A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Farkına varıyorsun havadaki gerilimin…

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/23/3518" target="_blank" class="twitter">twitter

Farkına varıyorsun havadaki gerilimin…


Utkan Çınar

Topraksızlar” ve “Patronsuzlar” kitapları, “Dünyanın Sokakları” programı ve sayısız belgeselinden tanıyacağınız Metin Yeğin yıllardır dünyayı geziyor. Dört bir yandaki muhalif hareketlerden bizlere haberler getiriyor. Tam da ilk kurmaca filmi “D”nin çekimlerini bitirmişken onu İstanbul’da yakaladık. Kendisiyle hem filminden, hem de dünyanın vaziyetinden konuştuk…O gördüklerini anlattı; biz de yediğini, içtiğini sormadık…

 
..Ben aslında bir anlatıcıyım Walter Benjamin’in dediği gibi. Dünyanın farklı yerlerindeki gerçeklikleri anlatıyorum. Bunları önceden yazarak anlatıyordum. Sonra film yapmaya başladım. Çünkü artık görsellik gerçekliğin boyutunu aştı. 21. yüzyılın tanrısı televizyonun karşısına geçtiğin zaman her şey başka bir anlam kazanıyor. Böylelikle belgesellerle anlatmaya başladım. Neredeyse 15 yıl zamandır dünyanın hiç bir ülkesinde 4 ay kalmış değildim. Son bu “D” filmi yüzünden 4 ayı geçti Türkiye’de kalmam. Bu biraz geçmişteki seyyahlık gibi. Seyyahlık bugünkü “gezmek”ten farklı. Ahmet Hamdi Tanpınar tanımlarken der ki “seyyah demek; seyahat etmek demek, kervana katılmak, handa kalmak demek.” Bugün seyahatler daha çok posta kolisi gibi savrulmaya benziyor. Ben yaptığım belgesellerde gidip oradaki insanlarla yaşıyorum. Yaşayarak film yapıyorum. “Dünyanın Sokakları” tam olarak sokakları anlatıyor. Ve ben film yaparken de, yazı yazarken de objektif olunamayacağı kanısındayım. Yeryüzünün lanetleri açısından bakıyorum. Oralara gittiğim zaman onlarla yaşıyorum onların açısından bakıyorum. Bu biçim olarak da, ortaya çıkan ürün olarak da zaten belli oluyor. Mitingde büyük olasılıkla ateş edilen, gaz bombası atılan taraftayımdır. Hatta bir kere Venezüella’da sağcılar yürüyorlardı; polis de müdahale etmiyordu. Kenarda bildiğin kurdela çekiyordu. Sonra orada esas yoksullardan oluşan bir devrimci motosiklet hareketi var. Hava en soğuk 20, en sıcak 28 derece olduğu için, Caracas’da herkes motor kullanıyor. Kuryeler, moto-taksiler… Kendi aralarında motosiklet örgütlenmesi halindeler. Hatta liderleri de Harley Davidson ve Che Guevera.. Tam o yürüyüş sırasında bunlar geldiler ve ceplerinden çıkardıkları gaz bombalarını attılar yürüyüşün ortasına. Bu sefer gaz bombasını tersinden yedim. Tadı aynı yani bir şey farketmiyor. (gülüyor). Yaptığım her şeyde toplumsal anlamda muhalif olan ve onların açısından bakmaya çalışıyorum.
--“Dünyanın Sokakları” ilk olarak Açık Radyo’daydı değil mi?
