YALNIZ DEĞİLSİN


Uran Apak
Ülkemizde icra edilen popüler müziğin dışında kalıyorlar ama kendi yöntemleriyle müzik üreterek ve dağıtarak hayran kitlelerini gittikçe genişletiyorlar. İnternet’ten ücretsiz olarak indirilebilen yeni EP’leri You Are Not Alone’u mart ayında çıkaran Post Dial ikilisiyle söyleştik bu ay.
 
Uran Apak: Grup isminin belli bir anlamı var mı?
Yiğit Bülbül: Yok
Sinan Tinar: Yok.
UA: Post Dial'ı etkileyen, besleyen müzikler neler?
YB: Birçok grup var, scene var ve bunlar durmadan da değişiyor. İlk EP’yi çıkarırken etkilendiğimiz şeyler farklıydı, bu EP’de farklıydı.
ST: Çocukken dinlediklerimiz farklıydı.
UA: Siz çocukluktan beri arkadaş mısınız?
YB, ST: Evet.
ST: Ben orta üçteyken Yiğit de orta birdeyken tanıştık. O zamandan beri zaten aşağı yukarı benzer şeyler dinliyoruz. Birbirimizle müzik alışverişi yapıyoruz.
YB: Hepsinin birikimi şu anda ne yapıyorsak onu oluşturuyor. İsim olarak ilk EP’de daha çok sayabilirdik çünkü biz de ne yapacağımızı daha bilmiyorduk. Bize yön veren isimler vardı. Ama bu EP’nin kayıt sürecinde öyle bir şey yaşamadık. “Şöyle bir şey yapalım, böyle bir şey olsun” demedik. Kendimizi bulmuş gibiydik biraz daha. Ama binlerce grup vardır etkilendiğimiz. Şimdi onları saysak saymadıklarımıza ayıp olur.
UA: Müziğinizi belli bir türe ait olarak görüyor musunuz?
YB: Ya onu da pek görmüyoruz ya. Electro-punk yazılmasından nefret ediyoruz mesela.
ST: Electro-funk’da yazıyorlar bazen. Bir sürü ses kaydediyoruz, sonra da onları elektronik bir ortamda mix’liyoruz falan. Herhalde en çok tarzı o belirliyor. Müziğin bazı kısımlarında dans edilebilmesini istiyoruz, o yüzden belki biraz dans var müziğin içinde.
YB: Bazı kısımlarında kanlı canlı, leş punk ruhunu yansıtıyoruz.
ST: Bazı noktalarda da dinleyenin kalbine hitap etsin istiyoruz.
YB: Bazı noktalarda pop olsun istiyoruz.
ST: Bazı noktalarda değişik olsun istiyoruz.
 
UA: Sizce Türkiye'de İngilizce sözlü müzik yapan bir grubun seyirciyi dans ettirebilmesi gerekiyor mu?
ST: Yoo. İki noktanın hiç alakası yok. İngilizce müzik yapıyorsa bir grup, sadece İngilizce yapıyor, dans ettirmek istiyorsa sadece dans ettirmek istiyor aslında. İngilizce müzik yapıp balad da söylüyor olabilir, Türkçe Kürtçe bir şarkı yapıp dans parçası da yapabilir yani.
 
