A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Usta, ordan bi politik şarkı çek, bol devrimci olsun! // Butthole Surfers’dan yeni isyan taktikleri.

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/31/3421" target="_blank" class="twitter">twitter

Usta, ordan bi politik şarkı çek, bol devrimci olsun! // Butthole Surfers’dan yeni isyan taktikleri.


hira d.

Müzik yorumlarındaki en büyük klişelerden biri herhalde politik müzik kavramıdır. Bugün hâlâ, sadece bu topraklardaki kavruk müzik yorumlarında değil, müzik kuramları üzerine asırlık bir geleneğe sahip Batılı kitaplarda bile, politik müzik denildiğinde, şarkı sözlerinde siyasi mesajlar içeren sözlü parçalar kastedilmektedir. Misal, güncel rock incelemelerinde, bu türün daha ilk günlerinden beri plak sektörünün güdümünde şekillendi(rildi)ği, ‘60’lardaki kısa dönem hariç ideolojik sorunlara hiç yer vermediği söylenerek, rock müziğin apolitik yönüne dikkat çekilir. Karşı örnek olarak da, bahsedilen dönemlerdeki popüler bilinçliliği artırma kaygısı taşıyan, toplumsal sorunları anlatan, gitar vokal ağırlıklı şarkıcı-ozan geleneği gösterilir.
 
Buradaki garabet, daha temel bir anlayışa, siyasetin sadece siyasi partiler, gruplar, hareketler,eylemler üzerinden yaşandığı fikrine dayanır. Bu anlayışa göre, mevcut yönetimle ilgili sözle, yazıyla ya da eylemle bir tavır gösterdikçe siyasi bir kimlik kazanırsınız; göstermezseniz, apolitiksinizdir. Bu kaba anlayış ne siyaseti, ne iktidar ve hegemonya mekanizmalarını ne de insanların toplu olarak nasıl yaşadıklarını anlamamızı sağlar. İnsan sosyo-politik bir hayvandır; düşündüğü ve yaptığı her şey bir sosyalliğin içinde vuku bulur, bu sosyallik illa ki belli yönetim biçimlerinde tezahür eder, bu da insanın her anında her hareketinin zaten politik olması demektir. Siyaset üzerine, iktidar ve tahakküm üzerine yorum yapanlara düşen iş, eğer yiyorsa tabii, gündelik yaşamda, yemek yeme biçimlerinden reklamlara, boş vakit geçirme biçimlerinden mizaha, estetik anlayışlarından ortak kamu alanlarındaki davranış biçimlerine, siyasi davranışın şifrelerini ve bu davranışların iktidarla olan ilişkilerini çözmeye gayret etmek olsa gerek. Bir de, neyin ne zaman “karşıt” olarak görülebileceği meselesi var ki, ona kargamecmua’nın sayfa hacmi yetmez.
 
Müziğe dönersek, şarkılarda politikliği sözlere indirgemek, müziğin seçilen çalgılarla, çalgı tonlarıyla, yan yana getirilen seslerle, parçanın akışıyla, ritmiyle, insan sesinin kullanım biçimiyle, seslerin şiddetiyle, yüksekliğiyle, iç tutarlılık (ya da çatışmalarla) ve sonuçta ortaya çıkan ses duygusuyla, ruh haliyle bir bütün olduğunu, bu tek tek unsurların biri bile değişik olsa ortaya başka bir hissin çıkacağını unutturur. Hem de, müzikte politik duruşun, sözlerde değil de, tam da tek tek bu unsurlarda ve bu unsurlardan oluşan bütünde aranması gerektiğini unutturur. Sözler, bu unsurlarla girdiği ilişkide anlam kazanmaya başlar, ne etki yaratacaksa bu unsurlar sayesinde yaratır (anlamın her bir dinleyicide ayrı bir boyut kazanması hadisesine ise hiç girmiyorum). Bu anlamda, politik olmayan bir müzik yoktur; her şarkı hayatı belli bir şekilde yorumlar, belli bir şekilde seslendirir, kendine göre bir dünya (algısı, temsili) yaratır. Kenan Doğulu’nun “Çakkıdı”sı da, Ümit Besen’in “Okul Yolunda”sı da, Mariah Carey’in “Touch My Body”si de politik duruşu olan şarkılardır. Müzikteki siyaseti yorumlamaya kalkışan biri için marifet, hem bu şarkılardaki tek tek unsurlara ve sonuçta oluşan bütüne bakarak, hem geçmişteki ve aynı dönemdeki yakın ve farklı şarkılarla karşılaştırma yaparak, hem de şarkının nasıl bir ortamda ortaya çıktığını, hangi çevrelerde hangi bağlamlarda nasıl deneyimlendiğini ve de medya tarafından nasıl sunulduğunu kurcalayarak, her bir şarkının durduğu yeri, açıyı yakalamaya çalışmak olsa gerek.