-- İlk olarak Ekvador’daydık. Aynı böyle bir teyple “İki maceraperestin inanılabilir serüvenleri” adıyla başlamıştık. Daha sonra bu “Dünyanın Sokakları”na dönüştü. Toplamda 8 yayın dönemi sürmüştür. Kelimelerle anlatmak başka bir şey. Annem anlatırdı; eskiden, 1950’lerde sinema daha yeniyken kadınlar gidemiyorlar. Toplaşıp Vasfiye Hanımteyze’ye para veriyorlar. Teyze sinemaya gidiyor. Gelip filmi anlatıyor. Çok güzel anlatıyor; işte Clark Gable şöyleydi diye. Daha sonra herkes sinemaya gitmeye başlayınca bakıyorlar ki o Vasfiye tadını hiç alamıyorlar. Radyodaki programı da biraz buna benzetiyorum. Kelimelerin üzerinden anlatmak tamamen başka bir şey. Severim de. Şimdi bazen BBC’ye falan yapıyorum.
-- Sinema eğitiminiz de var…
--Var ama ben bunu çok öne çıkarmıyorum. Şimdi ben ilk olarak kendimi 80 öncesinde, 12 yaşında devrimci addettim. Hatta 16 yaşında cezaevine girdim. Ordan çıkıp.Hukuk Fakültesine girdim. Tabi ne yapacaksın? Cezaevinden çıkınca 80den sonra bakıyorsun ki ortam çok farklı. Girdiğin süreçle sonraki arasında acaip bir fark var. O zaman da askere gitmemek lazım. O yüzden bunların hepsi ben şunu okuyayım da, buradan adam olayım diye yapılmış değil. Bir sürü koşulların zorladığı durumlar. Ben kendi yaşantımı istediğim gibi sürdürdüm. Bana göre şöyle bir hayat yok: 100 yaşına kadar yaşayacağın garanti olsa. Bunun 25 yılında okula gitsek, 25 yılında çalışsak, kalan 50 yıl da dolaşsak ne güzel ama böyle bir şey yok… Benimki aslında iş gibi değil de daha çok yaşam biçimi. Yoksa hiç mantıklı değil. Belki dünyanın hiç bir yerinde evim yok ama bir yandan da her yerde evim var.
---Kaç ülke oldu? Sayısını tuttunuz mu?
---Yok tutmadım. Ama dünyanın dörtte üçü vardır. Gitmediğim Latin Amerika’da bir iki tane vardır. Belize, Surinam. Avrupa’da yoktur.
---Gideceğiniz yeri belirediğiniz bir kıstas var mı?
--- Bazen. Bazen de tesadüf. Şimdi Nepal’e gideceğim yakın zamanda. Çünkü orada Maocu gerillalar iktidarı aldılar. İyice oturmadan onları da bir görmem lazım. Sonra onlar da devlet adamı olurlar değişirler.(gülüyor) Mümkün olduğu kadar zamanında görmek lazım. Hindistan mesela. Orada Türkiye’de yaşadıklarımıza çok benzer ama çok daha büyük boyutlarda, daha kapsamlı olaylar var. Gitme durumum var. Ama işte bu aralar bir de Beyrut konferansı var. Diyelim şimdi biri bu röportajı okur ve “Barcelona’ya, İspanya’ya gidiyorum, gelir misin?” derse de giderim; tamamen duruma bağlı.
Ben sokakları iyi bilirim. İş sadece bir yere gitmek değildir. Adam defalarca geçer ama görmez. Ayrı bir hikayedir sokağı bilmek. En son geçen Nisan’da, Mısır’da yaptığım filmlerde, önce Devlet adamları, yazarlar gitti oraya. Döndüler; “Her şey güllük gülistanlık.” Sonra biz gittik arkadan ve Mısır tarihinin en büyük isyanı çıktı ve onu bizden başka kimse çekemedi. Büyük bir tekstil fabrikası vardı. Grev yapacaktı biz biliyorduk; önceden gittik konuştuk. O sabah tüm dünya ajansları oradaydı ama fabrikayı dışarıdan çekmek bile yasaktı. 40 bin tane polis vardı. Sadece bizi içeri aldılar. Ajan Press, tüm dünya ajansları terketti orayı Mısır’da yeni bir hikaye yok diye. Ama biz terketmedik çünkü işçi liderleriyle temas halindeydik. Sabah 8’den 15’e kadar bekledik. Binlerce insan çatıştı. Burada Mısır’da açlık isyanı diye çıktı o olay. Şimdi burada işim olmasa zaten Yınanistan’a gitmiş olurdum geçen hafta. Çünkü farkına varıyorsun havadaki gerilimin. Bir şey olacak seziyorsun sokakları bilince. 30 yıl toplumsal hareketlerin içinde olunca…
---Sanatın da hası sokaktadır….