UA: Ben aslında daha çok seyircilerden gördüğünüz tepkiler açısından sormuştum. Mesela balad tarzı şarkılarda insanlar sıkılıyor da dans edilebilir parçalar daha mı çok hoşlarına gidiyor?
ST: Hiç öyle bir şey yok. Yeni EP’deki en son şarkı “Will You Let Me Sleep?” ağır bir şarkı. En sevilen şarkılardan biri de o. Yani öyle bir denklem yok. Kendimizi dans müziği merkezli olarak görmüyoruz o kadar. Hani illa bir insan gelip bizim konserde ter döksün, şart değil yani.
UA: Müzik yapmaya başlarken aklınızda “şu tür birşey yapalım” gibi bir düşünce var mıydı?
YB: İlk başladığımız sene, 2000 yılıydı, şaka boyutunda bir şeydi. Sarhoş olup film izlemek yerine sarhoş olup müzik yapıyorduk bilgisayarda. Hiç böyle bir şey düşünmemiştik. Sadece o bizim için eğlenceydi. Alkollü kafayla yapılan güzel aktivitelerden biri, patates yemek gibi.
ST: Bir noktada ama kafamızda şu vardı yani; İzmirliyiz sonuçta ya, İstanbul’a gidersek bir şey olur mu, grup olur mu falan. O zamanlar herkes cover yapıyor tabii. Beste yapan grupların örnekleri fazla yoktu.
UA: Cover yapmamanıza rağmen tutar mı diye düşündünüz mü?
ST: Cover yaptım zaten. Yiğit de yaptı farklı farklı gruplarda. Ama sonuçta onun bir yere varmadığını gördük.
YB: Tutar mı tutmaz mı diye düşünecek durumda değildik, çünkü yapmak istemediğimiz şeyin cover olduğuna yapmak istediğimiz şeyin de kendi şarkılarımız olduğuna emindik. Çünkü ikisini de tatmıştık. Bir zamana kadar “kendi müziğimiz” diye bir klasör bile yoktu hayatta. Sonuçta görmüyorsun. Şimdiki gibi Peyote grupları, Dogzstar grupları yoktu o kadar o zamanlar, 2004, 2005 yılında. Ama bunu yapmak istediğimize emindik. Hani: “Olmadı abi, cover’a dönelim, bir grup kuralım, yıldızlar karması çıkalım Hayal Kahvesi’nde her cumartesi”, öyle bir B opsiyonu yoktu yani.
 
UA: Sizce İstanbul'da bir elektronik müzik sahnesi var mı?
ST: Bizden çok bağımsız bir elektronik müzik sahnesi var, onu biliyorum. Club sahnesi desek buna daha iyi. DJ, bol ışık, yüksek volüm, ecstasy vs. Belirli mekânlardan oluşuyor. O bir scene, benim o scene’le ilgili hiçbir bilgim de yok. İçinde de değilim, parçası da olmak istemiyorum. Onun dışında elektronik enstrümanlar kullanarak çalan gruplar var. Biz sanırım onlardanız. Daha normal grupların elektronik enstrümanlar kullanan versiyonlarından. Onlar yeni yeni çıkmaya başladılar. Pek fazla örneği yoktu. Hele biz ilk başladığımızda hiçbir örneğini görmüyorduk piyasada.
 
UA: Sizin bir grubun ön plana çıkması için böyle bir müzik sahnesi, bir scene oluşması önemli herhalde.
ST: Yalnızca elektronik müzik olarak görme. Burada beste yapan grupların isim duyurabilmesi için bir çeşit scene oluşması gerekiyor. Bunun elektronik veya akustik olması hiç önemli değil. İnsanların müzik dinleme alışkanlıklarının olması lazım. Müzik dinleyip sonra bunu konserde de dinleme alışkanlıklarının olması lazım. Grupların web sitelerini takip etme alışkanlıkları olması lazım. Gruplar hakkında fikir üretiyor, comment atıyor veya yorum yazıyor olmaları lazım.
YB: Kendi şarkılarını yapan grupları da benimsemeleri lazım.
ST: Ki bu scene oluşsun. Çünkü bir noktada tüketici olmayınca üreten insanın hiçbir girdisi olmuyor. Yani sen üretiyorsun ama seni tüketen birisi yoksa sana ne para geliyor aslında ne yorum geliyor (para belki en önemsiz şey burada ama) ve o yüzden hiçbir şey hiçbir yere varmayabiliyor.
YB: Bir eleştiri veya sana ışık tutacak ya da sağ sol gösterecek bir şey olmazsa hiçbir şey olmaz.
ST: Çıta belirlenmeli, biri iyi veya biri kötü denmeli.
 
UA: Aslında eleştiriler olumsuz da olsa bu iyi bir şey değil mi?
ST: Kesinlikle. O kadar önemli bir şey ki. Ama insanlar çok ketum davranıyor Türkiye’de. Özellikle bu scene dediğin şey scene denemeyecek kadar küçük, fındık kadar bir şey.
 
UA: Ama bir başlangıç var belki.
ST: Başlangıç ama insanların bu başlangıcı ileriye götürebilmek için artık şu aşamada, değerlendirme yapan insanların, dergilerin, blogların (şahsi yorumlar da bir o kadar önemli), bir şekilde bir çıta tanımlaması gerekiyor ki gruplar orayı hedef olarak görsün, bir şeyler yapılsın, bir yön alınsın.
 
