A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Başparmağını Oynat

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/18/3077" target="_blank" class="twitter">twitter

Başparmağını Oynat


Kerem Erol
 
  • Başparmağını oynat…
 
Buck’ın kamyonunun arkasında yatmış organlarımı körelmeden kurtarmaya çalışırken, bana bunu yapanların yüzlerini görebiliyordum. Bundan sorumlu olan pislikleri…
 
  • Başparmağını oynat… Başparmağını oynat…
 
Çocukluğum ülkemizde birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacın olduğu yıllarda geçti. Babam ve ağabeyimin çocuklukları gibi ve muhtemelen kendi çocuklarımın da yaşayacağı çocukluklar gibi. Dış güçlerin topraklarımız üzerinde sinsi planlar uyguladıkları, bizi kendi içimizde bölmeye parçalamaya çalıştıkları yıllar… Kolay değildi. Ne de olsa Türkiye’nin jeopolitik önemi tartışılmazdı (Ortaokuldan beri biliriz jeopolitik önemimizi). Dışarıdan saldırarak ele geçirememişlerdi vatanımızı, tabii ki kardeşi kardeşe kırdıracaklardı. Bu oyuna gelmemek gerekti.
 
Travmatik anım evimizin önündeki sokakta çatışma varken serseri bir kurşuna hedef olmamak için babamızın “Yere yatın!” diye bağırması. Benden büyük kardeşlerimin okulda “Andımız”ı içerken üzerlerine benzin dökülmesi, eve gelmek için gizli gizli bir su kanalının içinden yürümek zorunda kalmaları gibi hikâyeleri de var. Gerçekten korkutucu. Ama bunlar olurken 4 yaşımdan büyük olamam. Aklımın ermeye başlayıp gerçek bir hafızaya kavuştuğum dönemde her şey sakinleşmişti zaten. O tarihlerde doğan erkek çocuklarına ya Kenan ya da Evren adı konulmaya başlanmıştı. Turgut Özal’ın gençliğini hatırlıyorum, Sunalp’i, kıvrık uzun kaşlı parti başkanı / emekli orgeneral ve Necdet Calp’i. Yani ben çarpım tablosunu ezberlemeye çalışırken çarpık demokrasimiz de tekrar yürürlüğe girmişti.
 
Bir kez daha çok korkmuştuk milletçe ama geçmişti artık. Tüm radikal düşünceler bastırılmıştı, hatta o kadar radikal olmayanlar da. Eli silah tutanlar da hak ettiklerini bulmuşlardı, eli kalem tutanlar da, eli gitar, bağlama, mikrofon tutanlar da. “Sakıncalı” diye bir sözcük beynimde çınlıyor o günlerden, sakıncalı düşünce… insan…
 
Nehar Tüblek… Bu ismi yazarken kendi kendime gülümsedim. Eminim bu satırları okuyan bana yakın kuşaktaki birçok insan benzer tepkiyi gösterecektir. Benim de üyesi olduğum ekonomik sınıfa “ortadirek” gibi garip bir ad verilirken bu adı fiziksel anlamıyla yorumlayıp, ellerinde boşa yakın alışveriş torbalarıyla incecik direkler üzerinde oturan orta halli vatandaşları aktarırdı karikatürlerine. Şimdi düşünüyorum da tepkisiz, kıpırtısız halimi biraz da bu karikatürlere bağlayabilir miyim acaba? Nihayetinde bir ortadirek çocuğuydum ve bir direğin üzerinde yaşayabilmek için pek de kıpırdamamak lazımdı, bir tarafa doğru fazla eğilirsen düşerdin çünkü ve Nehar Tüblek zeminde ne olduğunu hiç çizmemişti.
 
Tam bir “aman evladım” kuşağıydık ben ve yaşıtlarım. Otoritenin bizim için iyi olanı bizden iyi bildiğine inandırılmıştık. Yakın geçmiş gösteriyordu bunun aksini savunan gençlere neler olduğunu. Yavuzla uyuz arasında ama uyuza yakın duruş en iyisiydi. Kemiklerimiz anne ve babalarımızın, etimiz öğretmenlerimizindi. Kemik kırılmadıkça sorun yoktu yani.
 
Okul hayatı bir yarıştı. Aynı sıraların paylaştığım sümüklü Hasan, çalışkan Burak, şımarık Bahar rakiplerimdi. Hasan ve Burak kolay ekarte edilebilirdi ama Bahar hafta sonları dershaneye gidiyordu. Gemisini kurtaran kaptan olup olamayacağımız daha on ikimizde test ediliyordu. Hiç var olmamasını dilediğim bir sözcüğü o yaşlarda öğrendik hep birlikte, kontenjan… Küçücük kaptanlardık yelkenlilerimizin başında ama bütün teknelerin seyirlerine güvenli sularda devam etmesi mümkün değildi. Bazılarımızın daha sert akıntılarla boğuşması gerekiyordu. Bir tatil günü sokakta simit satarken gördüğüm Hasan içinse hava bozmaya çoktan başlamıştı.
 