---Arjantin’deki işgal fabrikaları geldi aklıma. Neoliberal politikalar yüzünden fabrikalar iflas edince işçiler fabrikaları işgal ediyorlar. Biz bu ekonomik durumdan sorumlu değiliz; sen buraya gelip makineleri hacezettiğinde karımın çoluğumun çocuğunu ekmeğini elinden alıyorsun. Patronsuzlar kitabında anlattığım gibi. İşte burayı sanatçılar da paylaşıyorlar. Oraya heykeller, resimler koyduklarında diyorlar ki; “biz bir fabrika kültürü yaratıyoruz, yeni bir kültür yaratıyoruz.” Esas olarak üretenle birlikte yemek yedikleri mekanda yeni bir kültür yaratıyorlar. Sokaklar diye tanımladığımız, içinde hareketin olduğu, geleceğin olduğu, yeninin olduğu, umudun olduğu bir yer. Her travmanın öte yanı da kendi içerisinde bir yeniliğin umudunu taşıyor. O yüzden harekette bereket var.
--Filme dönelim.
--- Ben bir yandan bir şey anlatmak istiyorum ama kendimle de yabancılaşmamış şeyler yapmak istiyorum. Belgeselde, hatta tv program olunca haftada bir tane neredeyse film yetiştirmek durumu olduğundan, bu sefer bazı tekrarlara giriyorsunuz. Bu yüzden kurmaca bir iş yapmak istedim. Özelliklede solun sürekli olarak tüm filmlerde işkence gören, dayak yiyen, mazlum olma durumunda çıkmasını istedim. Tamam bunların hepsi doğru ama biz de aynı zamanda bu yokluklarda bir çok şey yaptık. 88 Metris firarını anlatan kurmaca bir film. Yani gol attığımız, zafer kazandığımız bir film.Altını çiziyorum kurmaca. Dolayısıyla esinleniyor ama birebir gerçeği yansıtmıyor. Bazı olayları farklı işledik. Kurmacada da bir yön açmaya çalıştık. Herkes bizim bütçemiz 1,5, 2 milyon dolar derken, bizim bütçemiz sadece insanların dayanışmasından, birbiriyle gönül bağından oluşuyor. Bir cezaevi inşa ettik Küçükçekmece’de. Devlet işleri çok zormuş, pahalıymış tabii(gülüyor). Oyuncuların da hepsinin gönüllü olduğu, tüm ekibin yüzde 90ının gönüllü olduğu bir çalışma yürüttük. Bu dönemde güce tapılan bir kültürel biçim var. 80 öncesi filmlere bakarsanız yoksul ama onurlu adamlar vardı. Mesela Hulusi Kentmen bir filmde patron olarak fabrikayı işçilere verir. Naif ama hoş. Biz de yokluklar içinde bir şeyler yaratılabilindiğine dair simgesel bir durum ortaya koyduk. Adının “D” olmasının temel nedeni de devrimciliğin bir bölümünü anlatması. Biz, tırnak içerisinde, masum değiliz. Evden alıp getirmediler; biz isyan ettik yani. Ben filmde solu tanımlarken somurtan, birbirine yoldaş diye seslenen insanlardan bahsetmedim. Normal yaşantıda hiç de öyle değildi.
---Bir tür karakter oyunculuğu, mağdur edebiyatı havası yerleştirilmeye alışılmış gibi..
