Kadıköy Kolektif


hira d.
Bora Şimşek bir koltukta 4-5 karpuz taşıyanlardan; etnomüzikoloji okuyor, Lull ve Koara dergilerinin çıkmasında başrollerdeydi, DDR’de klavye ve gitar çalıyor, 6-45 Gram barın işletme ortağı, Açık Radyo’da program yapıyor, vb. Bu söyleşide ise daha ziyade DDR’nin Kadıköy’de 4-5 grupla bir stüdyoyu paylaşma serüveni ve Bora’nın 2 yıl önce Fransa elektoakustik festivalinde verdiği performans hakkında konuştuk.

hira d.: Kadıköy’de birkaç grup birleşip bir ev stüdyosunu uzun vadeli kiraladınız, bu söyleşiyi yapmak istememin bir nedeni, mevcut koşullarda bu tür grup dayanışmalarının tek çözüm gibi gözükmesi. Hangi gruplar var?
Bora Şimşek: Oracles Always Live (OAL), Toz ve Toz (T&T), Motor Moose, DDR ve Kupka çalışıyor. Kahinar, Seni Görmem İmkansız (SGİ) gibi projeler var. Ayrıca Necati Tüfenk’in Kod Müzik’in işlerini yürüttüğü bir ofisi var.

h.d: Hem gruplar haftada belli gün ve saatlerde çalışıyor, hem de sık sık buluşup jamsession’lar yapıyorsunuz…
BŞ: Evet. Jam’ler birkaç şekilde oluyo aslında; mesela bir grup çalışırken, diğerlerinden birileri eve geliyo, içeri dalıveriyorlar. Ya da birlikte takılmak, yapmak üzere sözleşerek stüdyoya girip sabaha kadar çaldığımız da oluyo. Bazense hiç çalmadan saatlerce sohbet ediliyor ki bu da müziğin bir parçası bence.
h.d: Bu çalışmalar kaydediliyor mu? Kaydediliyorsa nasıl kullanılıyorlar?
BŞ: Birileri kayıt cihazını çalıştırmayı akıl ederse kaydediliyor. Bu takılmalardan yeni, karma gruplar çıkıyo bazen, bu kayıtlar da onların parçaları oluyo. Bazen de sadece, oh çaldık, rahatladık, deniliyor.
h.d: Kayıtları sonra dinleyip üzerine konuşuyor musunuz, şöyle oldu, şurası olmadı gibi..?
BŞ: Elbette kayıtlar üzerine konuşuyoruz; ama, “şöyle yapsaydın da başka bir kapı açsaydın” gibi değil de, olanı olduğu gibi kabul etmek yaklaşımı hakim oluyor. Tabii kendi adıma konuşuyorum şu an; orada bulunan insanlar pek çok ortak noktada buluşabiliyor. Uyumlu sesler bütünlüğüne değil de, sadece varoluşsal bir bütünlüğün yüzeye yansımasına değer veriyoruz aslında hepimiz. Yani o ses orada uyumsuz tınlamış, ritm kaçmış, efekt patlamış, bunlar kimseyi rahatsız etmiyor.
h.d: Yani tam bir doğaçlama yapıyorsunuz; belli kalıplara girmeden birisi bir şeylere başlıyo, diğerleri katılıyo ya da katılmıyor, karşı çıkıyo, onun peşinden gidiliyor.
BŞ: Aynen. O esnada çıkan şey, herkesce kabul görüyor.
h.d: Şu sıralar genç, yeraltı gruplarında bir post-rock havası yaygın; tabii post-rock çok geniş, lastik gibi bir kavram, her şeyi kapsıyo. Bu saydığın gruplarda hakim hava neler?
BŞ: Dönemsel olarak baktığımızda şu anda yapılan müziklerin hepsi post-rock zaten. Tanımsal olarak da, rock dışı öğelerin rock’la buluşturulmasıdır post-rock daha ziyade. Mesela SGİ’de gitar yok; arada ben çalmayı bilmediğim davula geçip vurmaya başlıyorum. Böyle paslaşarak değişerek bir şeyler çıkarmaya çalışıyoruz. Bunu da isimlendiremiyorum, her seferinde başka şeyler çıkıyor.
h.d: “Postrock”ta sözün daha arka plana geçmesi, şarkıcı vokal geleneğinin yerini daha çok çalgılara bırakması sözkonusu zaten.
