da, sadece kültürlerin kesiştiği bir yer olmakla kalıyor. Aynı yerde yaşıyoruz, beraber yaşamıyoruz. Kültürlerin etkileşimi de böylece negatif oluyor.
Orton Akıncı: Biz biraz da yanlış anladık galiba kültür başkenti lafını. Sokakta insanlara Avrupa Kültür Başkenti olduk dendiğinde sanki bir ödülmüş gibi “Çok sevindik,” diyorlar. Bu aslında kültür sanat kurumları yeteri kadar oluşmamış şehirleri canladırmak amacıyla verilen destek, yapılan bir yatırım. Sokaktaki insan böbürlenilecek bir şey zannetti. Bunun etkisi; buraya kalıcı kurumların, sürdürelebilir yapıların yapılması; en çok istediğim şey olan şu zamana kadar kendi cebinden, bütçesiz işler yapmış inisiyatiflerin bu zamana kadarki çalışmaları nedeniyle desteklenmesi şeklinde olmalıydı. Yoksa kültürlerin birleştiği yer sakızı artık eskidi. Artık her yer öyle. Berlin’e baktığınızda orası gerçekten genç sanatçıların tercih ettiği bir yer. Niye? Çünkü ucuz, yaşaması kolay, dünyanın bir çok yerinden insanlar gelip orada çalışıyorlar. Orası daha fazla kültürlerin birleştiği bir yer.
Rafet Arslan: Her şeye rağmen Türkiye çok önemli bir ülke, İstanbul da onun atardamarı olarak çok önemli bir kent. Bunu “kültür” tanımıyla yapamayız belki ama. İki farklı örnek vereceğim: Ece Ayhan, Öküzlemeler’de “Gerçeküstücülerin haritasında iki başkent vardır. Biri Paris, biri İstanbul,” diyor. Diğeri de Fatih Akın’ın Köprüyü Geçerken filmi. Bence o film tüm 2010 bütçesinde harcanan paradan çok daha fazla İstanbul’u anlatan, kendi kültürüyle yüzleştiren iyi bir işti. Bilmem kaç yüz milyon dolar harcayıp hiç bir şey yapmamaktansa öyle bir film çekilebilirdi. Ama bu film sokağı, oradaki enerjiyi, sıcaklığı anlatıyordu. Batakhanelere girmeyi gözü yiyordu. 2010 bizde sivil bir proje olarak değil, bir iktidar projesi olarak ele alındı. İktidar da bunu kendi sözde demokratik vitrini olarak kullandı. Bono ile duygusal bakışlar atan Tayyip Erdoğan görüntüsü dışında benim aklıma hiç bir şey gelmiyor. Tam olarak gerçekleştirme cesareti bulamadıkları kentsel dönüşüm ve soylulaştırma projesini 2010 kılıfında yürürlüğe soktular. Plan da iyi işliyor.
Hakan Orman: Eğer bir şehir kültür başkenti ise o şehrin her sokağında bir etkinlik, bir hareket görmek istersin. 20 milyonluk kentin ne kadarı nerede yaşıyor? Bir çoğumuz buraları ne kadar biliyoruz? Bu etkinlikleri oralara ne kadar götürdük, oradaki insanlar bunlara ne kadar katıldı? Kim ne anladı? Kim neye ne kadar ortak oldu? Bir şey halka gitmiyor, insanların arasına, sokağa girmiyorsa zaten onun belli mekânları var. Daha elit yanıyla yaşandı 2010. Ben varoşlarda etkinlikler olsun isterdim. Sarıyer’de, Sefaköy’de ne yapıldı?
MD: O mahallelerde yaşayanların da projeleri olmuştur. Onların yolu ne kadar açıldı?
HO: Bütün bu projeler alınırken bağımsız inisiyatifler ne kadar ciddiye alındı?
RA: Bir “sanatçılar” var, onlarla konuşuluyor ama bir de konuşulmayan ana bir grup var. Hakan’ın dediğiyle çakışıyor; dediğim projenin sivilleşmemesi.
HO: İstiklal’de bir uygulama var. Sokakta müzik yapıyorsan gürültüden dolayı polis seni alıyor ve ceza kesiyor. Murat Koçak diye bir arkadışımız var mesela sokakta yürüken şiir okur, belki görmüşsünüzdür. Halkı rahatsız etmekten dolayı içeri alınmıştır. Tanıdığım bir çok sokak müzisyeni alındı. 100 lira ceza kesildi. Kültür başkentiyse bunun da başkenti İstiklal zaten. Çekirdek bölge. Burada böyle bir şey yaşandığını görmek her şekilde ifade ediyor durumu. Kültüre, hayata, insana nasıl baktığımızı.