--- Kesinlikle. Sürekli evin üvey çocuğu, sürekli dayak yiyen…Değil tabii ki. Koca koca şeylere isyan edildi. Doğru ya da yanlış. Ben hala da isyan etmenin çok önemli bir şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden de buna yönelik bir film yapmak istedim. 5 hafta sürdü çekimler. Şimdi ara verdik; montaja başlayacağız. Sonra da vizyona girecek. Şubatı kaçırırsak festivallerde gösterilir. Komik bir paraya kotardık. Bir kitaptan gelen 10 bin dolar gibi bir para vardı. Ne kadar aç kalsam da o paraya dokunmadım. Bununla bir banka soygunu filmi yapacağım dedim. Brecht’in o ünlü lafı gibi: “Banka soymak, banka kurmanın yanında hiç bir şey.”(gülüyor) Film bütünüyle bir karşı çıkış.
----Yaptığınız gezilerin de bir maaliyeti oluyordur size.
--- Babamın Romanya’da şatosu vardı; onu sattım.(gülüyor) Önceden gittiğim yerlerde çalışıyordum. Oradaki insanlarla içiçe oluyorsun. Mesela Ekvator’da dünyanın sıfır noktası diye bir yer var. İnkalar 2000 yıl önce bunu tespit etmişler. Biz oraya gittik arkadaşlarla. Dediler ki; aslında dünyanın sıfır noktası burası değil. 3 km ötede. Ama oraya turist otobüsü giremediği için kaydırmışlar. Yani arzın merkezi kaymış.. Son zamanlarda dünyanın çeşitli yerlerinde yazı program yaptığım için çok büyük paralara ihtiyacım oluyor. Uçak parası dışında çok önemli bir gereksinim olmuyor. Dünyanın bir çok yerinde İstanbul’dan çok daha ucuza yaşayabiliyorsun. Her yerde arkadaşlarım var. Topraksız işçi hareketleriyle yaşadığım zaman onların işgal topraklarında, fabrikalarında kalıyorum. Yemek seçmiyorsanız; acı yüyebilyorsanız her yerde makbulsünüz. Onların mücadelesinin içinde yaşıyorsunuz; herkes sahip çıkıyor. Çünkü çalışmak için İstanbul’da kalınıyor, İstanbul’da kalmak için çalışılıyor. Yaşam, işle ev arasında; geri kalan zamanlarda da uyuduğun… İnsan bu hayatı 80 yaşına kadar yaşadığında, buna hazırlık için okulda kaldığın süreleri ve uyku sürelerini çıkardığın zaman. Geriye ne kalıyor? Ben daha çok kendi yaşamımaza sahip çıkmak gerektiğini düşümnüyorum. Eğer paran azsa, zamanın çok olmak zorunda… Zamanın çoksa daha az parta harcarsın. En güzeli yavaş gitmek. Koli gibi savrulmaktan biraz kurtulabiliyorsun.
 
---Gittiğiniz yerde bir tarafsınız ama onun içinden eleştirisini de yapıyorsunuzdur.
--- Ben mükemmel bir topluma inanmıyorum. Bunu istemek de faşizan bir durum bence. Mutlaka sorunlar olacaktır. Önemli olan bu sorunları çözme biçimi. Mesela Topraksız İşçi Hareketi işine başladığımda, ilk olarak Arjantin’de 14 yıllık bir komünün yanına gitmiştim. Bir hafta sonra her şeyin inanılmaz düzgün işlediğini gördüm. Herkes 8 saat çalışıyor, aynı parayı alıyor. Kadınlar 4 saat çalışıp aynı parayı alıyorlar. Kadınların evde yaptıkları işler nedeniyle pozitif bir eşitsizlik yaratmışlar. Bir hafta sonra ben filmi yapmaktan, kitabı yazmaktan neredeyse vazgeçiyordum. Rahatsız ediyordu insanı.
