A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | NE İTİDALSİZLİK!

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/18/3080" target="_blank" class="twitter">twitter

NE İTİDALSİZLİK!


Sarp Keskiner
Sivrisinek: Hayat bana oyun oynamazsa, ortalama yetmiş yıl yaşayacak bir canlı olarak dişi erginlerinin iki haftalık, erkek erginlerinin ise sekiz günlük ömrü olan bir “kıt kanaatlı” ile savaşa girmem ayıp, kabul ediyorum. Ne ki, gecenin ileri saatlerinde bulabildiği her türlü deliği zorlayarak odama kapağı atmaya çalışan bu canlıcığın tümden itidalsiz olduğuna kanaat getirdim. Çünkü, bu tespitimi tecrübemle sabitledim. Yoksa, bu bahsi size inanın hiç açmazdım.
 
Sivrisinek, itidal hususunda en büyük hatayı ısrarla tekrarlayarak, ilkin elbise dolabının derinlerine gizlenmekle yapıyor. Sonra, alıkça bir cesaretle dolaptan çıkıp munis munis kitap okuyan bendenizin kara teninin nerelerini deleceğine sanki çok emince karar vermiş gibi gezinmeye başlıyor. Bukalemun kesiliyorum o an; bir gözüm Kosova tarihinin muğlaklaşmış döneminin hükümran entrikalarını tararken diğer gözüm, onun o salak uçuş rotasını takip etmeye başlıyor. Kollarım da geçici olarak birbirilerinden bağımsız davranmaya karar verip, biri son darbe için Hint işi yastığı kavrarken diğeri de öbüründen bağımsızca davranarak, tuzlu çiğdem kabına uzanıyor. Ezcümle, deli manyak bir teyakkuz haline geçiyorum ve finalde Walter Matthew’un Volkswagen’inin içinde iki greyder tarafından pert edildiği sekansı andıran bir şiddet ile “inflatoplane” taklidi yapan sineği öbür dünyaya yolcu ediyorum.
 
Aklıma düşüyor… Yeni Foça’daki sivrisineklerin şöyle bir alışkanlığı vardı, avlarına karşı: Kovduğun anda, yalandan bir dolanıp yine ilk kondukları noktaya gelip ısrar ediyorlardı. Bu ısrar, sonsuza kadardı.
 
Anadol: Şilteler, denkler, plastik kovalar, kıçıkırık bir masa, beli kırık dört sandalye, DMO damgalı olduğuna çekinmeksizin iddiaya girebileceğim bir gri çelik dolap… Tüm bunlar sanki on yıllardır yanyanaymış da birbirine kaynamış, organik ve amorf bir cansız bedene dönüşmüş gibi yükseliyor kasanın üstünde. Bu yığının etrafına öylesine ve karmakarış dolanmış halatın işe yaramazlığını daha ilk bakışta seziyorum.
 
Burnunu havaya dikmiş ve canı çıkarcasına gidiyor Anadol kamyonet. Sanki, son seferinde ve canının son damlasına kadar meydan okuyor; sağından solundan vızır vızır geçip giden ileri teknoloji ürünü hemcinslerine. Ulukent kavşağına varmaya yakın ışıkların rengi kırmızıya dönüyor. Perşembe’nin gelişi Çarşamba’nın sarısından belliyken durmuyor Anadol; son onbeş dakikadır onu istihza ve tehdit ile aşağılayan rakiplerine nazire yaparcasına sarıyı ortadan yarıp geçiyor.
 
Anadol; Belkahve Rampası’nın zirvesine doğru, aşağılardan aldığı ivme ile orta şeritten arşa doğru seyrederken önüne çıkan kamyonu hızından ödün vermeksizin sollamaya kalkıyor. Limandan kopup gelmiş TIR’ın tehditkâr adrenalininin kokusunu alıyorum tam o esnada; sol yanımda. Kenara kaçabilmek için kullanmam gereken iki saniyeyi zar zor tüketiyorum. Saniyelerimin tükendiği anda, Anadol’u karpuz gibi patlatıyor TIR; kıçından şilte parçaları püskürterek. Masanın bir ayağı, sağımdaki Ford 1210’un ön camından sekip yara uçuyor. Dolap, çiğnenmiş bir sakız gibi tortop olup obüs topu gibi benzin istasyonunun girişindeki levhaya patlıyor.
 