UA: Belki de grupların artması değil de tüketicinin ve eleştirinin artması önemli.
YB: O denklemler değişiyor.
ST: Tüketici nereye yönelirse aslında gruplar da oraya yönelecek. İnsanlar The Cure, Muse veya Placebo cover’ları duymak istiyorsa tonlarca insan kız bulmak için cover grubu kuracak. İnsanlar orijinal müziğe ilgi gösteriyor ve ona para veriyor olurlarsa tonlarca beste grubu kurulacak.
YB: Şu an o dönem başladı bence. İki sene önce röportajlarda “Daha çok grup, daha çok mekân şart,” diyorduk mesela. Şimdi daha çok grup oluşmaya başladı ama şimdi sıkıntı bu müzik eleştirmeni dediklerimizin veya takipçilerin yazmadıkları yorumlarda birazcık da. Yani artık bir müzik eleştirmeni veya bir blog düzgün bir şekilde bu değerlendirmelere başlasa veya bir değer verdiğini, olumlu da olsa olumsuz da olsa bir eleştiri yazarak gösterse işler daha da ileri gidecek. Tüm blog’lar MGMT’nin yeni albümü çıktı diye onu ana sayfaya koymak yerine kendi içinde dönen, atıyorum Post Dial veya X grubunu, Solardip de olabilir, keşke bunlardan birini kapağa taşısa da sen hâlâ el âlemin MGMT’sine patlamıyor olsan, burada İstanbul’un Beykoz’unda yani.
UA: Aslında yabancı gruplar oldukça dinleniyor ama İngilizce müzik yapan yerli grup fikri yeni bir şey olduğu için mi bir yadırgama var acaba?
ST: Çok yeni bir şey değil ya. Bilmiyorum ki. Bedük bile İngilizce müzik yaparak, sonuçta oldukça popüler bir noktada duruyorsa, artık o kadar da yeni değil demek ki.
YB: Bir de sonuçta İngilizce müzik yapan grupların bir sürü örneği var tarihte. MFÖ’nün İngilizce şarkıları var, Moğollar’ın bile var. Onların hepsi kalkıp İngilizce şarkı söylemişler bir noktada, bu yurtdışına açılma fikriyle alakalı. Adamlar “Biz Türkiye’de iyiyiz hoşuz ama aynı zamanda Avrupa’ya da Amerika’ya da plak satalım,” diye düşünmüşler, bu yüzden İngilizce basıyorlar plaklarını. İçine bir tane iki tane İngilizce şarkı atıyorlar.
 
UA: Sizin de şarkılarınız İngilizce. Yurt dışına açılma gibi bir amacınız var mı?
YB: Var tabii. Yurtdışına açılmak için İngilizce yapmak gibi net bir düşünce yok aslında. Bunu ben de çok düşünüyorum. Bu soruyla da çok karşılaşıyorum. Biz sonuçta bu müziği İngilizce dinlemişiz, Türkçe dinlememişiz, dolayısıyla bizim beslenme şeklimiz bu, otomatik olarak bizim aklımıza gelen sözler İngilizce oluyor. Yani o noktada abartıldığı kadar “Tek amacım Avrupa dolayısıyla İngilizce müzik yapıyorum” gibi bir düşüncem olduğuna da sanmıyorum.
ST: Onun en iyi örneği blues. Blues da bir sürü müzikal dil arasında bir dil ve yabancı kökenli bir şey. Türk müziği değil yani, Türkiye’nin müzik dili değil. Sen o müziği yapıyorsan altına, tabanına onu koyuyorsan, üstüne de ona daha uygun giden, onun kendi evrildiği İngilizce ile söyleyince daha olmuş hissediyorsun o müzikle beraber. Batı müziği üzerine Türkçe söz yazmak daha kötü geliyor. Türkçe diliyle ilgili bir takım mevzular var.
YB: Duman da İngilizce söyleseydi muhtemelen sakil dururdu çünkü onun beslendiği yer burası.
 
Post Dial, 13 Mayıs’ta Babylon’da, 29 Mayıs’ta Peyote’de sahne alacak.
 
 

 

uranapak@gmail.com