---Bu düzgünlüğe de isyan etmek gerekiyor…
---İnsanlar içiçe yaşadıkları zaman farkına varmıyorlar. Bir Türkiyeli olarak bunlara farklı bakıyorum. Latin Amerikalı kendi müziğiyle zaten dans eder. “Niye bu beni filme alıyor” der. Mısır’da mesela insanlar geceleri farlar kapalı gidiyor otomobilleriyle. Sorunca şaşırıyorlar…(gülüyor) Mutlaka eleştirel bakıyorum. Ayrıca belgeselin senaryosu olduğuna da inanmam. Oraya gider bakarım, sonra kendisi çıkartır sonucu. Özellikle provokatif sorular sorarım, öyle yapmak zorundasın. Topraksızlar’ı yazıp tekrar gittiğimde de soruyorum bundan bürokrasi çıkmaz mı diye. Yeni, kendi sorularımla gidiyorum..
---Michael Moore var mesela popüler, onu nasıl görüyorsunuz?
---O tartışılır tabi; o başka türlü yapıyor. Biri Abd’liyse o iş kötüdür demek istemiyorum Ama yaptığı şeyin çok içeriğine girmediğine, yüzeysel olduğuna inanıyorum; temel meseleyi vermediğine. “Biraz Can Dündar belgeseli gibi”… İşin kremasından…Radikal bakılması gerektiğini düşünüyorum. Mesela ben yolsuzluklar ilgili bir şey yapmam. Çünkü buna karşı bir şey yapmak aslında normal olmayan bir şeyi meşruu kılmak. Banka kurmak zaten soymaktan daha beter, yoksa bir banka yolsuzluğu beni bir bankanın kuruluşu kadar enterese ediyor. Bu öyle bir duruma geliyor ki, kenar mahalledeki bir lahmacuncunun masasının kiriyle, sağlık meselesini içiçe koyuyorsun ama öte yanda da sağlığın ve hastanenin özelleştirilmesine hiç sesine çıkarmadığın bir dünya oluyor. Bu meşrulaştırma. esas şeyi anlatmadan kenardan köşeden... Bu neoliberalizmden sonra artık muhalefeti tek bir açıdan yapmamamız lazım. Belgesel demek soru sormaktır. Koy resmi, altına müziği döşe, tok da bir ses koy; al sana film. Sen onu yaptığın zaman karşındakini salak addediyorsun. Aslında film yapmak, yazı yazmak bu lanet dünyayı daha çekilebilir kıldığı için bir suçluluk var tabii.(gülüyor)
---Bir de 12 eylül filmleri furyası ortaya çıktı
---Birden bir furya başladı. Ama esas içeriğine dokunmuyor tabii demin söylediğim gibi. Bazen geç kalıyoruz, aradan geçmiş 29 yıl. Ben Kore’deki bir direnişi anlattığım zaman insanlar şaşırıyor, “nasıl böyle direniyorlar” diye…Polis geliyor, çiftçiler sabahın beşinde çatışıyorlar, meydanı tekrar ele geçiyorlar ve polis şefine özür diletiyorlar. Çünkü Korelliler orada cuntayı kovdular. Neden bugün Yunanistan’da bu isyan var? Orada cuntayı kovdular. Ve orada cuntanın kovulması Politeknik Üniversite’deki öğrenci direnişinden başladı. Bu yüzden de Yunanistan dünyada halen üniversite sisteminin özelleşmediği ender ülkelerden. O yüzden hala öğrenci direnişleri üzerinden yürüyor orada. Bir öğrenci direnişi her katmana seslenir. Hem zengin hem yoksul aynı yerde okur. Bizde kalmadı bu. 80’den önce vardı. O yüzden siyasal hareket içerisinde hem zengin hem de yoksul çocuğu aynı siyasi harekette yeralırdı. Şimdi varoş hareketi, orta sınıf hareketi diye ayrıldı. Yunanistan aykırı bir durum. Polis hala giremedi üniversitelere orada. 8 miyonluk bir ülkede 3 milyon kişi katılıyorsa bu inanılmaz bir şey. Ama bunun arkasında da Yunan iç savaşı var. Bir toplumsal direniş, bellek var. Bizde cunta gtti mi acaba? Hala 82 anayasasının olduğu yerde?