BŞ: Evet, bence de. Doğrudan sözlü vokal yerine farklı öğeler kullanılıyor. Mesela DDR’de, vokalde anonsvari, konuşmaya yakın bir yaklaşım var. Manifesto okuduğumuz bir şarkı var, şarkı değil de parça diyelim...
h.d: İşte bu ayrım önemli bence; vokalden uzaklaştıkça hadise şarkıdan çıkıp parçaya dönüyo…
BŞ: Form kaygısından çıkıldığı noktada onun üzerine şarkı söylemek zorlaşıyo zaten, müzik sana onun altyapısını hazırlamıyo. Bu karmaşık, uçmuş müziklerin üzerine şarkı söylemek de mümkün tabii, mesela T&T’da Gaye bunu çok iyi yapabiliyor.
h.d: Doğaçlamalardan devam edelim, bu, tabii çok geniş bir kavram, sizinkiler nasıl başlıyo, ilerliyor?
BŞ: Genelde çıkış noktası bir kişi oluyo, bize bir referans veriyor. Canı isteyen bunun peşinden gidiyor. O sırada, çok fazla kafa yormadan eldeki malzemenin nasıl şekillenebileceği üzerine gidiliyor. Nasıl oluyorsa orda oluyo ve bitiyor.
h.d: Yani genelde, teknik bir yaklaşım değil an’ın zevkini çıkarmak önplanda.
BŞ: Tabii, sarmazsa çıkar sigaranı içersin.
h.d: 1-2 kez bu takılmaları dinleme fırsatım oldu; mesela, birbiriyle hiç uymayacak, hiç gitmeyecek seslerin yan yana getirilmeye çalışılması, bakalım bunlar yan yana olur mu şeklinde bir arayış vardı.
BŞ: Gruplarımızda yaptığımız müzikler artık üzerinde çok düşünülmüş, uğraşılmış, belirli biçimlere girmiş, ama bir noktasında da elbette belli serbestlikler içeren müzikler. Ses ve ritm kalıplarından sıkılıyoruz biraz tabii, kendi grup ortamındaki bu kalıpların birey olarak dışına çıkmak çok keyifli oluyor.
h.d: İşin icra kısmına gelelim, nerelerde çalıyor, konser veriyorsunuz?
BŞ: Peyote malum. 6-45’te Kadıköy Kolektif konserlerine, açık sahne konserlere başladık. Katılmak isteyen herkesin elinin altında ne varsa alıp gelebileceği, paylaşıma açık bir ortam oluştu. Bayağı bir katılım da oluyor. Herkes birbirine alan tanıyo, ortamdan kopmak isteyenin yerine başkası geçiyor. Herkes kendini koyduğunda kulağımıza bayağı bir bütünsel olarak geliyo.
h.d: Peki, stüdyoya takılan bu grup üyeleri Kadıköylü mü?
BŞ: Öncelikle hemen hepimiz bu taraflıyız. Kadıköy buluşma noktamız, çoğumuz için vazgeçilmez bir mekân, merkezimiz.
h.d: Kadıköy yeraltı grupları, camiası için neler diyeceksin, ne kadar takip ediyorsun?
BŞ: Kadıköy diyince ilk akla gelmesi gerekenşey hip hop, çok sıkılar bence, sertler, birbirlerine destek oluyorlar, duruşları iyi. Müziği gönülden yapıyolar.
h.d: Ceza sendromunu atlattılar yani?
BŞ: O da bir kapıdır..
h.d: Geldiği nokta biraz üzüyor. En başından beri onu savunmuş, ona destek veren yazılar yazmış biriyim. Ama, yani, mesela sondan bir önceki albümünün tanıtım konserine davetliydim. Basına ve fankılap üyelerine yönelik özel bir konserdi. Kendimi 1939 Nazi propoganda törenlerinde gibi hissettim; gördüğüm manzara şuydu, Ceza sahnede n’apıyorsa aynını yapan, o kolunu kaldırdığında kolunu kaldıran, onunla aynı şekilde giyinen, tek tip bir kitle gördüm. Ürkütücüydü.
