DEMOKRASİNİN KIYMETİ


Utkan Çınar, Tayfun Polat
Halil Berktay’ın Yaşadığımız Şu Korkunç Otuz Yıl (1978-2008 Türkiyesi Üzerine Notlar) isimli kitabı yılbaşında çıkmıştı. İçinde bulunduğumuz politik sürecin gelişimini 70 sayfada özetleyen bu kitabı okuduğumuzdan beri etrafımızdaki herkese öneriyor, hediye ediyoruz zaten. Ardından Taraf Gazetesi’nde yazdığı yazılarının birinci cildi olan Weimar Türkiyesi ikinci baskısını yaptı bu yıl. Ve son olarak da ikinci cilt Özgürlük Dersleri çıktı. Haftada iki gün okuduğumuz bu yazıları topluca tekrar okumak öyle zihin açıcı bir tecrübe oluyor ki. Çok geçmeden temasa geçtik çünkü mecmuaya konuk etmek farz olmuştu. Zahmet etti, kalktı Karga’ya kadar geldi ve sonra tam iki saat boyunca anlattı.
Utkan Çınar: Güncel bir soruyla sözü size bırakalım. Anayasa değişlikliği sürecinde Türkiye’de kendini “demokrat” olarak tanıtan kitlede bir ayrım oluştuğunu farkediyoruz. Biz bu 1980 Anayasası’nın her şekilde değişmesi gerektiğini düşünürken bunu değiştirenler üzerinden bir muhalefet olduğunu görüyoruz. Demokratlar arasında bu değişikliğe karşı bir ortak tavır oluşmamasının nedeni nedir?
Halil Berktay: Türkiye’de ‘60’lardan, ‘70’lerden, ‘80’lerden gelen, son 30 yıldaki solun kafası çok karışık. Türkiye konusunda, dünya konusunda, demokrasi konusunda kafası çok karışık. Çok fazla takıntıları var. Eski solun kalıntısı olan çeşitli gruplar durumu net olarak görüp net bir tahlil yapamıyorlar. Bu yeni değil, bu Anayasa değişiklikleri ile de sınırlı değil. 8-10 yıldır devam eden bir durum. Solun geçmişte Kemalizmle Atatürkçülükle içiçe geçmiş ve Cumhuriyet Devrimi’ne aşırı krediler açmış olması nedeniyle, solun kendi varlığını Kemalist Devrim’in tamamlayıcılığı noktasına indirgemiş olması, kendisini antiemperyalizme, antiemperyalizm üzerinden milliyetçiliğe çok kaptırmış olması nedeniyle. İlericilik-gericilik mücadelesini çoğunlukla modernite ve din, dindar kitleler arasında bir mücadele olarak görmesinden ötürü. Demokrasinin değerini anlamamasından ötürü. Şu veya bu şekilde siyaset ve demokrasi konusunda kafasının çok karışık olmasından muazzzam bir tıkanış var. Bazılarımızın, bizim kuşağın önemli kesimlerinin kafası hiç karışık değil aslında. Bugün Taraf okuyucusu 50-55 bin kişi var. Mesela Murat Belge’nin kafası karışık değil, Mithat Sancar’ın değil. Benim kafam karışık değil. Ahmet İnsel’in, Nabi Yağcı’nın kafası karışık değil. İster eski Maocu hareketten, ister TİP’ten, TSİP’ten, ister gerçek TKP’den çıkıp gelen, pek çok tecrübeli, zamanında liderlik yapmış solcu-entellektüelin kafası karışık değil. Kimin karışık? Eski Dev-Yol’cuların kafası karışık, ÖDP’nin, Birgün Gazetesi’nin kafası karışık. Solun bazı kesimleri ise artık eski solun kalıntısı diyemeyeceğimiz ölçüde antidemokratikleşmiş, militaristleşmiş, faşistleşmiş durumda. Perinçek’ten söz etmeye dilim varmıyor ama yeni TKP adıyla kurulan parti de hiç farklı değil. Bunun Marksizmin derinliklerinde çeşitli katmanları var, onun dışında Türkiye’ye özgü katmanları var. Tabaka tabaka. Marksizmin 200 yıllık tarihi üzerine de bir şeyler düşünmeye, üzerine yazmaya çalışıyorum. Sosyalist