Sınıf arkadaşlarımdan bir de Eylem’i hatırlıyorum. Ablasının adı da Devrim’di. Dediklerine göre anne babası eski solculardandı. Sınıfta sessiz bir ittifak vardı gibi hatırlıyorum ona karşı ve normalden daha sert öğretmen tutumları… Belki de uyduruyorumdur bunları ama ben biraz çekingen kalıyordum kızcağıza karşı, ondan eminim.
 
Milli Piyango yılbaşı çekilişleri, Bülent Özveren’li “Ben Bilirim”, işini bilen memurlar, harç kararken gazinocular kralı tarafından keşfedilenlerin hikâyesini anlatan sesi yanık melodramlar, kurtar bizi babalar, her an herkes için bir umut vardı hızla kopan takvim yapraklarında. Seyrettiğimiz sular ne kadar çetin olursa olsun gemimizi kurtarma ihtimali… Bizim yapmamız gereken sadece batmamaktı, bir yerden bir şey çıkardı nasıl olsa.
 
Okuyup adam olmak en güvenli yoldu, imkânı olmayanlar için az da olsa başka yollar vardı. Rüzgar ve dalgalarla boğuşmak zordu ama aslında yelkenlilere takılmış birer de küçük motor mevcuttu. Ne var ki motoru çalıştırmak için mazot, mazotu almak için para gerekti. Para gerekti hepimize, her şeyi kolaylaştıracak, hayatı güzelleştirecekti. Orta sınıf kaygılarımız gençlik hayallerimizi gölgeledi böylece. Tiyatrocu olmaktansa mühendis olmayı, serbest fotoğrafçılıktansa devlet memurluğunu tercih ettik. Bizim mühendis olmamız bir başkasının olamaması demekti, yarış hep sürecekti, toplum olmaktansa kalabalık olmayı da tercih eder olduk farkında olmadan. Toplumun düşen refah düzeyi, elinden alınan hakları önemli değildi bizim için, kendimizi onun bir parçası olarak görmüyorduk ki. Elbet bir gün sıyrılıp üstüne çıkacaktık hepsinin, bunu bekliyorduk, bunu hak ediyorduk… Ve bir ömür böyle geçti…
 
En baştaki paragraf Kill Bill Vol.1’de “Gelin”in kendini “Pussy Vagon”a attıktan sonra uyuşmuş bedenini harekete geçirmeye çalıştığı sahneye ait. Bir değil birkaç kuşağız Gelin gibi uyuşmuş olan. Bir kısmımız gemisini kurtardı belki ama onlar da acı gerçeği fark ettiler artık. Ne yaparsak yapalım asla toplumdan ayrı değiliz ve her adaletsizlikten, her yolsuzluktan, her ketenpereden birlikte etkileniyoruz. Yıllar yılı törpülenen, kişiliksizleştirilen ve yüzeyi pürüzsüz hale getirilen toplumsal mermerimize artık keski ve çekiçle şekil verilmeye çalışılıyor. Gelin gibi gözlerimizi açtık, bünyelerimiz öyle uyuşmuş ki ayak başparmaklarımızı kımıldatamıyoruz hâlâ. Sular her zamankinden daha tehlikeli irili ufaklı gemilerimiz için, hep birlikte yelkenlere asılacağımız, kürek çekeceğimiz büyük bir gemi inşa edememişiz.
 
Toplum olmak için gerekli farklılıklarımızın üzerine gidiliyor şimdilerde. Hatta aslında farklılık olmayan şeyler öyleymiş gibi gösteriliyor, bir insan aynı anda hem laik hem dindar olamazmış gibi. Talan artarak sürerken biz apolitik, tepkisiz, bireyci kuşak; gittiğimiz yolun yol olmadığını görebilsek de henüz mail’leri forward etmek ve facebook gruplarına üye olmak haricinde bir şey yapmıyoruz. Belki de dibe vurmayı bekliyoruz harekete geçmek için, bilmiyorum. Bildiğim aslında bir dibin olmadığı. İran, Afganistan, Malezya, Cezayir… İnsanoğlu insanlığından taviz vermeyi kabul ettikçe uyum sağlayamayacağı koşul ve düzen yok. Onurlu ve özgür yaşamanın savaşını vermek gerekiyor hayatta kalma savaşının yerine. Ve bu savaşa hemen başlamak gerekiyor, kötünün kötüsü her zaman var, bunu kabul etmekten kötüsü yok.
 
- Başparmağını oynat…
keremerol@hotmail.com