A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Oynamaya mecbur

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/31/3400" target="_blank" class="twitter">twitter

Oynamaya mecbur


Tayfun Polat

Kulaklığı kulağına geçirmiş, gözleri ekranda sabit, bir eli klavyede, diğeri mouse'u sıkıca kavramış, adrenalin yüklü evli bir adam neyin farkında değildir? Yanıt basit, içeriden kendisine seslenen karısının sesinin. Karısının kalkıp arkasına geldiğini, ellerini beline koyup bir ayağını yere vurmaya başladığını ve bir süredir orada olduğunu da farketmez. Dolayısıyla karısı uzanıp omzuna dokununca elinde tuttuğu varsaydığı alev makinesini arkaya çevirip mouse'a tıklamaya başlar. Ardından gelen hareketler seri ve otomatiktir. Fare yerine bırakılır, kulaklık çıkarılır, karşısındakinin bir Japon askeri olmamasına istinaden bir yutkunulur, ter silinir ve olabilecek en saf sesle “Sen miydin canım?” denir. Yanıt da seri ve nettir, “Ben yatıyorum.” Aslında bir komuttur da bu. Kadın arkasını dönüp giderken adam istemeden oyunu kaydeder ve yatağa gider. Kadın sırtını dönmüştür. Adam sarılmaya yeltenir. Kadın “Başım ağrıyor,” der, adam ise “O zaman sizi bir muayene edeyim. Üstünüzü çıkartın.” İşte oyun oynamadan duramayan biri.
 
Örneğin tanıdık gelmeme olasılığı yüksek. Çünkü bir yetişkinin oyun oynaması hayatın gerçeklerine uyum sağlayamama suçunu işlemesidir. Ve çoğumuz uyum sürecini çoktan aşmışızdır. Ama belki ofiste bilgisayarın başında bir işle meşgulken telefonun çalmasıyla boşta kalan eli Spider Solitaire'i bulup açan, bir taraftan konuşup bir taraftan fal bakan birilerine rastlamışsınızdır. Çünkü bazı insanlar farkında olarak ya da olmadan, sürekli oyun oynarlar. Hatta etraflarındaki kişileri de oyun oynamaya ikna etmeye çalışırlar. “Yahu kırk yılda bir biraraya geliyoruz, ne Tabu'su, iki çift laf edelim,” diye azarlar arkadaşları böyle insanları.
 
Burada hayat bize kıvrak bir manevra yaptığında sığındığımız “hayat bir oyun” klişesini sağlamaya çalışmıyorum. Benim bahsettiğim insanlar için hayatın kendisi bir oyun değildir. Hayat, oyun oynamak için fırsat yaratmakla geçen süredir. Ve böyle insanlar diğerlerinin kendisini yadırgamasını bir türlü anlayamazlar. Çünkü oyun oynamak, diğerlerinin de bildiği gibi, çok eğlencelidir.
 
Oyun oynamakla ilgili bir klişeden daha yazıyı arındırıp devam edeyim, bu insanların içlerinde bir türlü büyümeyen bir çocuk yoktur. Büyüdüklerini bir türlü kabul etmeyen yetişkinler de değildirler. Sadece oyun oynamak zorundadırlar. Evet, bir çocuk gibi. Ama bir yetişkin olarak. Çelişki de bu zaten; çelişmeden gelişememek.
 
Stephen Nachmanovich'e göre oyun, gündelik hayatta olduğu gibi sanat ve bilimdeki yaratıcılığın kökeni ve temelidir. Doğaçlama, düzenleme, yazma, resim yapma, rol yapma, keşif yapma gibi bütün yaratıcı etkinlikler oyunun biçimleridir ve oyun insanın gelişim çemberindeki yaratıcılığın başlangıç yeri, önemli ilkel hayat fonksiyonlarından biridir. Ama insanlar oyun oynarken bunun farkında değildir. Çocuğun oyun oynaması, hayata bağlanması ve çevresindeki olayları taklit ederek ona hazırlanması için bir tür eğitimken, yetişkin de etrafındaki dünya ile ilişki kurmak ve çevresindeki insanları tanımak için oyundan faydalanır. Ama zamanla oyuna ayırdığı süre giderek azalır. Çünkü oyunun en büyük özelliği bir kazancı olmamasıdır. Ortaya karşılığında bir şey kazanacağın somut bir ürün çıkmaz ve zaman harcarsın. Dolayısıyla bir yetişkinin ara sıra kafa dağıtmak ya da biraz eğlenmek dışında, sürekli oyun oynuyor olması kabul edilemez. Zaten sonunda bir ücret aldığımız oyuna iş, düşüncelerin ifadesiyle ilgili olan oyunlara da sanat deriz. Kalan oyunlar gereksizdir.
 