solun, Marksist solun genel olarak siyaseti küçümsemesiyle ilgili bir sorun var. Bu Marksizmin ekonomik indirgemeci tarafından geliyor. “Esas olan ekonomidir, siyaset gözümüzün önünde bir gölge oyunudur. Temelde gizli gerçekler var. Sahnede hacivat-karagöz oyunu gibi çeşitli partiler bir aldatmaca sahneliyorlar, halkı uyutuyorlar. Demokrasi diyorlar, Cumhuriyet diyorlar, kralcılık diyorlar, monarşi diyorlar ama arkalarında neler var neler!” Bu bakış Marksizm’de, Marks’ın kendisinde çok güçlü. Marks’ın 1848 Devrimi’nin sarsıntıları içinde, 1852 Fransa’da, sınıf mücadeleleri, Paris Komünü üzerine yazdıklarına bakarsak, bütün siyasette var olan görüntülerin arkasına geçmek ve sürekli keşfedilmeyen komplolar keşfedip açıklamak gibi bir mentalite var. Demokrasi de Marksizmin, Marks’ın ve bir çok Marksistin gözünde bir aldatmaca olarak gürülüp burjuva demokrasisine indirgeniyor. Şu doğru; Marks’ın zamanının demokrasisi çok güdük; henüz erkekler için bile eşit oy hakkı yok. Dereceli seçimler, mülkiyet servete bağlı. Geniş kitleler büyük ölçüde dışlanıyor. Binbir çeşit arızası var. Tamam. Bu o zamanın sınıf dengelerine bağlı olan bir şey. Şişeyle içindeki şarap meselesi. Şişe; bir kalıp, demokrasi burada. Şişenin içindeki muhteva o zamanın sınıf dengeleri. İşçi sınıfının, emekçi halkın, geniş kitlelerin çok aleyhine. O zaman öyle bir demokrasi oluşuyor. Marks kendi zamanın gerçekliğini demokrasi konusunda mutlaklaştırıyor. Bu burjuva demokrasisidir diyor, burjuvazinin gizli diktatörlüğüdür diyor. Kendi teorik espasında sınıf dengelerinin değişebileceğine, şişenin içindeki şarabın değişebileceğine hiç pencere açmıyor. Sonuç olarak var olan demokrasiyi geliştirmek, olgunlaştırmak gibi bir mücadele öngörmüyor. Burjuva diktatörlüğü demek olan burjuva demokrasini devrimle yıkmak ve yerine bütün emekçi halk için demokrasi demek olacak olan proleterya diktatörlüğünü çözüm olarak görüyor. Bu “gölge oyunu olarak siyaset ve bir yalan olarak demokrasi” olarak özetlemeye çalıştığım örneklerden başlayarak demokrasi konusunda bir sakatlık var solcularda, sosyalistlerde. Demokrasinin kıymetini bilememek. 1917 Ekim Devrimi’yle komünistler ve sosyal demokratlar; 2. Enternasyonal ve 3. Enternasyonal yol ayrımı meydana geldikten sonra sosyal demokrat kesimde kalanlar, Batı ve Orta Avrupa’da zaman içinde demokrasinin kıymetini daha bilir oluyor ve demokratik platformda siyaset yapmayı öğrenir oluyorlar. Leninist, komünist, Bolşevik gelenekten gelenler, bizler dahil, bunu kömünist kaldığımız sürece öğrenemedik; öğrenemiyoruz.. Ancak kapsamlı bir paradigmatik değişiklik yapmakla demokrasinin değerini bilmek mümkün. Hâlâ reel veya hayali bir “tek yol devrim” illüzyonuna bağlıysan demokrasinin kıymetini bilmen çok zor. Ama Doğan Avcıoğlu gibi cici demokrasi diyorsun ya da Mihri Belli gibi Filipinler demokrasisi diyorsun ya da al birini vur birine diyorsun… Olabilecek her türlü çelişkiden, çatlaktan; halk yararına, geniş vatandaş kitlesi yararına birtakım demokratik kazanımlar çıkartayım diye bakmıyorsun olaya. Bunu bütünüyle yıkılması gereken çürümüş dünya olarak görüyorsun. Böyle çok ciddi bir problem var.