: Sokaktan alınıyor iş.“Kültür sanat budur” diye gemi azıya almış bir elitizmden bahsedebiliriz sanırım.
RA: Feodal bir elitizm ama. Çok da sanat için yanyana gelmiş yüksek burjuva değil. Tamamen köylü, feodal, çete mantığıyla hareket eden tuhaf bir şey bu. Eski solcularla, yeni dinci liberallerin yanyana geldiği, böyle mutant, abuk subuk bir ittifak. Toplatıcaz bak Karga’yı. (gülüşmeler.)
OA: 2010 denince ben bir şeyler yapmak istemedim. Bir politik duruşun varsa parası nereden geliyor sormak lazım. Yoksa bir şeylere alet olabilirsin.
TP: Pek çok sivil inisiyatif de AB fonlarıyla ayakta kalıyor. Tophane’deki bir çok kurum buralardan destek alıyor. Başka türlü de olmaz zaten.
RA: Fon alınmaz, caiz değildir gibi bir yaklaşım olamaz zaten. Aldığın fon seni satın alıyor mu almıyor mu, önemli olan o. 2011’de öyle desteksiz iş yapmak için bir komün hayatı yok.
OA: Bence var. Network, internet üzerinden bir araya gelmiş, herkesin bir şeyin ucundan tuttuğu, sponsora gerek kalmadan iş yapanlar var. Herkesin bir dolar, iki dolar verdiği bağış matığıyla yapılmış uzun metraj filmler var. Tek yol o değil.
RA: Bizde yürür mü o iş?
OA: Bence yürür. Benim ilgilendiğim o siber ortamda olan şeyi hayatın diğer alanlarına nasıl transfer edeceğimiz. Mesela sokakta çalan adama para vermek tamam ama, o senin internet bağlantını kapattıran MÜYAP tarafından desteklenen adamın albümünü almamak, konserine gitmemek. Müzik için konuşuyorum. Eskiden tekti yöntem. Albüm çıkarmak, plak şirketi vs. Bugün başka bir şey mümkün bence.
RA: O Facebook’ta bir şey için bir araya gelen 3 milyon kişinin reel hayatta 3 bin tanesini bir araya getirebilirsek güzel olur tabii ki. Sanal muhalefet kuvvetli. Hackerlar çok iyi savaşıyorlar. Ama reel hayattaki yansıması bozuk. Şu an o kafaya girmesek de  ülke olarak işin gidişatı belli.
HO: İnsanları duyarlı noktalarından da yakalamak. Mesela Hrant öldürüldü, 200-250 bin kişi yürüdü. Türkiye tarihinde kaç kere o kadar insan yürümüş, biz bile inanamadık.
TP: Irak Dünya Mahkemesi yapıldı. Ben de gönüllü çalıştım orada. Bütün yapıyı gönüllü yapacağız dediler. “Mümkün değil,” dedim, “Yandık”. O kadar başarılı bir organizasyon oldu ki ağlayacaktım. İnsanların hassas oldukları konuda öyle bir birliktelik oldu ki… Ortak paydayı bulduğun zaman gönüllülük oluyor.
HO: Bir şeyin amacını ve sonucunu insanlara iyi anlatmak lazım.
RA: Minör projelerde zor. İkisi de majör örnekler. Minör hareketlerin ayakta kalması problem. 3-5 tane adam kendi kendine cepten vererek komün kurmaya çalışırsın. “Beyoğlu’nda Peyote var, Kadıköy’de Karga var” dersin; bir iki yerde sıkışıp kalırsın.
: Gönüllülükten bahsettik. Sanatla, kültürel aktivitelerle ilgilenen insanlar için bu hayatı seçmek zaten otomatikman Türkiye’de gönüllü bir işe dönüşüyor. Amerika’da bir insan müzisyen olmak istediğinde bir gelir kazanma şansı her zaman vardır. Bizdeki kadar “O da iş mi?” mantığıyla köstek olunmuyor. “Hobin olsun” mantığı. Bir insanın sanatla ilgilenip de hayatını geçindirmesi ancak başka işler de yapmasıyla mümkün. E bu işleri yaparken de kendi sanatıyla hakkıyla ilgilenememesi, o işin yapabileceğinin en iyisi olmaması gibi bir durum var ortada. Para motivasyonuyla yapmasan da bir şekilde bir karşılığı olması gerekiyor. Kötü bir kelime de olsa bir “sektörün” olması gerekiyor diye düşünüyorum.