Belki de işe “politik müzik” tabirini çöpe atmakla başlamalı, politik olmayan müzik varmış gibi; bunun yerine müziğin politikasından bahsetmek daha yerinde olacaktır. Bu anlayışın çarpıklığı kendisini en iyi “devrimci müzik” denen gruplarla ilgili yorumlarda gösterir. Bir grup, sadece şarkı sözlerine ve grup üyelerinin kimi eylemlerine, demeçlerine vb. bakılarak “devrimci” statüsüne çıkarılıverir. ‘80 askeri darbesi sonrasında, bütün muhalif seslerin üstünden silindir gibi geçildiği bir ortamda, mesela Grup Yorum’un cüretkâr şarkı sözleriyle ortaya çıkması, grevlere, üniversite eylemlerine katılması, baskı ve sindirilmişlik ortamında elbette önemli adımlardı. Bunun, Türkiye’nin yakın tarihindeki gelişmeler içinde kendine göre bir yeri vardır. Grup üyeleri bu yerin bedelini de ödemiştir zaten, bu ayrı bir konu (işte 29 yıl sonra, bir Eylül ayı; hâlâ o generaller sorgulanamıyor, o dönemin kirli çamaşırları hasır altlarında. Kendisiyle yüzleşemeyen bir halk ne yaşasa yeridir, hak etmiştir). Yaptıkları müzikte devrimci bir yön bulmak ise nafile bir hayaldir; “devrimci müzik”le “ülkücü müzik”in bu denli benzemesi zaten bunu kavramak için yeterli bir ipucudur: aynı sade suya tirit temalar, şantöz geleneğinden hallice bir org, kesif bir duygusallık, ağlaklık, mağrurluk, slogan sözler... (Devrimci sosyalist hareketin genel söylem ve davranış tipolojisinin ülkücü camiaya benzerliği de hiç şaşırtıcı değil, ki bu apayrı bir yazının konusu). Klişeleri kafaya kafaya mıhlayan, en ufak bir taze bakış açısı getirmeyen bir yaklaşım nasıl “devrimci” olarak görülebilir ki?
 
Ya diğer uçtaki, en saldırgan, put yıkıcı vb. olarak görülen endüstriyel / deneysel müzik gruplarına, “politik müziğin” en keskin biçimine ne demeli? Mevcut bütün değerlere saldırmak adına, mutlak bir karmaşa, gürültü, ruhun en karanlık yönlerinin ifşası merkezinde işi insan kulağının algılamayacağı frekanslar çıkararak dinleyicilere sara krizi yaşatmaya kadar götüren bu akım, kısa sürede kaçınılmaz sona, yani kendini tekrarlama, şok etkisinin kanıksanması, dar bir kesime hitap etme, “onlar delidir ne yapsa yeridir” kategorisine sokuluvererek sıradanlaşmaya varmıştı. Gürültü, karmaşa, kaos, absürdlük, mantıksızlık, avangardın malum ve tüketilmiş silahları, artık bunlara başvurmak, günümüzde işin kolayına kaçmaktır. Çünkü avangarda yer biçilmiş, yer yer çağdaş sanat olarak ehlileştirilmiş, yer yer de bir “kendin çal kendin oyna” marjinalliğinde boğulup gitmiştir. Günümüzün isyan dili başka olmalı belki; manyaklık olarak görülüp bir kenara atılmayacak, sıradan insanda yankısını bulabilecek, yaratıcı, ince, sürprizli, ezber bozan, çaktırmadan bünyeye nüfuz edebilen, sade ama derin, sağa gösterip sol vuran bir dil.