UÇ: Bu da çözümsüzlüğe yol açıyor.
HB: Çözümsüzlüğün ötesinde lafazan devrim emekliliğine yol açıyor. Ancak öyle tarif edebilirim. Bence bugün ÖDP’nin Dev-Yol geleneğinden gelen önderliği ve Birgün gazetesinin durumu ancak böyle tarif edilebilir. Devrimci bir retorik var. Ama sadece retorik var. Sadece laf var. “Bir şekilde devrimciyiz ve devrimci tarihe sahibiz. O tarihe saldıranları da yerle bir ederiz. Biz her nasılsa kerameti kendinden menkul devrimciyiz.” N’apıyorsun? Hiçbir şey. Devrim koşullarının var olmadığı dünyada ve Türkiye’de, eski Marksist, Leninist, komünist partilerinin önderliğinde devrim vizyonunun, devrime giden yol haritasının hemen hemen tamamen yok olduğu dünyada, o anlamda bir ihtilal potansiyeli göstermeyen bir toplumda, kendi kendine devrimcilik payesi veriyorsun. Bunun hoşnutluğuyla yaşıyorsun. Ama toplumu, hayatı değiştirmek için en ufak bir mücadele vermiyorsun. Bu demokrasi mücadelesinin değerinin bilinmemesindeki başka bir husus ise, Türkiye ve çeşitli ülkelerdeki solun şekillenmesinden çok önemli bir faktör olan antiemperyalizm. Bu da Leninizmle başlayan bir şey. Emperyalizme karşı spesifik bir mücadele söz konusu. Şu veya bu ilhaka, işgale, ülkeler arasındaki zorbalık, içişlerine müdahale gibi olaylara spesifik karşı koyuşlar mümkün. Ben de bundan yanayım. Amerika’nın Irak’ı işgaline de karşıyım, Afganistan’daki müdahalelerine de Ortadoğu politikasına karşıyım. Ama Lenin’den sonra, ki ben buna paradigmatik antiemperyalizm diyorum, bu başka bir şey. 1915’teki emperyalizm kitapçığında bir noktada “Emperyalizm tekelci kapitalizmdir,” diyor. Şimdi bu “–dir” demesi çok problemli. Emperyalizm tekelci kapitalizmden kaynaklanıyor demiyor. Doğrudan “emperyalizm eşittir tekelci kapitalizmdir,” diyor. Bunu dediği anda antikapitalizme antiemperyalizm adını vermiş oluyor. Bu tanım olmasa emperyalizmi nasıl tanırız; ülkeler arası spesifik zorbalık, müdahale, sömürgeleştirme gibi askeri siyasi eylemleriyle tanırız. Bu tanımdan sonra nerede tekelci kapitalizm varsa orada emperyalizm vardır. Tanıma ölçütünü değiştiriyor. Emperyalizm her zaman, her yerde ve dış olan her şey emperyalizm. Emperyalizmin bu derece adeta tanrısallaştırılması aynı zamanda her yerde hazır ve nazır olan genelleştirilmiş antiemperyalizmi ortaya çıkarıyor. Dış olan her şey kötüdür. Dış olan her şeye karşıyız.