HO: Bir sektörün olması gerekiyor.
OA: Sektör ama çok tehlikeli bir şey.
MD: Sektör kelimesini kullanamayalım. Sanatçının sanatından geçinmesi çok doğal. Nasıl bankacı bankacılıktan geçiniyorsa.
RA: Burada bir sektör var zaten ama biz alternatif bir sektörden bahsediyoruz değil mi? Zaten bir kültür endüstrisi var. Utkan da doğru anladıysam bu endüstriye girmek istemeyen, hayatı “hobi” olmuş, hayatı mahvolmuş bir kitleden bahsediyor.
MD: Hobiymiş gibi yapmak zorunda kalıyor. O sanatçı bu işi başka iş yapmak zorunda kalmadan yapmak istemiyor mu?
RA: Bir şirkette 15 saat kafa patlatmak istemiyor. O saatten sonra eve gidip yazma, beste yapma, boyama şansı yok adamın.
MD: Önemli bir sorun burda o sektör dediğimizin diğerlerini hep kösteklemesi ve onların kazanacağı paraya bile göz dikmesi. Klasik müzikle ilgili birisi ekstraya da gidiyor, hocalık da yapıyor, özel ders de veriyor, operada çalıyor. Hepsini kapattın sen. 1 kişi, yedi kişilk yeri kaplıyor. Sen zaten CRR’de konser veriyorsun artık gidip Karga’da da caz yapmaya çalışma.
: Gene dışarıdan örnek vereceğim ama ABD, İngiltere gibi ülkelerde sistemin oturmuşluğuna bakabiliriz. Orada bir alternatif müzisyen bir plak şirketine gittiğinde ne alıp sattığını biliyor, menejeriyle, prodüktörüyle anlaşıyor ve her şeyle uğraşmak zorunda kalmıyor. Böylece yüzde yüz kapasite yapabileceği bir işi, yüzde altmışla yapmak zorunda kalmıyor.
RA: Sektör de var ama sendika da var.
: Sürekli alternatif kelimesini kullanmak zorunda kalıyoruz. Anaakımdan da kopmak zorunda kalmamalıyız.
HO: Bizler yaptığımız işlerle popüler kültürün dışında bir mecra var etmeye çalışıyoruz aslında. Bunu yapmak ciddi bir iş. Almanya’da, Amerika gibi yerlerde olan iş bir sistem aslında. Çekirdek olarak örgütlenmiş, zaman içerisinde alt label’larıyla farklı farklı insanların katılımıyla oluışmuş bir sistem. Sektör demeyelim buna.
RA: Ağ diyelim.
OA: Okullarda kültür sanat yönetimi gibi bölümlerden mezun olanlara soruyorum “Kültür endüstrisi diye bir şey duydunuz mu?” diye, duymadık diyorlar. Adorno’nun da dediği gibi “Bakın kültür de artık bir endüstri haline geldi. Artık kâr için yapılıyor. Bu yozlaşmaya gidiyor.” Adorno biraz yüksek sanat taraftarıdır. O kısmı açısından demiyorum ama. Kültür endüstrisi lafını adam eleştirel bir şey olarak ortaya attı. Diyoruz ki “MP3’le, internetle müzik endüstrisi ortadan kalkacak.” E, kalksın zaten. Müzik hep vardı. Müziğin, sağlığın, eğitimin endüstri olması gerekmiyor ve olmasın.
TP: Jacques Attali de tam tersine “Ses olduğundan beri, sanat olduğundan beri bu sürekli endüstrileşmeye gitmiştir.” der. Bir ozanın da dolaşırken bu endüstrinin temeli olduğu, orkestra kuruluken de, notalar basılırken de, sonra plaklar basılırken var olduğunu; bunun birbirini izleyen bir zincir olduğunu söyler. Bir ticaret var ister istemez. Bir alışveriş var. Ben beynimi harcayıp bunu satıyorum.
