A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | İhmalin En Büyüğü 10. Yılında

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/30/2522" target="_blank" class="twitter">twitter

İhmalin En Büyüğü 10. Yılında

Tayfun Polat

Depremden sonra, dört arkadaş atladık İzmit’e vardık bir şekilde. Derince’de yardıma ihtiyaç olduğunu duymuştuk. Oraya ulaşabilmek için otostop çekerken sağı solu darbe izi dolu bir Toros durdu. “Derince,” dedik, omuz silkti. Bindik biz de. Hiç konuşma yok. Şoför bir yanındaki arkadaşımı, bir dikiz aynasından bizi kesip duruyor. Neden sonra “Nerden geliyorsunuz?” diye sordu. “İstanbul,” dedik. “Tamam da nerden geliyorsunuz?” diye yineledi. “Kadıköy,” dedik. Sinirlenip, “Onu sormuyorum, nereye bağlısınız,” dedi. “Hiçbir yere bağlı değiliz,” dedik biz de nereye varacağını anlamadan. “Yok mu bir dernek, vakıf, parti marti, bişey,” dedi. “Yok, kalktık geldik işte,” dedik. Yine sinirli bir şekilde “Varsa da farketmez. Nereye geldiğinizi bilin, burada ne din var artık, ne de devlet,” dedi.
 
10 yıl sonra, adamın dikiz aynasından öfke saçan gözlerle söylediği bu lafı hatırlıyorum hep, orada gördüğümüz bir sürü olayın en önünde. Merak ediyorum, öfke ve çaresizlik ile beyan edilen bu düşünceyi hâlâ taşıyor mu? Çünkü 10 yıl geçti ve din işleri ile devlet işleri aynı tas, aynı hamam.
 
HATALAR ZİNCİRİ:
Bölgedeki yapılaşmalar, yoğunlaşmalar ve nüfus yığılmaları ile deprem sonrası ortaya çıkan felaket, bir suç zincirinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Suç zincirinin ilk halkası; yasama yetkisini elinde bulunduran ancak gerekli yasal düzenlemeleri yapmayan ya da baskı guruplarının istekleri doğrultusunda düzenlemelere imza atan TBMM'de görev yapan Vekiller. İkinci halkayı yapılan yanlış düzenlemeleri, kamuoyunda yarattığı tepkilere rağmen onaylayarak geçerliliğini sağlayan Cumhurbaşkanları oluşturmaktadır. Zincirin üçüncü halkası; eline geçirdiği hükümet etme yetkisini kentlerin, doğanın ve yaşayanların aleyhine kullanan politikacıları göstermektedir. Dördüncü halka; bazen sanayici bazen turizmci ve bazen emlakçı kimliğiyle gördüğümüz sermaye ve güç odakları'nı temsil etmektedir. Daha sonraki halkalar ise sırasıyla; Sahip olduğu yetkileri yerinde ve zamanında, kentler ve kamudan yana kullanmayan Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ve Yetki paylaşımı (pay kapma yarışı) derdine düşen ilgili diğer bakanlıklar, Bakanlıklarda ve ilgili kurumlarda görev yaptıkları makamları, mesleklerinden önde tutan Bürokratlar ve Teknokratlar, Kendilerine verilen yetkiyi, anlamaya, kavramaya çalışmadan popülist amaçlarla kullanma meraklısı olan Yerel Yöneticiler, Alınmış yanlış kararlara, uygun ya da aykırı yapımını üstlendikleri yapıları daha fazla kar amacıyla depreme karşı dayanıksız üretmeyi yetenek sayan müteahhitler ve yap-sat sistemi, Ve zincirin son halkası, Eğitim fukarası üniversitelerin ürünleri olarak sayıları her geçen gün artan bilgisiz, bilinçsiz ve mesleki etikten bihaber teknik elemanlar (Plancılar, Mühendisler, Mimarlar) dır.
” Bu alıntı TMMOB Şehir Plancıları Odası’nın 27.10.1999 tarihli Gölcük Deprem Raporu’ndan. Bir çırpıda özetliyor meseleyi değil mi?
 