UÇ: Bizdeki AB karşıtlığı gibi…
HB: Her şeye. George Soros da emperyalizmin ajanı, Coca Cola da. İngilizce öğretim de emperyalizmin ajanı. AB de günümüzün Avrupa emperyalizmi. Bir zamanlar eski sağ son derece milliyetçiydi ama aynı zamanda antikomünistti. Soğuk Savaş, Sovyetler var olduğu sürece. Eski sağ, Leninist antiemperyalist teorisine düşmanca bakıyordu. Çünkü bu solun Sovyetler’le dostluğu, birleşik cepheyi savunmak için kullandığı bir teorik kaldıraçtı. Ne zamanki Sovyetler Birlği yıkıldı, Soğuk Savaş bitti ve komünizm tehlikesi kalmadı; sağ, Marksistlerin elinde geliştirilmiş bu genelleştirilmiş antiemperyalizmin üzerine atladı. Bugün Yeniçağ gazetesini okuyorsunuz, MHP’nin söylemine bakıyorsunuz, politik İslam’ın sağ cephesinde kalanlara bakıyorsunuz; Marksizm’den ne öğrenmişler? Antiemperyalizmi öğrenmişler. Geçmişi düşündüğümde şöyle bir hisse kapılıyorum. Tipik bir solcunun beyninin iki lobu varmış gibi. Bir lobunda antiemperyalizm ve antiemperyalizmin üzerinden kurgulanmış bir milliyetçilik varmış, diğerinde de demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük gibi değerler varmış. Bu ikisi yanyana olduğu sürece demokrasi, insan hakları gibi kaygılar bu antiemperyalizmi frenliyormuş. Bugün hiç hoşlanmadığım eski solcu insanları beyinlerinin bir lobu cerrahi bir operasyonla alınmış insanlara benzetiyorum. Çünkü demokrasi, antimilitarizm gibi değerler gitmiş ve antiemperyalizm kalmış durumda. Eskisinden çok daha saf bir millliyetçilik. Nedir Kemal Kerinçsiz’lerle, Veli Küçük’lerle Doğu Perinçek’i buluşturan? Böyle bir antiemperyalizm. Son derece milliyetçi, devletçi bir antiemperyalizm. Solun bazı kesimlerinin kafası da bu yüzden karışık. Bunun üzerine İslamiyet’e, müslüman kitleye karşı tavır, siyasette politik İslam’a ve İslamcılara karşı tavır başladı. Sol uzun süre İslamiyeti, Kemalistlerin gördüğünden farklı şekilde görmemiş. Jöntürk ve Kemalist Devrim’le moderniteye doğru ilerleyen Türkiye’de sürekli bir karşı devrim tehlikesi: Gericiler. Kubilay ve Menemen olayları. “İktidara gelip bizi kör testereyele kesecekler. Kadınların özgürlüğünü tanımıyorlar. Çarşaf giydirecekler.” Marksizm de özel bir çeşit piyasa aleyhtarı bir modernizm yanlısı. Türkiye’deki Marksistlerin de İslam’a bakışı çok farklı olmamış. ‘60’larda cuma namazından çıkan bir topluluk gençlere saldırmış, adam öldürmüş. Bunlar hatırlanıyor. Ertuğrul Kürkçü de söyler bunları unutmuyoruz diye. AKP’nin temsil ettği politik İslam’ın ne kadar değiştiğini görmeyi engelliyor bu.
Tayfun Polat: AKP de Madımak gibi olaylara karşı duramadı tabii.
