A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Hâl ve Gidiş

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/23/3527" target="_blank" class="twitter">twitter

Hâl ve Gidiş

Sarp Keskiner

Hi buddy;
Yoksa sana “chap” veya “dude” diye mi seslenmem lazım acaba, aradan geçen bunca zaman sonra? Neyse “eski dostum”; nice uzun zamandan sonra selam sana…
 
Hani dün gece, yıllar sonra tekrar karşılaşıp da günün ceninini ağartana dek sohbet ettiğimizde, bana son görüşmemizden bu yana kendi seyrini anlatmıştın. Karga mecmuasının tüm eski nüshalarını göndermiştim onbeş gün önce adresine; olan biteni takibe meraklı olduğunu bilerek… Eline geçmiş: “Sayı be sayı; adı konamayan ama gittikçe acılaşan bir şey var dilinizde” dedin dün gece.
 
Hatırlar mısın; lise son sınıfta Italo Calvino kitaplarımızı kapıp, adam başı iki yeşil biberle beraber o zamanların yeniliği birer minik kutu konserve ton balığı kapıp bir şişe Efes Güneşi ile belini kırardık Çarşamba öğlenlerinin; şu bizim askeriye nizamı ile övünen lisemizin disiplinine nanik çekerek o Susuzdede zirvelerinde… “Sınırları aşmak,” derdin sen hep; aşa aşa aştığımız o sınırlar da okul mıntıkasının bize dayattığı iki sokak ötesiydi işte. Ve sen, o yıllarda pür bir İzmirli iken ve bu şehirde doğup sınırları dar bulanlara has, adı tam konmamış kesif bir mutsuzluk tarlasında var gücünle saban sürerken, itiraf et; elbette ki hiç de böyle Amerikalı ve şen değildin…
 
Öyle veya böyle, hayat seyrinde Amerika’yı kendine durak edinmiş veya edinmeye karar kılmış nice sonradan Amerikalı olma “Smrynian Türk”ün muhabbetinde bir tür tad, bir ton oluyor ki; bundan hoşlanmıyorum… Nice sonraları ama samimiyetle itiraf edeyim ki, bunun yeni farkına vardım. Bunu, bilvesile ve ilk olarak sana itiraf edeceğim: “Nasıl gidiyor oralarda, her şey?”
 
İyi gidiyor baba. Zira biz Lada Niva misali ne isek o kadar gidiyor, bu kadar yakıp, şu kadar sürat yapabiliyoruz. Ha; olur da yaşam haddimizi aşacak olursak ve bir tatlı heyecana kapılıp da kendimizi simsiyah bir SUV gücünde hissedecek olduğumuz her anın tam da akabinde “hâl ve gidiş”; gecikmeksizin kulağımızı çekiyor ve en azından hızla ayıyoruz, normal olarak bellediğimiz ne varsa yine ona uyumu tutturmaya… Bir tür “oynaya oynaya, gelin çocuklar” hâlindeyiz.
 
En nihayet, ayaklar baş oldu burada buddy… Yalnız, şöyle gudik bir durum mevzubahis: Sadece sağ ayak baş olduğu gibi üstüne üstlük, sol ayak burkulup tersine döndü. Sonra, o sol ayak şaş oldu; biz de berkitilmiş bu sol ayağımıza yakın günlerde siyah bir çarşaf dolayıp bu ayağın her parmağına da bedava kömürle kalemle kaş göz çizdik. “Arazözüm nasılsın? / Okuyan her kimse / Kokusuna bayılsın!”
 
Birileri, her fırsatta sinirle bizi azarlayıp duruyor. Ne ki hiç kimse, bu tür bir pederşahi siniri kaldıracak hâlde değil. O da, finansal sebeplerle kendisine sevgi duyan üçün birine tatlı sert çıkışırken, üçün ikisini cepte keklik sayıp; onda yedinin de kendisinden var gücü ile nefret ettiğini unutmayı seçiyor. Üstelik, emir kipi ile konuşup duruyor şahbaz… Kendisine bir türlü layık olamıyoruz ve onu gittikçe mutsuz ettiğimizi hatırlatıyor her gün bize… Bize yüklediği sikleti bertaraf etmek adına yapmamız gerekeni de senin yeni ülkenin çok sevdiğimiz dizilerinden, filmlerinden öğrendik aslında, niye şunu uygulamıyoruz ki?: Olur da yüz yüze gelirsek mesela; yüzüne ölü köpek gibi bakıp, dudak kenarlarımızı kırıştırıp az durakladıktan sonra “I’m sorry,” demeliyiz ona.
 
