A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Tehlikeli Oyunlar

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/31/3415" target="_blank" class="twitter">twitter

Tehlikeli Oyunlar

Kadının canı sıkılıyordu, bir kalem alıp kâğıda bir şeyler yazmaya başladı, yazdıklarını beğenmedi, sildi, aynı kâğıda şekiller çizmeye koyuldu bu defa, çizgiler, üçgenler, daireler, karikatür eskizleri, çöp adamlar, fırça bıyıklar, patates burunlar, çizmekten de sıkıldı bir süre sonra, kâğıdı katlayıp bir gemi yaptı, ona bir isim koydu, DERİN, baş tarafının iki yanına mavi mürekkepli kalemiyle yazdı o ismi, birkaç gün yetecek erzak yükledi, bir adet çöp kraker, sıvı ihtiyacını karşılayacak iki damla gözyaşı, şimalin soğuk denizlerine gidilebilirdi bunla, cenubun sıcak denizlerine de, masasını bir denizmiş gibi düşündü, gemisini arkasından iterek yüzdürdü, daldı, uzak denizlere açıldığını fark edemedi, hava da kararmıştı, geri dönmek için çok geçti artık, yetmezmiş gibi okyanusun tam ortasında şiddetli bir fırtınaya yakalandı, vuuuu ediyordu rüzgâr, azgın dalgalar duvarlarını dövüyordu geminin, neredeyse yelkenler parçalanacaktı, liga camadan diye bağırdı tayfalara, tayfalar suya ve rüzgâra karışmıştı, sonunda gemi alabora olup battı, bir kaptan olarak gemisini terk etmedi, onunla birlikte sulara gömüldü, cesedini masada buldular, ağzında koca bir deniz.

***

Devasa şehir yalnız insanlarla doluydu, adamın ne bir kimsesi, ne işi, ne parası, ne de evi vardı, yaz günleri bir parkta, kışın ise duvar diplerinde, sur kalıntılarının oyuklarında, köprü ayaklarının kuytu yerlerinde yatardı, mevsim yazdı şimdi, küçük bir parkın en tenha yerindeki banka yerleşmiş, gecelerini orada geçiriyordu, gündüz sokaklarda dolaşır, dilenir, çöp tenekelerini karıştırır, gece el ayak çekilince parka gelip yatardı.

Bir gün onun olmadığı bir anda parka bir heykel diktiler, kucağındaki çocuğunu emziren bir kadın, bire bir insan boyutundaki heykel o kadar sahiciydi ki adam karanlıkta onu ilk gördüğünde gerçek bir kadın sandı, yanından onu ürkütmeden geçip banka oturdu, kaçamak bakışlarla kadını uzun süre seyrettikten sonra anlayabildi heykel olduğunu, çekine çekine yanına gitti, omzuna dokundu, bir insandan soğuktu ama mermer kadar da değil, sonra elini hayranlıkla sırtında, ensesinde, saçlarında gezdirdi, çenesini okşadı, biri emzirdiği bebeğin ağzında, öteki açıkta duran memelerine baktı, boştaki meme ucuna dokundu hafifçe, utanıp çekti elini, özür dilerim dedi, sonra gidip uyudu.

Ertesi gün gecenin inip parkın boşalmasını sabırsızlıkla bekledi, cebindeki son parayla bir biberon ve bir kutu süt almıştı, kutudaki sütü biberona boşalttı, biberonu bebeğin kucağına bıraktı, bunu içir, belki sütün yetmez diye fısıldadı anne-heykelin kulağına, çoktandır ağzından çıkan ilk sözlerdi bunlar, bebeğini beslerken rahatsız olmasın diye düşündü, iyi geceler dileyip uyumaya gitti, sabah bebeğin kucağına bıraktığı biberonun boşalmış olduğunu gördü, şaşırdı ama sevindi de.

Şehri dolaşmaya, karnını doyuracak bir şeyler bulmaya çıktı, çöp kutularını karıştırdı, dilendi. Bir şişe ucuz şarap alacak kadar para toplayabildi ama şarap yerine yine süte verdi parasını, yarısını kendisi içip yarısını biberona boşalttı, heykele kendini tanıttı, adım İrem demiştin; yanlış duymadım değil mi diye sordu anneye, sanırım henüz bebeğin bir adı yok, onun adını benim koymamı ister misin diye sordu, sorusunu yine kendi cevapladı, bu şerefi bana layık gördüğün için çok teşekkür ederim, adı Bengi olsun dedi, hep aynı şekilde oturmaktan yorulmuyor musun, keşke biraz uzanabilseydin diye önerdi, anladım, böyle rahat ediyorsun, o zaman tamam dedi.