HB: Doğru tabii, Türkiye’de politik İslam adına yapılmış korkunç şeyler var. Kahramanmaraş var, Madımak Oteli var. Türkiye’de kendini devletçilik ve milliyetçilikten ayırmayan bayağı bağnaz, Sünni bir politik İslam var ki bunlar da korkunç şeyler yaptılar. Ama aynı zamanda değişim de var. Hiçbir aktör statik kalmıyor. Geçenlerde yazdım, eski MHP’liler, mesela Taha Akyol bu kadar değiştiyse, eski Komünistler bu kadar değiştiyse, lütfen yani, en fazla değişen de çaktırmadan Müslümanlar oldu. Siyaset sahnesinde büyük bir yer değiştirme oldu. Bir kısım insanlar bunu anlamıyor. Marksizm de şöyle denir: “Bu işin ruhu somut şartların somut tahlilidir.” Ondan sonra kimse bu tahlili yapmaz, herkes başka şeyler konuşur. Türkiye 3 tane askeri darbe geçirmedi mi? Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri Türkiye’de militarizmin, ordunun nerede durduğunu; kendi iktidarı uğruna kendi halkına neler yapabildiğini, neler yaptığını ortaya koymadı mı? Türkiye 12 Eylül anayasasıyla son derece devletçi, büroktratik, militarist bir otoriterizm çerçvesine sokulmadı mı? Atatürkçülük dediğimiz resmi devletçi, milliyetçi ideolojinin yekparelik, monolitik bir Türkiye arayışı; toplumun, eğitimin, kültürün üzerine bir kabus gibi çökmedi mi? AKP iktidarı 2002-2004 arasında Türkiye’yi görece demokratikleştirmek adına çok kritik adımlar atmadı mı? Buna karşılık Türkiye’de 2004-2005 yıllarından başlayarak muazzam bir ulusalcılık cereyanı organize edilmedi mi? Bunun nasıl organize edildiğini gözlerimizin önünde adım adım yaşamadık mı? Cumhurbaşkanı Sezer ve çeşitli genelkurmay başkanları arasında nasıl bir işbirliği kurulduğunu görmedik mi? Genelkurmay başkanlarının haftalık basın toplantısı yapıp Kıbrıs konusunda, Kürt sorunu konusunda, Ermeni Soykırımı konusunda, eğitim konusunda tavırlarını milli bir çizgi olarak saptadıklarını, kendilerini hükümetin alternatifi gibi koyduklarını ve medyanın tüm militarizm taraftarlarının bunu alıp hoparlörle büyüttüklerini, Cumhuriyet Mitingleri’nin bu doğrultuda düzenlendiklerini yaşamadık mı? Bütün bu yükselişe bağlı olarak her türlü davada, Hrant Dink, Murat Belge ve başka aydınlara saldırmaya başlandığını; bir antientellektüel terör, bir psikolojik terör ortamının adım adım yaşatıldığını, bunun tırmandırıldığını, Hrant’ın öldürülmesinin de bunun bir parçası olduğunu yaşamadık mı? 2007 seçimlerini AKP kazandıktan sonra her yeni adımda ister Cumhurbaşkanlığı seçimi, ister demilitarizasyon yönünde atılan her adımda bu sefer HSYK’nın, Anayasa Mahkemesi’nin nihai barikat haline geldiğini yaşamadık mı? Ayrıca bu adamların ideolojisi de gizli saklı değil. HSYK Başkanı Kadir Özbek her ağzını açtığında İlker Başbuğ’la aynı paralelde konuşmuyor mu? Önümüzde Taraf Gazetesi olsa, açsak bunlar gibi binlerce olgu sayarız. Noktaları birleştirin bakalım ne çıkacak? Burada ona bile gerek yok. Türkiye’nin demokrasisinin karşı karşıya olduğu heyyulanın ne olduğu noktaların ikisi üçü birleştirildiğinde ortaya çıkıyor artık. Resim duvara vuruyor, olayın bütün krokisi çıkmış. Güneydoğu’daki Kürt Savaşı’nın hangi provokasyonlarla sürdürüldüğü, 33 askerin nasıl öldürüldüğü, Çukurca’daki mayınların PKK mayını olmadığı… Bunlar çorap söküğü gibi geliyor. 