Peki ne değişti? Tamam, artık çok daha gelişmiş deprem mevzuatlarımız, yasal düzenleme ve zorunluluklarımız var. Var da, gelmekte olan Marmara depreminde mevcut durumdaki düzenleme ve uygulamalarla ortaya çıkacak senaryoları öngöremeyenimiz var mı? Ya da mevcut durumun bile yetersiz kalacağını, acilen gereken tüm önlemlerin alınması gerektiğini düşünmeyenimiz var mı?
 
Vardır belki diye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) Deprem Risk Analizi (Mikro Bölgeleme ve Afet Önleme / Azaltma Temel Planı) Çalışması kapsamında, deprem büyüklüğüne göre farklılıklar içermekle birlikte Marmara depreminde ortaya çıkacak tabloya bakalım. Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 2000 yılı verilerine göre İstanbul’da yaklaşık 725 bin bina, 3 milyon 40 bin hane ve yaklaşık 9 milyon gece nüfusu var (ki biz İstanbul’un nüfusunun 15 milyon olduğunu ve gece nüfusunun da daha fazla olması gerektiğini biliyoruz) ve bu sayılara göre bir gece ansızın 7.5 veya 7.7 büyüklüğü civarında bir deprem olursa, 50-60 bin civarında ağır hasarlı bina, 500-600 bin civarında evsiz aile, 70-90 bin civarında ölü, 135 bin ağır yaralı, 1000-2000 noktada su sızıntısı, 30 bin servis kutusunda gaz sızıntısı, elektrik kablolarının yüzde 3'ünde kopma, 140 milyon ton enkaz oluşacak.
 