---Bizde son zamanlarda onlarla ifade edilmesine karşın orada tek bir polis şiddeti olayı oldu ve hükümet dağılma noktasına geldi…
---Bir daha yapabilir mi polis şimdi? Esas mesele bu zaten. Aynı şekilde bir hesap sormak ve unutmamak. Arjantin mesela bizim toplumsal belleğe çok yakın bir ülkedir, çok ızdırap çekmiştir. Orada da anneler bu belleğin içini oydular. 30 bin çocuğu arayarak, bir heykelin etrafında dolaşarak… Bir işkenceci adam, emekli bir tonton amca. Kayıp çocukları bunu tespit edip o adamın evinin önünde gösteri yapıyorlar. Böylece sokağa çıkacak yüzü kalmıyor. Bir vicdanı sorumluluk. Biz 12 Eylül’de kimseyi yargılamadık. Bir onbaşı, bir başçavuş bile yargılamadık.
---Her ülkede bir hesaplaşma varken biz de neden yok bu?
---Bugünlerde de yargılıyor gibi yapıyoruz. Ergenekon falan kendi aralarındaki çekişmeleri sivil toplumda bir alan yaratarak da bunu sağlamaya çalışıyor. İçerisine bir sürü kirli olayları da atıyorlar. Ama kimin ne olduğu, arkasından ne çıkacağı belli değil. Eğer yargılayacaksak bunu “bizim” yapmamız gerekiyor. Bizim adımıza başkaları değil. Arjantin’de sadece işkenceciler değil, cunta döneminin maliye bakanlarını da yargılamak istiyorlar. Bugünün ekonomik durumundan sorumlu oldukları için. Bir de bizde cunta kendi keyfiyle gitti. Bir toplumsal muhalefetle gitmedi. Farkına bile varmadık. Şöyle bir şey anlatayım, Arjantin’de Barikatçıların hareketinin lideriyle yürüyoruz. İki polis geldi bisikletle. Kimlik sordular adama. O da “Beni tanımıyor musun? Sana kimlik falan göstermem, faşist cunta zamanı mı bu?” dedi. Sonra bize geldi sordu. Benim de kuralımdır; kimin yanındaysam ona göre hareket ederim. O göstermiyorsa, göstermem. Biz de ispanyolca bilmiyoruz dedik. Bu sefer 6-7 tane geldiler kimlik sordular gene aynen. Yanında olduğumuz da çok büyük bir hareket yirmibin kişilik kentte en son mitingde onbeşbin kişi yürümüş. En son gözaltına alındıklarında halk karakolu yakmış. Terk edimiş bir tren yolundan geçerken iki kamyon polis geldi. Tabi liderleri de diğerlerine haber salmış “toplanın, bunlar bize bir pislik yapacak” diye. Bizi aldılar dokunmadılar onlara. Bu da “sen merak etme, başına yıkıcam onların” dedi. Karakola geldik. 20 saniye tuttular; pasaporta baktılar ve “özür dileriz; birisi kayıptı ona bakıyoruz” dediler karakolun namusunu kurtarmak için. Tüm süremiz 20 saniye. Biz yürüyerek döndük. Bir futbol sahası işgal edilmiş hareketin merkezi olarak. Herkes de toplanmaya başlamış. Orada koka yaprağı çiğniyorlar. Herkesin yanağı şiş. 400 500 kişi. Anlattım hepsi dinlediler. Sonra bütün arjantin televizyonları radyoları bize bağlandılar. “Nasıl gözaltına alırlar sizi” diye soruyolar. Diyorum önemli değil. Hepsi de “faşist cunta zamanı mı?” diye soruyorlar. Biz Türkiye’de bile 12 Eylül’e 12 Eylül diyoruz. Askeri faşist cunta zamanı demiyoruz. Masum bir günün adıyla anıyoruz. Bu açıkça askeri faşist cunta zamanıdır. Bunun daha ötesi var mı? Başka bir açıklaması yok. Hangi açıdan bakarsan. Arjantin 30 bin kayıp da verse yirmi saniye gözaltına alınmayı eleştiren bir ülke. Bize hala normal geliyor. Hala polise kimlik sormak bize sorun geliyor.