2002’de AKP’nin seçim kazanmasının ardından ordu içinde sürekli bir cunta faaliyeti sürdürülmüş. Birtakım insanlar darbe yapamasa bile Türkiye’yi sürekli bir dikatatörlüğün manevi evreninde yaşatmak istedi. Mesele sadece askerin bifiil iktidarda olması değil. Televizyonu açıyorsun; Hrant Dink mahkemeye gidiyor, orada 15 kişi, Kemal Kerinçsiz ve güruhu tükürükler, bağırışlar, tekmelerle. Ki televizyon da zaten 15 kişiyi 150 gibi göstererek saatlerce veriyorlar. Orhan Pamuk Nobel alıyor, kıyamet kopuyor vatan haini diye. Cumhurbaşkanı tebrik etmiyor, Cumhurbaşkanı’nın tebrik etmeyişini genelkurmay tebrik ediyor. El insaf; son 5-6 yılda bunları olanca çıplaklığıyla yaşamadık mı? Neden bahsediyoruz? AKP muhafazakar modernist bir güç. İslamı kökenden geliyor. Sizin de dediğiniz gibi Madımak’ı, Kahramanmaraş’ı lanetleyerek temiz bir çizgi çekemiyor. Ama tekrar tekrar onları yapmıyor hiç olmazsa. Ermeni Soykırımı gibi düşünebilirsiniz. Türkiye’nin günahı bunu kabul etmemesi ve özür dilememesi ama bugün Türkiye’de yeni yeni Ermeni soykırımları yaşanmıyor. 6-7 Eylül yaşamıyoruz sürekli. AKP’nin tutumu da böyle. AKP’nin kendi geleneğimizi tukaka etmeyiz tavrının Dev Yol’cuların atalara tapma tutumundan ne farkı var? Bugün yapmıyor aynı şeyi. Belirli bir değişim gösteriyor ve Türkiye’de sonuçta ordunun, cuntacılığın, militarizmin üstüne gidiyor. Bugünün Türkiye’sinin en önemli meselesi demokrasi; demokrasinin de en büyük düşmanı militarizm. Solun çeşitli kesimlerinin sorunu bu iki şeyi net söyleyememelerinden kaynaklanıyor. Zaten bu iki meseleyle de problemleri var. Militarizme de net bir teşhis koyamıyorlar. “Yiyin birbiriniz” manşeti. Hayatta hiç bir şey eşit değildir. “Bütün hakim sınıflar, egemenler aynı derecede yekpare bir blok.” Bu hiç bir zaman gerçek değildir. Bütün bunlar insanların düşünüşünü bulandırıyor ve karartıyor. Solun demokrasi konusunda tıknanıklığı, soluğunun kesilmesi sadece bu anayasa değişikliğinden sonra değil, zaten 8 senedir bunu yaşıyoruz. Bu anayasa değişikliğine kadar benim de sayısız bildiride imzam var. 12 Eylül Anayasa’sı toptan kalksın, konsensusa dayalı, geniş kapsamlı bir anayasa yapılsın. Bunu istiyoruz. Bu kadar mükemmel bir şey istiyoruz. Derken ortaya politika sahnesinde somut bir adım geliyor. AKP bir anayasa değişikliği paketi saptıyor 20 küsür madde ve bunun içindeki çeşitli unsurlar, benim kestirmeden militarizm dediğim, başkalarının askeri bürokratik vesayet rejimi dediğini çeşitli açılardan deliyor ve geriletiyor. Bazı şeyler eksik; sendikalar, devlet memurlarına sendika hakkı yok. Onu geçirmek de çok zor gözüküyor. Ama HSYK’nin, yüksek yargının tartışılmazlığını, diktatöryel vesayetini delen, sadece 3-5 kişinin hegemonyasını engelleyecek, kurumları 21 kişi, 28 kişi olsun diyerek genişleten bir yığın önlem var. Türkiye’de askeri yargı-sivil yargı diye bir olgu var ve bunun anlamı çok açık. Asker suç işliyor ve yargılanamıyor. Bunu gerileten çeşitli maddeler var. Yüksek komutanlara, genelkurmay başkanına Yüce Divan ve mahkeme yolunu açan durumlar var. Onların mecliste olmayan bir dokunulmazlıkları var. E ne yapacağım? Desteklemeyecek miyim ben bunları? Biz yıllardır zaten 12 Eylül Anayası’nın toptan değişmesini savunanlardanız. Bunu %15, % 20 değiştiren bir şey geldi önümüze. Ne yapacaksın? Hayır mı diyeceksin? Toptan değişmiyorsa hiç değişmesin diye bir zırvalık olabilir mi? Sorumsuz ve süreksiz radikalizmin büyüleyici bir çekiciliği olduğu açık. İstemezük. Her şeye istemezük.