MD: 2010 sırasında Fransız 20 kişilk bir grup o senenin Avrupa Kültür Başkent’lerine gitmeye karar veriyorlar okul destekli. “İstanbul’a geleceğiz. Geldiğimiz tarihlerdeki etkinlikleri yollayabilir misiniz bir seçim yapalım?” dediler. Ben burada ulaşamadım ki o bilgilere. Bunlar üniversite öğrencileri. Alternatif bir şey? Aslında yoktu. Ama geldikleri günden itibaren bir daha İstanbul dışında bir şeyden sözetmediler. Onlar için İstanbul’un kültürü işte Peyote’ye gitmek, o kalabalığı yürümek sonra vapura gidip Karga’ya gitmek oldu. Diğer etkinlikleri hiç umursamadılar. Biz bunun değerini pek bilmiyoruz belki. 
RA: Kıymeti arttırmakla ilgili. Tayfun Polat işte 5 tane kitap yazmış, senelerdir bu memlekette alternatif müzik kültürü üzerine metinler üretmiş, “boru değil” demek lazım. Hakan mı? Adamlar 5 tane albüm çıkardılar. Herkes bu işin parasına puluna koşarken belki de zararına bu işleri yaptılar. “Helal olsun” demek lazım. Belki bunu burdan başlatacağız. Kıymetini vermek, farklı üretim yapan insanların birbirleriyle dayanışma ağlarını yaratmak. Bankamatiğe para yatırmak gibi, karşılıksız. İyi bir iş mi yapıyor? Ben oradayım abi. RadyoFil mesela, adamlar bir şeyler yapıyorlar; ben sürekli dinlemesem bile bilgisayarda açık sürekli, sesi kısık da olsa. Bir dinlenme oranı olsun. Desteklediğim bazı müzik grupları var, her konserlerine gitmeye çalışıyorum. Bazı dergiler sana bedava gelse bile gidip mutlaka alırsın. Hepimiz bu kıymeti veririsek bir potansiyel oluşturabiliriz. Dünyayla ilgili örnekleri konuşurken en büyük sorun onların bunları yaşamış olması. Biz yaşamadık abi.
MD: Bu netwok işinin, küreselleşmenin bizi bireyselleştirerek bir araya gelmemizi engellediğini söyleyebiliriz.
HO: Bu ülke Köy Enstitüleri’ni kapatmıuş, Halkevleri’ni kapatmış. Eskiden her yerde Halkevleri vardı. Kütüphaneler vardı. Her gün bir etkinlik olurdu. İnsanlar da o işlere ortak olurdu. Şimdi git oralara, dört kişi başına dikilir. Al iki adım ötesi, Tarlabaşı’na git, yürüyemezsin. Şu an İstanbul’da rahat rahat yürüyemeyeceğin o kadar çok yer var ki. Bir kültür, insan erozyonu. Ben çocukken herkes Kuran kursuna giderdi. Ben Emirgan’da Boğaz’da büyüdüm. Daha elit bir insan çevresi ama herkes Kuran kursuna da giderdi, Halkevleri’ne de giderdi. Bazı şeylerin kendine ait düzgün ölçütleri vardı. Maalesef bu sistem, bu devlet insanların beraber olma koşullarını ortadan kaldırdı. Yaptığın şeyleri bir de kimle paylaşacaksın? Hasbelkader kafası dönmüş bu mecraları merak etmiş insanlarla. Fatih’e gidip oradaki insanlara ne anlatacaksın? Bizdeki sosyal alanlar çok derin uçurumlarla birbirinden ayrılmış durumda. Çok uzak birbirinden. O adam için sen yoksun. Bu ülke insanları çok uzaklaşmış birbirinden. Bunları yakınlaştırmak gerekiyor.
TP: Sinan Vurandamar’ın lafıdır, “adacıklar” der bizim küçük kolektiflerimize. Biz bu dergiye başlarken “Biz etrafımızdaki bütün bu adacıklara torpil yapacağız,” dedik. Demin Rafet’in dediği gibi. !fİstanbul’a, Tanpınar Festivali’ne, Peyote’ye, Rafet’in yeni kitabına torpil yapacağız. Bu işlerin değerlerini, kıymetini göstermek adına altını çizeceğiz. Pozitif ayrımcılık yaparak bir kültür oluşturmamız gerekiyor. Bir de eklemek isterim ki sokakta yaptığın her işin tadı ayrıdır.

RA: ‘90’lara bakınca biz o sokağı kaybettik zaten.O sokağı da yeniden geri almak gibi tartışmayı başlatmak mümkün artık.

(Devam edecek...)

info@kargamecmua.org