---Yine tek kelime. Neden?
---Geçen yıl 100’den fazla yerde konuşma yaptım; bazıları bunu müslümanlığa bağlıyor. Bununla alakası yok. 12 tane Mısır filmi yaptım ki orada insanlar neler yapıyorlar. İşte bizde Osmanlı vardı falan. Ama işte Osmanlı’da tebaa dediğin şey yani Osmanlı Rumları, Kıbrıs Komünist Partisi’nde iç savaşın en önemli unsurları. Yine 80’den önce Artvin’de falan vergi almaya gittiğinde artık vermeyeceğim diyebiliyor insanlar. Bir toplumsal eşiktir bu. Bu eşik aşıldığı zaman o eşiğin öbür tarafında durulamaz. Ben Uruguay’da Eski Politik Mahkumlar Sendikası’nda konuşuyordum. 15 bin tane eski politik mahkum vardı ki Uruguay gibi küçük bir ülke için çok önemli bir rakam. Bu sendikaya üye olanların sayısı ise 13bin 500dü. Benim de eski bir mahkum olduğumu bilen eski bir şair olan liderleri gelip “sizde ne kadar politik mahkum var?” diye sorduğunda “70 bin kadar” dedim. “Kaç sendika var?” deyince, e yok tabi. (gülüyor) Gerçekte 1 milyon insan olduğu söyleniyor. Sadece eski politik mahkumlardan bir sendika kursan Türkiye’nin en önemli siyasi hareketini oluşturabilirsin…Bir yerden başlamak gerekiyor. Latin Amerika’da her şey bir anda olmadı ki. Burada ne kadar dönek ve hain insan varsa orada da o kadar var. Bazen tek başına durmak zorundasın. Tek başına başlamak zorundasın. Meksika Oaka ‘da Rosario diye bir öğretmen vardı. O diyor ki;”Bir barikatın başına gittim, 70 tane öğretmen gelecekti oraya.” Kimse gelmemiş. Tek başına elinde bir bıçağı ve radyoyla orada durmuş. Sadece polis değil siviller de saldırıyor ve o 12 saat orada durmuş. Mahalleden gelip sormuşlar “neden yalnız duruyorsun” diye, o da “durmam lazım” diyor.Sonra onlar da katılıyorlar. 50 kişi falan oluyorlar, kafalarının üzerinden uçaklar pike yapıyor ama gitmiyorlar oradan. “Sen burada yalnız durdun, biz neden kaçalım” diye. Tek başına durmak gerekiyor bazen. Çok da umutsuz değilim. Yoksa zaten niye yaşıyoruz burda kaçıp gitmemiz lazım. Tabi biz neden kaçıyoruz ki, onlar kaçsınlar.
---Şimdi de krizimiz var elimizde. Nasıl görüyorsunuz vaziyeti dünyada?