İBB’nin Deprem Master Planı da hazır bu arada. Zeytinburnu pilot bölge seçilerek kentsel dönüşüm projelerine de girişilmiş durumda. Ama 10 yıl sonra geldiğimiz noktada, kapsamlı bir “master plan”ımız olsa da, Zeytinburnu, Fatih ve Küçükçekmece’deki pilot bölgelerdeki çalışmalar dışında uygulamaya sokulmuş bir bir çalışma yok. Özetle durum tespit edilmiş ve ne yapılması gerektiği teşhis edilmiş durumda. Ama acilen hayata geçirilmesi gerekenlerle yapılan uygulamalar kıyaslanınca henüz hiçbir tedavi çalışması gerçekleştirilmediğini de ortada. Aradan ikişer seçim geçmesine rağmen, İBB ve hükümet hiçbiri birbirine entegre olamayan yollar, kavşaklar, tüneller, mertobüsler, yaylı sistemler, köprüler ve özellikle de lale dikimi gibi icraatlarla göz kamaştırıyor İstanbul’da.
İstanbul’un geleceğini bırakıp geçmişte yaşadıklarımızı hatırlayalım mı bir de? O adamın dine ve devlete olan inancının sıfırlanması neden olanlara. Banu Salman 17 Ağustos 2000 tarihinde şöyle yazmıştı Cumhuriyet’te; “17 Ağustos 1999'da yaşanan 7.4 büyüklüğündeki depremin üzerinden tam bir yıl geçti. ‘Küçültülen' devlet, enkaz altında kaldı. Gerçek can kaybı hâlâ bilinmiyor. Resmi açıklamaya göre 17 bin 840 kişi öldü. 43 bin 953 kişi yaralandı. 505 kişi sakat kaldı. 285 bin 211 konut, 42 bin 902 işyeri hasar gördü. Barınma, beslenme, sağlık ve eğitim, bölgede hâlâ ciddi bir sorun. Kalıcı konut yapımı için girişimlere 7 ay sonra başlanabildi. 29 bin kişi deprem bölgesinde yaşamını çadırlarda sürdürmeye çalışıyor. Bu çalışma temposuyla bölge halkı önümüzdeki kışı da sıkıntı içinde geçirecek. Depremde hasar gören 2 bin 312 bina yıkılmayı bekliyor. 2 bin 655 binanın da enkazı kaldırılmayı bekliyor. Yaklaşık 50 trilyon lira, prefabrike konutlar için harcandı. Kalıcı konutlar için yerleşim alanları ‘rastgele' belirlendi. Deprem konutlarının ihalesi, yıkılan binaların müteahhitlerine verildi.
Biraz daha rakam; depremden sonra çöken binaların müteahhitlerine 2100 dava açıldı. 1800’ü Rahşan Ecevit’in çıkarttığı Şartlı Salıverilme Yasası ve hukuki açıklar nedeniyle cezasız kaldı. 110 tanesi’ne ceza verildi ama cezalar ertelendi. Kalanları ise 7,5 yıllık süre dolduğu için zamanaşımına uğradı. 2100 dava arasından tek ceza alan kişi Veli Göçer. Meşhur müteahhit 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. İçler acısı, rezalet, tahammül ötesi vb, sıfatlar aramayın durum için. Bu müteahhitler ceza alsaydı başka kimlerin de ceza alması gerekirdi, onu düşünün ve daha ağır şeyler söyleyin.
Bir de tabii, deprem sonrası pek çok fondan ve vatandaştan yağan yardım paraları konusu var. Bu konuda da sayfalarca kaynaktan sayfalarca rakam verebilirim. Ama tek bir sağlam kaynaktan, bu paraların nerelere harcandığına dair bir veri veremem. Medyaya da yansımış bir iki olayı anmakta fayda var ama işin rezilliğini göstermek için. Bütün bağış kampanyaları ve fonlardan aktarılan paralar Ziraat Bankası hesabında toplanmıştı. Buradan Bayındırlık ve İskân Bakanlığı Afetler Fonu’na aktarılan paradan İller Bankası’nın 1 trilyon 925 milyar komisyon alması birinci bomba. İller Bankası’nın adı deprem sonrası altyapı ihalelerini MHP’li yandaşlarına vererek de anılmıştı. İkinci bomba’da topladığı bağışları aylar sonra Ziraat Bankası’na aktaran ÇAYKUR gibi kuruluşlar. Bağış parasından nema geliri bambaşka bir kafa tabii ki. İller Bankası’nın da ÇAYKUR’un da devlet kurumu olduğunu hatırlatmaya gerek yok herhalde.
Yardım paraları dışında hükümet deprem gerekçesiyle ek gelir, ek kurumlar, ek motorlu taşıtlar, ek emlak vergileri ile özel işlem ve özel iletişim vergileri çıkardı. Genel olarak deprem vergileri olarak anılan bu vergiler sonucu vatandaştan toplanan paraların yarısının bile harcanmadığı yazılıp çiziliyordu depremin birinci yılında. İkinci, üçüncü ve sair yıllarda depremle ilgili sayfa-sütun sayısı azaldıkça, toparlanan onca vergiye ne olduğu da daha az ifade edilmeye başlandı.
Bir sürü olmusuzluk daha yazılabilir. Siz de çoğunu hatırlıyorsunuzdur zaten. Bir tek hayra vesile oldu 17 Ağustos Depremi; sivil toplum rüştünü ispatladı. Susurluk sonrası ivme kazanan sivil hareket, deprem bölgesine herkesten önce, akın akın koşarak ve her işe koşturarak başta bölge halkının ve icraatları medyaya yansıdıkça tüm halkın övgüsünü kazandı. Derince’de Nizam-ı Alem Ocakları başkanı “Yıllarca sizin gibilerin kafasını kırdım,” diyerek özür dilemişti bizden, şimdi hatırlıyorum da. Devlet kurumları acizlik içinde kıvranırken yüzlerce sivil toplum kuruluşundan binlerce kişi harıl harıl çalışıyordu. Şimdi ona AB’ci, buna Soroscu diye bok atıyorlar yine, ama güneş balçıkla sıvanmıyor. Sivil toplum kazandı deprem sonrasında halkın gönlünü. Bize ısrarla hangi partiden, fraksiyondan ya da cemaatten geldiğimizi soran o adam, aslında bir tek şey söylemeye çalışıyordu bence; dini ve siyasi görüşün sana kalsın, burada onlara ihtiyaç yok. Zaten önce insan olduğu için oradaydı çok büyük çoğunluk.
Yapılan onca ihmal sonrası yaşadığımız bu büyük acıyı bu kadar çabuk unutuşumuz gösteriyor ki, ihmal sürüyor. En başta da Marmara Bölgesi’nde her 30, İstanbul’da her 100 yılda bir deprem olmasına rağmen, depremin olacağını hatırlamayı ihmal ediyoruz. Deprem sonrası bir yaşam umudunun sloganı olmuştu “Orada kimse var mı?” sözü. Hatırlayan kimse var mı?

tayfunpolat@hotmail.com