BŞ: Bunu yapan müzik değil, medya. Müzik çok ciddi bir silah ve bu silahı dünyada en iyi kullanan kurum da medya. Ceza’da o potansiyeli gördükten sonra, Ceza’yı kendilerince şekillendirebileceklerini gördükleri noktada devreye girdiler; Ceza da bu kandırmacaya girdi doğrusu. Reklamlarda oynamalar, garip garip düetler; biraz sert olacak belki ama, bir anlamda kendini satmış oldu, müzik camiası diliyle. Sonuçta başladığı noktadan bayağı uzaklaşmış oldu, ister istemez olsa da. Olay artık markalaştırmaya ve bu markadan para kazanmaya döndü. Kadıköy’den de çıkmış oldu, Kadıköy başlı başına bir duruş, karşı duruştur; duvarlar komple boyalıdır, bir iz bırakmaktır.
h.d: Peki, kısaca DDR’nin albüm çalışmasından bahsedelim; tabii DDR ile ayrıca topluca konuşmak gerek..
BŞ: 2 yıldır süren albüm sürecinin son aşamasındayız, miks bitti sayılır, gerçi bu miksler asla bitmiyor ya... Tabii bir plak şirketiyle anlaşma koşullarıçok önemli; çok sahiplendiğimiz, emek verdiğimiz bir müzik yapıyoruz, bundan bir ödün vermek istemiyoruz. Bu noktada Peyote Müzik ile anlaştık. Albüm bu ay çıkıyor. İnternet elbette insanlara ulaşmak için bir kanal, ama basılı şeyin de ayrı bir ağırlığı var. Ayrıca yurtdışında da basılsın istiyoruz.
h.d: Bir de Dinar Bandosu (DB) ile Fransa’da konser verdiniz değil mi?
BŞ: Fransa’da yaşayan Faik adlı müzisyen bir arkadaşımız var, Lyon’da. İki ayaklı bir konser serisiayarladı, ilk olarak biz ve DB bir barda çaldık, sonra da Ayyuka ile bir Fransız grup konser verdi. Konsept “Turkish Delights Rock”tı, tabii böyle sunulmak beni iğrendiriyor. Elbette işin altında dalga geçme var ama... Neyse, 150-200 kişi vardı dinlemeye gelen, güzeldi. Eylül’de muhtemelen İsviçre’de bir konser vereceğiz.
h.d: DB’nun o özgün müziği nasıl karşılandı?
BŞ: Böyle faltaşı gibi açık gözlerle izlediler, onlar biraz sahnede deliriyolar ya, müzikle de bağdaştırınca bayağı ilgi çekiyo. İyi tepkiler aldılar.
h.d: Peki şimdi bambaşka bir mevzuya geçelim; 2007’de Fransa’da, Nuit Bleue elekroakustik festivalinde bir performans yaptın, biraz anlatır mısın?
BŞ: Hayatımda hiç unutamayacağım bir olaydı; aslında buraya Erdem Helvacıoğlu (EH) katılacak, Türk bestecilerin eserleriyle 1,5 saatlik bir performans yapacaktı. Onun işi çıktı, “Ben gidemiyorum sen gider misin?” diye sordu. Buradaki performanslar Acousmonium adı verilen, sesi difüze eden bir sistemle yapılıyor. Stereo giriş yaklaşık 60 kanala bölünüyor, mekânda 30 farklı karakterde hoparlör bulunuyor. Akşam yediden sabaha kadar süren performanslar oluyor. Orada İlhan Mimaroğlu, İlhan Usmanbaş, Alper Maral, EH gibi bestecilerin eserlerini ve bir bestemi CD’den çaldım. Ama burada iş sesi dağıtmaktı, sesi hangi kanalları kullanarak, hangi hoparlerden, ne şiddette vereceğin sana bağlı. Müthiş bir deneyimdi, Erdem’e buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. 
hazbazz@gmail.com