---Bütün finans uzmanları bu bankaların nasıl battığına şaşırıyorlar. Ben de onların bu şaşırmasına şaşırıyorum. Şöyle anlatayım. Şimdi Amerika’da Muslukçu John diye bir adam var. Buna geliyorlar, diyorlar ki “Gel Muslukçu John, sana bir tane ev verelim.” Çünkü ellerinde büyük para var büyük bankaların ve bunu satmaları lazım. Tabi tüm orta sınıfın istekleri gibi, ev almak onlar için çok önemli bir şey. “Tamam.” Diyor; 15 yıl borçlanıyor, ayda 1200 dolara buna ev veriyorlar. Tabi böyle borçlanıp da ev aldığında evlerin fiyatı normalde 100 bin dolarsa 200 bin dolara çıkıyor, çünkü kolay satılır hale geliyorlar. Ortaya 100 bin dolarlık bir köpük çıkıyor. Ama Muslukçu John bu parayı ödeyemiyor. Çünkü onların işlerini artık Carrefour, Migros gibi büyük şirketler yapmaya başlamış. Bankaların bunların ellerinde hala para var. Diyorlar ki “Muslukçu John sen bu parayı ödeyemiyorsun. Gel bu 15 yılı 25 yıla çıkaralım sen de ayda 800 dolar öde. Muslukçu John da bakıyor ev elden gidecek; kabul edince, kar bu sefer kağıt üzerinde anormal artıyor. Bir tane de fon kuruyorlar; Japonlar, Çinliler, Ruslar alsın diye. Ne oldu? Gene köpük. Dünyanın en büyük bankası olmuşsun. Herkes bu adamlara güvenip parasını verince oluşan da türev piyasa. Yeni yeni köpükler…Bu böyle devam ettikçe gerçek rakam veriyorum; Muslukçu Johnların borcu 6.4 trilyon dolarken, bütün bu köpüklerle 64 trilyon dolar oluyor. John bunu nasıl ödesin? Sonra batınca çok şaşırdılar.
Arjantin’de, kriz zamanlarında, ne zaman bir trafik ışığında dursak arabayla, önüne hemen atlayan 3 kişi cam siliyor, 2 kişi mendil satıyor, 5 kişi börek satıyor, 2 kişi ateş yutuyor. Öbür lambaya gidiyorsun yine aynı. Arkadaşım Miguel de dedi ki ”Arjantin hükümeti işsizliğe karşı çare bulmuş; trafik lambalarını arttıracakmış.” İşte neoliberal politika tamamen böyle bir şeydir. Aslında hiç üretmezsin. Türkiye’de de aynen sokakları satmaya başladılar. Park, İstoç diye. İş yarattım diyor ama ortada üretilen hiçbirşey yok. Yine bir gün Brezilya’da büyük bir kalabalık vardı. Miting var zannettim hemen koştum kamerayla. Miting değil, sadece bir metro çıkışındaki ayaklı ilanlarmış. Bizde daha başlamadı bu. En az 150 kişi kadar. Bir yaşam biçimi olmuş. İnternet şu kadar diyen reklamla, sosisli şu kadar diyen ayaklı reklam arasında aşk başlıyor. Hiç bir mantığı olmayan bu olayların olduğu yerde kriz çıktı diye şaşırmak bana çok garip geliyor. Dünyada dakikada 3 kişi açlıktan ölürken, 1 milyar kişi temiz su bulamazken, bugüne kadar bunlar varken kimse krizden bahsetmiyordu. Şimdi bir anda finans krize girdi ve herkes bahsetmeye başladı. Diyorum ki ya örgütlenip güzel günler göreceğiz ya da her birlikte cehenneme gideceğiz.
---Latin Amerika’nın son dönemdeki değişiminden sonra buna tepkisi nasıl olur?
---Latin Amerika bu krizden etkilenecek tabii ki ama çok da değil. Bizdeki kadar değil. Buraya güzel havada her 3 dakikada bir dilenci gelir. E ayaklı ilan olmasa da ne kadar çok ilan dağıtan var. 230 bin kişi işsiz daha ne olsun? Latin Amerika ise daha önce yaşanmış olduğu için bütün bunlar, kendi kaynaklarıyla atlatabilir. Bizim şansımız ise daha bizde Mortgage falan tam oturmadığı ve çiftçileri daha tam tasfiye edemedikleri için tam olarak etkilenmeyebiliriz. Biz kendi yaşantılarımızı sürdürecek alternatifler üretmeliyiz. Kent tarımı, balkon tarımı yapacağız. Köyle ilişkiler halinde olacağız. Migroslara gitmeyeceğiz. Öyle aşarız.
khgv@hotmail.com