Ama sonuçta oyun oynamak gelişmektir. Oynamaya mecbur insanlar bilinçli bir seçim yapmazlar kendilerini geliştirmek için. Sadece oynamadan duramazlar. İnsanlar sosyal kurallarla, insan ilişkileriyle, çalışarak, eğitimle ve saire ve saire ile kendilerini geliştirirler. Bize dayatılan gerçek budur. Kendimizi geliştirmek zorundayızdır. Oyun ise yalnızca çocukların gelişiminde mazur görülen bir etkendir. Hayatının her anını oyun oynamak için bir fırsat olarak gören insanların kafası ise başka türlü çalışır. Tembeldirler, uyumsuzdurlar demiyorum. Oyun günlük yaşamın her anında vardır zaten. Çevremizdekilerle ilişki kurma biçimlerimiz bir sürü karmaşık oyun içerir. Oynamaya mecburlar zaten oynamaya her an hazır oldukları için buna uyum sağlamakta zorlanmazlar. Ama günlük hayatın ayak oyunları fazla renksizdir. Onlar an'ı süslemek isterler. Oyun bir ritüeldir. Hayatı peşpeşe ritüellerle bezemek ise zaten bayağı bir çaba (aslında yaratıcılık) gerektirir, hiç tembel işi değildir. Çelişik işte. Hem öyle değilsin, hem de böyle olduğunun bilincinde.
 
Sürekli oyun oynamaya mecbur biri, kendini daha çetrefilli durumlara çokmaya da teşnedir. Sabahlara kadar bilgisayar başında oyun oynayarak -zaman harcayarak- işini, gücünü, çevresindekileri, en önemlisi kendisiyle ilgili yapmak istediklerini erteleyebilir. Zaten bu da bir çelişkidir. Bazı oynamaya mecburlar ise gittikçe gerçeklik duygusunu yitirir. Akut sosyal geri çekilme diye de tabir edilen durum bunun benzeridir. Eve kapanıp tüm vaktini bilgisayar oyunları ya da farklı gerçeklik dünyaları içerisinde geçirmek daha çok Japonların başına geldiğinden, literatüre hikikomori olarak geçmiştir bu durum. Çağımızın yeni bir vebası ya da. Tabii olayı bu haddeye getirmemekte kesin bir fayda var.
 
Oynamaya mecburlarla ilgili bir konuya daha açıklık getireyim. Oyun sözcüğünün iki farklı karşılığı var İngilizce'de. Bakmadım ama başka dillerde de olabilir. Bir amacı, kurallardan oluşmuş bir yapısı ve etkileşimi olan oyunlara “game” deniyor. Diğerlerine de “play”. “Game”lerin bir rekabet yaratması ve bir kazananı olması da gerekli (Puzzle gibi tek başına oynanan oyunlara da game diyorlar gerçi. İstisnaları var aslında. Ama kazanma amaçlı çoğu). Türkçe'deki “oyun” sözcüğünün ise, hile, düzen vb. anlamları var. Oysa oynamadan duramayanların kazanmak ya da kaybetmekle, hele hele hile ile (bkz. sözcük oyunu) hiç işi olmaz. Bu açık ve nettir. Hırs asla oynama isteğinin önüne geçmemelidir. Rekabet gerek şart da olsa, sonuçta oynamak önemlidir. Ve oyunun kuralları. Kurallara uymayanlardan, mızıkçılardan, hilebazlardan hiç hazetmezler. Alın işte bir çelişki daha; hayatın dayattığı kuralların sıkıcılığını bozmak için oyun oynayacaksın ama oyunun kurallarına kesinlikle uyacaksın. Çünkü oyun oynamak çok ciddi bir iştir.
 
Sonuç olarak hepiniz flört etmişsinizdir, bir arkadaşınıza sürpriz yapmışsınızdır, oturup gökyüzünden akmakta olan bulutları bir şeylere benzetmişsinizdir, cinsel fantezileriniz vardır, radyoda çalacak bir sonraki şarkıyı kendinize seçmişsinizdir, inanmasanız da kahve falı baktırmışsınızdır, yazı tura atmışsınızdır, şu ya da bu şekilde hayatınızın herhangi bir anını keyiflendirmek için, o ana bağlanmak için, o ana hayat görüşünüzü yansıtmak için, mutlaka ama mutlaka oyun oynamışsınızdır ve hatta oynuyorsunuzdur. Peki ofiste birden bire ellerini tabanca yapıp birbirlerinden saklanmaya ve birbirlerini vurmaya çalışan eşek kadar iki adam görünce niye şaşırıyorsunuz? Tamam, biz oynamaya mecburlar da size göre biraz abartıyoruz, belki kendimizle çelişiyoruz. Ama kesinlikle daha çok eğleniyoruz.

tayfunpolat@hotmail.com