A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | USTALAR PERA'DA

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/18/3093" target="_blank" class="twitter">twitter

USTALAR PERA'DA


Lale Altunel
Sabancı Müzesi’ndeki Picasso, Rodin, Louvre koleksiyonu gibi, Pera'daki Rembrandt, Bresson, Dubuffet sergilerine bir yenisi de Joan Miró ile eklendi. Sanat tarihi kitaplarından en fazla A4 boyundaki görselleri ile haşır neşir olduğum eserlerin orijinalini başka bir coğrafyanın tozu ve boya kokularıyla göreceğim için merak ve heyecanla vardım Pera'ya. Aynı merak ve heyecan yıllarca kasetlerini bozana dek dinleyip, görüntülerini fotoğraf ve videolardan bildiğim adamların konserlerine giderken de sarar içimi. Gerçi bahsettiğim duyguları sadece başka ülkelerin sanatçıları için değil, ülkemiz sanatçılarının eserleri ile karşılaşmadan önce de yaşarım. Mekânda ekstra bir değişiklik yapılmadan, sadece eserlerin yerleşimiyle bile, sanatçının dünyasının bir simülasyonu yaratılmış olur. Beş-on parça işin konumlandığı mekân aslında sanatçının kendisi ile doldurulmuş olur. Bize düşen de onun zihninde bir gezintidir.
En üstteki iki katı gezdiğimde, eserleri daha önce dünya gözüyle görememiş biri olarak gözüm gönlüm açıldı. Pera'da değil, İstanbul'da değil, Fransa ya da İspanya'da bile değil, direk Miró'ya ait bir dünyada artık ona daha yakındım. Aslında bu gezintiye kadar ustanın, resimlerinden çok sürrealizmin şahane örnekleri olan heykelleri ile ilgileniyordum.Resimleri gördükten sonra kişiliği daha da bütünlük kazandı benim için. Heykelin üç boyutunun olanak tanıdığı belirginlik ve açıklık, resmin iki boyutunda bir sırra dönüşüyordu. Duygular aynı fakat dışavurum biçimleri farklıydı. Picasso ve Ernst'ın işlerini hatırlatan, sağdan soldan bulduğu objelerin montajıyla oluşturduğu heykeller, dada şiirlerinde ağız dolusu rastlantısal kelimenin sıralanmasında olduğu gibi, bilinçaltında sihirli bir etki yaratır. Böylece Miró'nun karikatürize edilmiş gibi görünen heykelleri, ulaştığı şiirsellikle sevimlilikten kurtulup daha yoğun bir anlama doğru yol alır bana göre. Sergiyi gezdiğimde, bazı izleyicilerin eserlere bir anlam veremediğini, “Bu da sanat mı şimdi?” dercesine hızlıca bir gözatıp gittiğini, sırf hadiseyi kaçırmamış olmak için geldiğini farkettim. Bu yüzden lafı fazla uzatmayıp henüz gezmemiş olanların hafızasını biraz tazeleyip sergi öncesi hazırlık yapmak gerektiğini düşünüyorum.
Lafa, çalışmalarıyla, kendimizi irdeleyiş yöntemimizi değiştiren Freud’un bilincin derinliklerinde keşfettiği yeni dünyadan, yani yaşadığımız dünyanın başkalaşım geçirmiş bir yansıması gibi; şifreler, semboller, kodlarla kişilerin yaşantıları ve duygularının yeniden inşa edilmiş halinden başlamak gerektiğini düşünüyorum. Büyük psikanalistin bu alandaki çalışmaları, yaşadığı çağda pek çok alanda olduğu gibi sanatta da etkili olmuştu. Önce otomatizm yolu ile dada şiirlerinde yeşermeye başlamışken, başka hiçbir yola sapmadan, sürrealizme doğru yol almıştı… Artık sanatçılar (Max Ernst, Joan Miró, Salvador Dali, Rene Magritte, vb…) bu uçsuz bucaksız vadide diledikleri oyunları özgürce oynuyor, şifreli hikâyelerle, anlatmak istediklerini gönül rahatlığıyla şiire, kağıda, tuvale, yontuya aktarabiliyorlardı.
I. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra bir araya gelen Sartre, Giacometti, Tzara gibi isimlerin arasında savaş yıllarındaki, sanatta bile dayatmacı tutum sergileyen iktidardan kurtulmuş özgür ve özgün yapıtlarıyla, daha sonra adı “Devrimin Hizmetinde Gerçeküstücülük” olarak değişecek olan ve komünizm'den, troçkist marksist bir anlayışa doğru kayan “Gerçeküstücü Devrim” dergisinde 1925’ten beri göze çarpan bir isim olarak Miró da vardır. Bunda şaşılacak bir şey yok. Böylesine özgür bir ruh tabii ki o acı ve baskı dolu yıllarda kendi yolunu çizmeye çalışan asilerin arasında yer alacaktır. Picasso, Dali, Goya gibi evrensel başarıyı yakalayabilmiş bir İspanyol olan Miró, 1920’de gittiği Paris’te André Breton’ın gerçeküstücü manifestosunu okuyarak, gerçeküstücülüğün ilkeleri ile tanışmaya başlar. Kendini sürrealizme yakın hissetmesindeki temel sebep, sürrealistlerdeki, resimsel becerilerini sergilemek, kendini beğendirmek amacından uzak tutumdu. Onlara göre resim amaç değil araçtı. Düş gücünün dışavurumu ile yaratılan yeni anlayışın ifade aracı…
Fakat Miró, bu duyguları açıkça dışa vurmak yerine, kendisi için bir oyun ve deney alanı olan resim yüzeyini, trajedik duygulardan uzaklaşmak ve melankolik tabiatından kaçmak için kullanıyordu. Ve başından beri işlerinde tam olarak ifade edilemeyen bir bağımsızlık arzusu göze çarpıyordu. Savaş sonrası yıllarda, hiçbir akıma bağlanmadan doğaya yakınlaşarak, heykel ve seramikle daha çok ilgilenen sanatçının hâlâ sürdürdüğü resim çalışmalarında izlediğimiz sembolik işaretler ve motifler, özellikle seramik işleri üzerinde de sır teknikleri ile izlenir olmuştu. Bu şekiller (yıldızlar, helezonik çizgiler, bir noktadan çıkıp ilerleyen zikzaklar, vs...) doğa formlarına baktığında aldığı ilhamın anlık stilizasyonu ile yaratılmış, hiyeroglifi andıran yeni bir dil gibiydi. Sanatını, varoluşçuluğun temelinden gelen yaşama sevinciyle güçlendirdiği bir oyun alanı haline getiren Miró, resimlerinde, böğürtlen reçeli, benzin gibi malzemeler kullanarak deneysellikle genişletiyordu malzeme kaynağını. Kimi zaman Paul Klee’nin arayışlarını hatırlatan resimlerine başlamadan önce, bin bir uğraşla ayrıntılara inerek, kendi yaşamından anıları ve toplumsal konuları resmetmişti. Hatta ilk kez sürrealist bir sergiye katıldığında da bu bahsettiğimize örnek olabilecek olan “Çiftlik” tablosunu sergileyen sanatçı, aslında aynı tarihlerde damlatıp parmağıyla dağıttığı boyalar ile yalınlaştırdığı tuvallerini üretmeye başlamıştı bile. Yine de bu daha anlaşılır olan resimlerinde bile sonsuz bir boşluk duygusu ile karşılaşırız. Sanki bütün çiftlik, perspektiften yoksun, sadece tuval yüzeyi ile ilişkide olan motiflerden oluşur gibidir. Verdiği röportajlarda da sıkça dile getirdiği gibi, uçsuz bucaksız ovalar, gökyüzü, engin denizler onu yaşamı boyunca bu boşluk hissi ile sarsar. İsimleri ile pek de bağ kuramadığımız eserlerine ise şu sözlerle açıklama getiriyor; “Resme bir ad verdiğimde ona daha çok can vermiş olurum. Resim adları çalışma sırasında, tuval üzerinde bir şeyi, bir başka şeyle ilişkilendirdiğimde gelirler. Adı bulduktan sonra, o adın yarattığı havaya kendimi kaptırırım. Resmin adı benim için gerçek olur.”*
İnsan fikirlerini ve yaratıcılığını kendi yarattığı ya da kabullendiği sınırlar içinde hapsolup katılaşmış hisseder bazen. Bu sınırları aşmak, düş dünyasını genişletip özgürleştirmek için sanat eserlerini takip etmek etkili bir yol olabilir. Bir film, roman ya da bir tablo, fotoğraf, heykel; izleyenin zihninde yeni fikirlerin oluşabilmesi için gerekli zeminin yaratılmasına yardımcı olur. 1950’lerde beliren Amerikan Soyut Dışavurumcuları’nın da ilham aldığı eserler arasında Joan Miró’nunkiler sayılabilir. Miró da Jackson Pollock’un “Eylem Resimleri”ni gördüğünde oldukça takdir ettiğini belirtmiştir. Pollock ve takipçilerinin de amacı II. Dünya Savaşı’nın acılarından uzaklaşmaktı; tıpkı Miró gibi.
 