Dude”; şu senin zamanında hararetle savunduğun ‘80’lerin o ben yaptım oldu stili Pötürgeli liberalizmi de salt yüzde üçe fayda yazar oldu; bunca zaman sonra bak, ola gele… STK’larla genel vicdana makyaj yapıp, gazetelerin dağıttığı baskısı kaymış plastik bayrakları balkonlara asıp, dünyanın en pahalı benzinini doldurup, yılda 130 gün tatil yapıyoruz. Bir tür şuurdan kasıtlı olarak vazgeçme hâli sanki; neden dersen her ev partisinde bir ağlak serzeniş, param yokçuluk ve Nil Burak şarkıları… Issız adamlarla dengesini yitirmiş beyaz yakalı kadınların vodvilinde, şimdilik orta perdeyi izliyoruz.
 
Şahane bir şov sergiliyoruz; buddy! Ezcümle.
 
What goes around comes around: Karma.
 
Fasıllarda da makâm tutmuyor, artık: Bir araya gelelim de azıcık efkâr dağıtalım diyoruz; on elemandan üçü, “beraber yürüdük biz bu yollarda,” diye bir terennüm tutturmuşken koronun bakiye yedisi; Erkin Koray’ın şarkısını haykırıyor: “Ay bir tane, bir tane / Derdimiz, on bin tane!”
 
Aaa! Bak ne okudum geçen gün, bir gazetenin yerel Ege ekinden: Yeni asrın işbu yılları 2008’e varmışken, hani hatırlar mısın o ananı? Ya, işte hani hem anan ve hem de “âblâ”n olanı? İşte anan ve ablan, üstelik yine ve yeniden özer özer yeni yılın nevbaharı esnasında meydana çıkacakmış Ege’yi umut merkezi ederek gazetedeki habere göre. Çok ilginç değil mi; onca olan biten ve çatapattan sonra, hâlâ birileri Aydın ovalarından kendine aydınlıklar çıkarmayı falan umuyor… Unutmuş çatapatları meğer senin anan ile aynı bedende varlık bulan o âblân…
 
Şimdi yavrum; anlayabildiğim kadarı ile sen motorları pasifiklerin maviliklerine sürerken, ben “Priştina öldü de evimin önü plaj olacaktı” adlı tekerlemeyi mırıldanıyorum… Evimin önünde hâlâ belki Ege’nin en engin gün batımlarını izliyorum ama o plaj da olsa fena olmazdı.
 
Sonradan olma Amerikalılık” üzerine bahis açıp da bu konunun öznesi olma görevini sana böylece kaskallamışken, yeni bir bahis daha edeyim: Geçen sene Kanadalı, hanımlı eşli kimi konuklarım oldu… Çok ili geçtik, çok konser verdik ve hep beraber seyahat ettik. Her molada, Türkiye’deki hela kültürü üzerine de epeyi didiştik. Sanırım, haklı bir soru sordular: “Bir delik var, iki yanında da ayakkabıların basamağı olduğunu vurgulayan seramik çıkıntılar var. Haydi delik, varlığından mütevellit işlevini işaret ediyor ama neden siz ısrarla basamaklara pislemek istiyorsunuz?” Hijyen dedim; a la frangasını kim temiz tutacak dedim, musluk var dedim ve hatta, sekizinci kalite plastikten mamul ibriklerin bir tür ulusal kült obje olduğunu anlatmaya çalışarak gururla direndim ama tuvalet kağıdına dair alışkınsızlık ısrarla vurgulandıkça çuvalladım. Hatta; bir aralar, necefli maşrapadan bahsetmek istedim ama sonra pek içimden gelmedi.
 
Dude; senin oralarda benzin istasyonlarında “temiz tutalım” kampanyası var mı bu arada? Opet kovalıyor bu işi eski ülkende ve takdire şayan bir kampanya ile… Tuvalet kağıdını hiç gediğine koymamış bir fuel oil istasyonu var mı?
 
Nedir durum; over there?
 
PS: Cevabını bekler, Şubat civarında kaleminden öperim.

 

www.myspace.com/leomalandro