Tuhaf Devrim
Butthole Surfers’ın Weird Revolution’ı (Tuhaf Devrim) ilk bakışta nereye konacağı hiç bilinemeyen albümlerden. Butthole tayfası müzik ortamlarına ‘80’lerin başlarında punk / hard-core çizgisinde dalmıştı. Ama kısa sürede endüstriyel ögelerin, asit merkezli bir saykodelya ve absürd bir laçkalığın kendini göstermesiyle, daha asit rock havasında, avaz avaz gitarların birbirini tekmelediği, birtakım tuhaf efektlerin fütursuzca ortalıkta dolaştığı, ayak uydurması zor, mırıldanması imkânsız, beyni oyup muhayeleyi nakavt eden bir sonik sirkine dönüşmüşlerdi. Yeraltı camialarında isimlerinin dilden dile dolaşmasının esas nedeni ise, özellikle ‘83-89 yılları arasındaki, ağır asit kafasıyla verdikleri, arka fonda birbirinden irkiltici, kabus görüntülerinin dönüp durduğu, vokalist Haynes’in götü tutuşmuşcasına çığlık attığı, davul zillerinin ateşe falan verildiği manyak konserleriydi. Lafını hiç esirgemeyen, mutlak bir taşak geçme modunu hiç sektirmeyen grup, ‘84-96 arasında yaptığı 7 albümde ve kariyerleri boyunca alternatif dinleyicilerden hep büyük saygı gördü; onlar harbi delikanlılardı, “sistem karşıtı” grupların en öndeki isimlerinden biri olarak anıldılar. 2001 tarihli, rahatlıkla radyolarda çalınabilecek, listelere girebilecek kıvamda gibi görünen, davul makinasıyla yapılmış düz ve bacak sallanabilir ritmleri, tema-nakarat döngüsündeki şarkıları, kulağa hoş gelen temalarıyla son albümleri Weird Revolution ise, kült mertebesine çıkarılmış grubun hayranlarını ciddi bir şaşkınlığa ve hayalkırıklığına uğrattı. Ama yapmayın çocuklar, hadi yahu, sığ kültürün basmakalıplığına isyan etmek bizzat bir basmakalıba dönüşmüş olmasın? Hem, isyan illa kör gözüme parmağım çığlıklarla, gürültüyle, bir sonik kabusla mı ifade edilmelidir? Kanıksanmış saldırı etkisini yitirir!

Weird R. isyanın kemikleştiği, tekdüzeleştiği, kategorikleştiği bir ortamda yapılan bir taktik değişikliğine karşılık geliyor gibi. Bir nevi sinsice sistemin içine sokulup, diyeceğini daha kapalı bir dille çaktırmadan kitlelere ulaştırma girişimi. Niyet, albümle aynı isimli giriş parçası boyunca süregiden, vokalden ziyade açık hava söylevcilerinin konuşmalarını andıran uzun tiratta kendini belli eder: “Ben, Timothy Leary ve toplumsal olarak dışlanmış bütün o yığınlar adına, bu gece tuhaflığın sözcülüğünü üstleniyorum ... Biz sıradan insanın aklını başından almak istiyoruz.” Ardından gelen parçalar hakikaten de sıradan dinleyicinin ilk başta yadırgamayacağı şarkılardır, insanı hemen sarmalayan, kıç kıvırtan ritmler, gayet basit, kulağı okşayan ezgiler; ama o meşum vokalin, sözlerin devreye girmesi ve alttan alta ortama sızan bataklık yüzeyindeki patlayıp sönen balon kabarcıkları misali efektlerin de etkisiyle bir tuhaflık peydah olur. Radyoyu kapatmak istemezsin, müzik kıyaktır, ama bilinçaltın kıllanmıştır.
 