Pera Müzesi’nde 3 Mayıs’ta açılan ve 31 Ağustos’a dek sürecek olan sergide, eserler izleyenler için ilk bakışta anlamsız yüzeysel düzenlemeler gibi görünse de, aynı mekânda karşımıza çıkan videolar ve biyografik metinler aracılığıyla Miró’nun dünyasına girdikçe anlam kazanıyor. Sanatçıların çoğunun evrensel başarıyı, milli kültürel alt yapısını da sanatına katarak yakalayabilmesinin daha muhtemel olduğu dünyamızda bu muhterem kişilik, nahif sanatını biçimlendirmeye ya da sınıflandırmaya kalkışmadan kendi sanatsal dilini evrenselleştirebilmiş bir sanatçıdır. Ufkunu açmak ve sanatın uçsuz bucaksız olanaklar dünyasından ilham almak isteyenler için iyi bir şans olabilir.
90 yaşına kadar içindeki çocuğun büyümesini engelleyen Katalan sanatçıyı kendi aleminde bırakıp merdivenlerden aşağı doğru inerken, Temmuz'un 13'üne dek sürecek olan Burhan Doğançay- Jacques Villegle sergisine rastladım. Açıkçası bundan haberim yoktu. Piyangodan çıkmış gibi sevindim. Çünkü giriş ücretini öderken, en az Miró'nunki kadar iyi ve doyurucu bir sergi daha izleyeceğimi bilmiyordum. Her gün taşlarına ayak bastığımız, havasını soluduğumuz sokakları, şehrin sakinlerinin duvarlarda bıraktığı izler ve popüler ikonlarla birlikte olduğu gibi tuvaline taşıyan ustayı bir de Fransız çağdaşı Villegle ile karşılaştırmak fırsatı buldum. İşlerin tarihlerine bakıldığında, Doğançay'ın tekniğine benzer, neredeyse aynı görselliğe sahip vurguları ile Villegle'nin Doğançay'dan daha geç tarihlerde üretmeye başladığına gururla tanık oldum. Hatta milli takım golleri peşpeşe saydırmış gibi bir sevinç kapladı yüzümü.
 
 
* Joan Miro, “Bir Bahçıvan Gibi Çalışıyorum”, aktaran Nazan İpşiroğlu, Resimde Müziğin Etkisi, Yirmidört Yay., 2006, İstanbul, s.153
lale_altunel@hotmail.com