Canın kadar davranmamak… Ne itidalsizlik!
 
Kakalak: Bu fabl başlayalı çok uzun zaman oldu. Başlarda pek azımız hikâyenin sonunu biliyor olup da, ayağını o zamanlardan geleceğin getirilerinin tahmin edilesi sonuçlarına göre denk alıyordu.
Kakalak, şimdilerde de olduğu gibi; o sıralarda liderliği Fetus evresini yaşayan Danaburnu’nun sözünün eriydi. Dar alnı ile hizmette güçlü; saygıda pek taşralı ve içlere su serpmeli bir yol izler idi. Hükümranı sandığı şehrin o dönemki florasına ve faunasına aykırı düşecek bir iki epey önemli hamlenin beklediğinden çok daha yüksek perdede ve negatif bir ses çıkarttığına ayıp, kendini geriye çekti. Bu geri çekiliş sürecinde Danaburnu’nun kıçına kaçıp dinlendi, şiir belledi ve Danaburnu’nun as ve öz bir sözünün üstüne istihareye yattı: “Mücadelemiz tam yarım asır önce başladı.”
Gün oldu, orman halkı; eski aslan müsvettelerinden bıkıp onu lider seçti. Kakalak, eski yuvasındaki dostları Bok Böceği, Kene, Ateş Böceği, Güve, Süne, Kırmızı Örümcek ve Palamut Böceği’ni yanına alarak “camiada devrim ve yenilenme,” başlıklı bir harekete öncülük edeceğini ilan ederek humuslu ve münbit toprakların yek idarecisi olarak meydanlara düştü. Duyargalarını duygulu duygulu oynatarak, tüm orman ahalisine “bossa nova” hakkında söylevler çekmeye, çakal – kunduz – öküz – karıncayiyen – yılan ve semender cemaatlerinden gelen para ile pek zengin olacağımızı çığırmaya başladı.
 
Kakalak, ayrıca özgürlüğe tutkun ama ne ki sırını soyarsan, özgürlüğü hep kendi batnına doğu yontan bir tür tutuculuğa tehlikeli derecede tutkun bir böcekti. Oyunu çoktan kurulu idi. “Özgür ve büzgürrr,” diye gürleye gürleye, bir zamanlar içinden çıkıp geldiği deliği bol şehrin fikir liberolarını salyası ile büyülemişti. Ormanın Çınaraltı mevkiinde sotelenmiş bu fikir liberoları için statükoya aykırı her türlü kavramsal sıvazlayış, tüy parıldatıcı hareketler idi. Bunu bilir davrandı ve işinin ehli bir MC gibi şapkasını ters taktı. Siperliğini de hafifçecikten yana eğerek, Cilalı İbo tadında elalemle testis geçeceği günlerin tatlı düşüne daldı.
 
Gün ondan yana döner dönmez perde kurdu, ortamı gölgeli kıldı: “Yar bana bir iğrence”. Yeri geldi; Dingil Böceği’ni meydana saldı; o da yumuk gözlerini kısa aça söylevler saçtı. Yeri geldi, yin ile yang’dan griler yaratmak için yaşlı Flower Power böceğinin tecrübesini ahaliye sundu. Yeri geldi; kendi kavminden kendi kendini ihraç etmiş Püskül Böceği’nin insancıl hamleleri ile gözlere rastık sürdü.
 
Bu öykücük böyle sürdü gitti ama orman ahalisi, nihayette bin sebepten dolayı, aklı karışıklığın kor kızgınlığında birbirine düşman oldu. Kimi kiminin kancalı ayağına, kimi kiminin duyargasının erişim menziline, kimi kiminin başı k.çı oynarlığına ayar oldu.
 
Ne itidalsizlik!
 
Oysa:
Kestane, gürgen, palamut;
Altı yaprak, üstü bulut.
Gel sen burada derdi unut.
Orman ne güzel, oh ne güzel!
www.myspace.com/leomalandro