UÇ: Ama ne istediğini de söylememek.
HB: Üniversitede sevdiğim bir arkadaşım buna Türk usulü muhalefet der. İstemezük. Tarifi zor bir şey. Burada militarizm var, burada başka bir güç. Biz şu taraftayız. Şimdi bu başka güç militarizmi geriletecek bir şeyler öneriyor, sen buna “yiyin birinizi,” deyip seyirci kalabilir misin? Ya da egemenler çatışmasına biz devrimci emekçi halk olarak katılmayız diyebilir misin? Bana o zaman tarihte egemenler tepişmesi olmayan bir şey gösterin. Ben de tarihte 238 tane örnek seçerim. Roma Cumhuriyeti’nde yoksul köylüler topraklarını kaybediyorlar ve zenginler kapıyor topraklarını. Gracchus kardeşler toprak reformu yapmak istiyorlar ve aşırı muhafazakar kanat tarafından öldürüyorlar. Bu ultradevrimciler Roma’da yaşıyor olsalar Gracchus kardeşlerin köylüye toprak dağıtma mücadelesine de egemenler tepişmesi deyip yiyin birbirinizi diyecekler. Sadece tüm kölelerin topyekün ayaklanmasını istiyoruz başka her şey egemenlerin tepişmesidir diyecekler. Bu paketi genişletmek için ek taleplerde bulunursun, görüşürsün, sendikalar miting yaparlar şunlar da eklensin diye. Bir tavır farkı var. “Şunlar da eklensin” diye miting yapmakla, “lanetliyoruz, karşıyız” diye miting yapmak arasında fark var. Şunlar da eklensin destekleyeceğiz tavrıyla yaklaşmak ayrı. Marksist-Leninist taktik anlayışın bir parçası vardır. Ben size Leninist klasiklerden çeşitli örneklerini bulur gösteririm. Bizim dışımızda yani komünistlerin, proleterya partisinin dışında şu veya bu hakim sınıf kesimi veya iktidar reform önerisi getirecek olursa, bizim tavrımız eksikliklerini boşluklarını iki yüzlülüklerini gösterip daha fazlasını talep etmektir. Bu yerleşmiştir. Madalyonun bir yüzü de; talep edersin, daha ileri götürmeye çalışırsın ama destekleyeceğini de desteklersin. Türkiye’de bu insanların kafasında bu ikinci boyut hiç kalmamış durumda.
Bir fıkra vardır 40 yıl öncesine ait. Adamın biri çocuğuna git terziye kendine pantolon diktir der. Ama bak ben sana pazarlık etmeyi öğreteyim; terzi ne derse sen yarısını söyleyeceksin der. Çocuk gider kumaşı, ölçüyü verir, “Ne kadara olur?” der. Terzi 50 lira der. Çocuk 25 lira der. Terzi bakar “Alla alla peki 25” der. Çocuk “12 buçuk.” Terzi “Tamam 12,5”; çocuk “6,25 kuruş”, terzi “Oğlum deli misin tamam 6,25,” der. Çocuk “O zaman 2 tane alacağım,” der. Yani Türkiye’de bazı solculuk yaptığını söyleyen grupların total negatif tavrı bana bu fıkrayı hatırlatıyor. Hakim sınıflar bir şey öneriyor; mesele onun makul fazlasını söylemeyi çok aşıyor. Eğer bu Marksist politika konusuysa şöyle bir karikatüre dönüşmüş durumda: Hakim sınıfın söylediğinin %15, %25 fazlasını söylemek değil; olamayacak şekilde fazlasını istemek. 

Devam Edecek...