MTV Party Zone’daki herkesin havuz kenarında pişmiş kelle gibi sırıtarak, birbirine sürtünerek popolarını ve kollarını aşağı indirip kaldırdığı Amerikan gençlik partilerinin herhangi birinde rahatlıkla çalınabilecek olan albümün 2. şarkısı “Shame of Life”, “bayılırım hatunlara, mangıra ve hayatın utancına” sözleriyle açılır. Sözler öyle tuhaf, genizden gelen vokalin tonu öyle gıcıktır ki, o parti birden zevkisefaya dalmış koca bir transatlantiğin göz göre göre tepetaklak batışına dönüşüverir. Güle eğlene akan parçanın son bölümde birden uzaysı klayve akorlarına ve iğrenç kahkahalara bağlanması tabuta çiviyi çakar. 3. ve albümün en pop kıvamındaki, makul ötesi gitarlara, dümdüz 4/4’lük davul ritmine sahip, en laylaylom şarkısı “Dracula from Houston” ise, beş parasız, ümidini tamamen yitirmiş, kendini hep kaybetmeye mahkum hisseden bir adamın şarkısıdır. Yine, sözler o kadar tutarsız, mantıksız ve atmasyondur ki, parça tam dilinize dolanacak gibiyken geride kalan sadece “bu ne be, ne diyo bu?” hissidir. Pop (ve rock) müziğin temel dayanağı olan aitlik kurma, benimseme, özdeşleşme durumları burada geçerli olamayacaktır. Albüm dönmeye devam ederken zemin giderek kaypaklaşır, bilinmedik topraklara kayılır. Bir sonraki “Venus”, görünüşte gayet kıvırtılabilir ritmi ve klavye tonlarıyla başlar, ama yine sonradan giren sitarımsı alet, saçmasapan ve kendini tekrar eden sözler ve nereye çeksen gitmeyen, belirsiz bir akış sonuçta muğlak, tanımadık insanlarla dolu bir partide tek başınaymışsın gibi seni ortada bırakan bir hava yaratır.

“Tanrı, Zeus, Allah, Buda. Scooter üstündeki Bob Dylan,” diye lafa girip abukluğun sınırlarını zorlayan “Mexico”; sıkreçler, cazırdayan çiğ tonlu gitarlar ve bağırış çağırış bir vokalle Beastie Boys’un gitarlı parçalarını hatırlatan “Intelligent Guy”; façası en düzgün, rock barlarda bangır bangır çalınabilecek “Get Down” gibi parçaların ardından “Jet Fighter” gelir. Şarkı, çocukluğundan beri jet pilotu olmak isteyen Mikey’in bu hayalini gerçekleştirdikten sonra Beyrut’u, Kızılları bombalayışını alay yüklü bir kahramanlık tonuyla anlatır. Sonraki “Last Astronaut” (Son Astronot) ise, uzaydan dünyanın dönüşünü hayran hayran seyreden bir astronotun telsiz konuşmaları üzerine kuruludur, eleman bir süre sonra, attığı nükleerlerle aşağıda kimseyi bırakmadığını anlayacaktır. Hiçbir tanıma sığmayacak, kimbilir hangi malın kafasıyla yaptıkları “Yentl”in ardından gelen, tipik bir bad trip modunu anlatan (“İçinde benim olduğum arabayı kullanıyorlar, yüzlerini asla göremezsiniz... gözyaşlarımı biliyorlar, korkularımla ağlıyorlar”) “They Came In”de ise bu paranoyak sözlere, Meksika ezgilerinden devşirme bir tema çalan yaylılar, kötü pornoların arka fonlarında kullanılanlara benzer adi bir synt ritmi ve üst üste binerek baş döndüren efektler eşlik edecektir.
 
Butthole yine orta parmak göstermektedir, ama bu sefer kendilerine, kendi yarattıkları imaja, bizzat kendi kitlesine! Çölde börtü böcekle beslenip yılanlarla, çıyanlarla eğleşmekten sıkılan akrep, zehrini zerkedecek yeni avlar bulmak üzere sinsice şehrin karmaşasına süzülmüştür; yılanı, çıyanı arkasından ağlamış, ona ne.

hazbazz@hotmail.com