Bir akşam parka geldiğinde birinin kadının tam karşısında ayakta durmuş küstah bir ifadeyle ona baktığını gördü, sinirlendi, içinden şuna bak sen, utanmaz herif deyip kızgınlıkla yaklaştı, hey, n’apıyorsun sen orda diye bağırdı adama, adam karşılık vermedi, yanına gidip omzuna dokununca onun da bir heykel olduğunu anladı, öfkesi yatıştı ama yine de içine bir kurt yerleşti, İrem’i ve Bengi’yi kimseyle paylaşamazdı, hem niye bu kadar yakınına yerleştirmişlerdi ki, adamı itip yüzünü başka tarafa çevirmeye çalıştı ama heykel milim kıpırdamadı, gücünün yetmeyeceğini anlayınca vazgeçti, kirli ceketini çıkarıp İrem’in çıplak göğsüne örttü, o gece uyuyamadı, gözü hep o tehlikeli adamda ve İrem’deydi, ertesi gün de uyuyamadı, daha ertesi gün de, o namussuzun yüzünden hayatının tadı kaçmış, günler azap haline gelmişti, kıskançlık içini kemiriyordu, adamın yanlış bir hareket yapmasını engelleyebilmek için artık gündüzleri çöp karıştırmaya ve dilenmeye de gitmiyor, hep orada, o bankta oturup gözünü kırpmadan adama ve İrem’e bakıyordu, sonunda sabrı tükendi, gidip bir inşaattan bir balyoz çaldı.

Ertesi gün parka gelenler, kırılmış bir erkek heykeli, yanında bir balyoz ve başı sert bir cisimle ezilerek öldürülmüş evsiz bir dilenci gördüler, bebek emziren kadın heykelinin göğsünde ölüye ait olduğu kolayca anlaşılan kirli bir ceket, ceketin altında içi boş bir biberon ve kadının avucuna sıkıştırılmış birkaç banknot buldular, kadının gözünden damlayan yaşları kimse görmedi.

***

Bir akıl hastanesinde doktor hastalarını günlük kontrolden geçiriyordu, hastaları sırayla odasına çağırıyor, onlarla konuşup gözlemlerini not alıyordu, sorular soruyordu, bugün ayın kaçı, nerelisin, bir süre sonra yoruldu bunlardan, aynı sorular, tutarsızca cevaplar, o günkü son hastasını muayene ettikten sonra doktor gömleğini çıkarıp o hastaya giydirdi, koltuğunu ve masasını işaret edip buraya otur dedi, sonra kimseye görünmeden çıkıp gitti, bir daha da hiç o hastanede görünmedi, ertesi gün muayene sırası gelen hastalara doktorun yerine geçen hasta/doktor baktı, onlara sorular sorup önündeki deftere bir şeyler yazdı, akşam olunca gömleğini çıkarıp askıya astı ve koğuşuna gitti, ertesi gün muayenelerine devam etti, birkaç gün geçmişti, son hastasıyla konuşup defterine bir şeyler yazar gibi yaptıktan sonra gömleğini çıkarıp o hastaya giydirdi, masasını ve koltuğunu işaret edip, buraya otur dedi, kapıyı sessizce çekip kayboldu.

***

Kadının canı çok sıkılıyordu, başını iyice sola yatırıp dirseğinden masaya dayadığı koluna yaslamıştı, koltuğunda sağa sola dönüp durdu, sonra eline bir kalem bir de kâğıt aldı, bir şeyler yazdı, üstünü karaladı, kenarına yıldızlar, çiçekler çizdi, bir şeye benzemiyordu çizdikleri, sildi, geometrik şekiller çizmeye başladı bu defa, birbiri içine geçen çemberler, elipsler, küme simgeleri, Çin yazısı denemeleri, fraktaller, komik insan yüzleri, kirpiksiz gözler, dişsiz ağızlar, kulaksız kafalar.

Sonra çizmekten de sıkıldı, kâğıdı katlayıp uçak yaptı, olmayan ülkelere uçulabilirdi bunla, rastgele fırlattı, iyi katlanmamış kâğıt uçak kadının attığı yönün tersine gitti, yolunu şaşırıp açık pencereden dışarı süzüldü, yolda yürüyen bir adamın alnına çarpıp yere düştü, adam sol eliyle alnını tuttu, kadın uçağının nereye gittiğini görmek içine pencereden dışarı, adam kâğıt uçağı fırlatan densizin kim olduğunu anlamak için pencereden içeri baktı, tam o anda göz göze geldiler, gözleri bir daha hiç ayrılmadı.

chelikce@gmail.com