A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | İtidal ve itiraz

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/18/3065" target="_blank" class="twitter">twitter

İtidal ve itiraz


Ertan Keskinsoy

 

Sözcüklerin kendi anlamlarına dönebilmeleri için bize gereken, itiraz etmektir. Yalnızca itidal çağrılarına değil, o çağrılara yol döşeyen tüm toplumsal oluşlara.

Dachau, Almanya’nın küçük bir kasabası. Hani, tarih kitaplarına hiç geçmeyecek olan, sıradan insanların sıradan yaşamları ile dolu yüz binlerce köy, kasaba, şehir vardır ya, onlardan biri. Yarım yüzyıl öncesine kadar, tarihe anlatacak bir öyküsü yoktu. Olmamasını da tercih ederdi.

40 bin nüfuslu bu sıradan Bavyera kasabasının hemen dışındaki eski cephane fabrikası, 75 yıl önce Alman askerleri tarafından bir toplama kampına dönüştürülürken, kasaba sakinleri sıkıcı yaşamlarına renk, kasabalarına iş geldiği için sevinmişler midir, bilinmez. Öykünün sonrası malum: Dachau toplama kampı, on iki yıl içinde, çoğunluğu siyasi mahkum olan 200 bin mahkum gördü. Bu mahkumların 30 bini, hastalık, kötü beslenme gibi nedenlerden öldü.

27 Nisan 1945’te, Amerikan Ordusu’nun 42. Bölüğü kampı teslim almaya geldiğinde, kampta açlıktan ölmek üzere, çoğunluğu tifüse yakalanmış 42 bin mahkum ve 300-500 arası SS subay ve muhafızı vardı.

Amerikan askerleri, gördükleri manzaradan o kadar etkilenmişti ki, bazıları teslim olan Alman askerlerini öldürdü, bazıları da Kapoları öç almak isteyen mahkumlara teslim etti. Sayılar değişiyor, ancak bu biçimde öldürülen Alman askerlerinin sayısının 30 olduğunu söyleyen de var, 300 olduğunu söyleyen de.


Amerikan askerlerinin yaptığı ikinci iş, bu yazının asıl konusu. Dachau’yu devralan askerler, kasabanın halkını zorla toplama kampına getirir, onlara kampı gezdirir, gözlem yapmalarını sağlar. Sonra da tüm kampı günler süren bir çalışma ile temizletir. Kasabadaki herkes, ağız birliği etmişçesine, kampın içinde olup bitenlerden haberdar olmadığını söyler.

Olmayan Deve

On – on beş dakika yürüme mesafesindeki, böylesine büyük bir tesiste olup bitenlerden haberdar olmadıklarını söyleyenler, umalım ki yalan söylemiş olsunlar. Ancak, kırk bin nüfuslu bir kasabada vicdan sahibi birkaç insan çıktığını varsayarsak, bu insanların örgütlenme, olup bitene itiraz etme, karşı koyma isteklerinin aileleri, anne-babaları, kasaba halkı tarafından nasıl karşılandığını tahmin edebiliriz. İşte o karşılama komitesinin anahtar sözcüğü, dosya konumuz.

Jorge Luis Borges’in aslında ne kadar Arjantinli / yerel olduğunu betimlemek için verdiği bir örnek, Kuran’dır. Borges’e göre, Kuran’da develerden bir kez bile söz edilmemesi, onun bir Arap yapıtı olduğunun en iyi kanıtıdır. Borges, bir kavramın yokluğunun nasıl da varlığı, varlığının ise yokluğu olduğunu tanımlar. Bir kavram ile onu gündelik -ya da yüksek- yaşamın içinde tanımlamak için kullanılan sözcüğü; bağlama göre, birbirlerinin zıt anlamlarını bile taşıyabilirler. İtidal, bu bağlamda, hem yaşlı kıtanın, hem de kıtanın doğu ucu Türkiye’nin hastalıklı sosyopolitik tarihini anlatabilecek olan tek sözcük olsa gerekir. Çünkü itidal, aynı zamanda itidal olmayan her şeydir. İtidal, Almanların modernitenin geometrik düzenini insan çalıştırmayı, çalışacak hali kalmayanı da öldürmeyi optimum hale getirmek için kullanmasıdır. Yoksa Almanya’ya 1933’te tuhaf bir asit yağmuru falan yağmadı. Herkes yaşantısına devam etti. Kızgınlık biraz arttı. Arada bir münferit olaylar oldu. Toplum, yavaşça ısınan sudaki kurbağa gibi, hem yaşantısına devam etti, hem de kendi itidalini kendi sağlayacak kadar kıvama geldi. Sonrası Dachau.

İtidal, kaygan bir terimdir. Zamanın ruhuna göre neyin itidal olduğu değişir. Bizi Hrant Dink’i katleden adam ile empati kurmaya çağıran yazar, memleketteki itidal çağrılarının sözcüsü olabilir. Aynı yazar, muhbirlik görevini köşesinden başarıyla sürdürürken, ‘makul çoğunluğun’ egemenliği için elinden geleni ardına koymadığını gururla söyleyebilir. İtidal, varlığındaki yokluğu yüzünden, kaypakların sığınmayı sevdiği bir limandır.

Kristal Gece

Toplumların kurbağa gibi kaynadığı zamanlarda da itidal çağrıları, fren vazifesi görmüştür. Kim tarafından planlandığı artık herkesin malumu olan 6-7 Eylül olayları, bu konudaki sahtekarlığın en iç acıtıcı örneklerinden biridir. Gerekçe üretilir, köpekler sokaklara salınır. Amaca ulaşılınca -amacın ne olduğunu da biliyoruz, değil mi?- itidal çağrıları devreye girer, sokaklara salınmış it kopuğa evlerine dönmeleri söylenir.

6-7 Eylül, Türkiye’nin Batı’nın “teknolojisini” aldığını kanıtladığı olaylardan biridir; çünkü bir benzeri, on yedi yıl önce, Almanya’da yaşanmış, Naziler tarafından başlatılmıştır. 9-10 Kasım 1938’deki “Kristal Gece”de, infiale kapılan Almanlar, 100’e yakın Yahudi’yi öldürmüş, 1000 sinagogu yakmış, Yahudilere ait 7500 dükkanı yağmalamış, hızlarını alamayıp Yahudi evlerini, hastanelerini, mezarlıklarını tahrip etmişler. Tanıdık geliyor, değil mi? Daha da tanıdığını söyleyeyim, iki gece süren bu pogrom, zamanın Propaganda Bakanı Goebbels’in “itidal” çağrılarıyla sona ermiş. Hepsi değilse bile, birçok itidal çağrısı, gelecekteki katliamlara dönük bir enerji saklama isteğini içinde barındırır. Goebbels’in itidal çağrısı, “Siz üzerinize düşeni yaptınız, sıra bizde,” demektir: Dachau, yanı sıra Auschwitz, Sobibor, ve onlarca diğerleri.

İmtiyazsızsınıfsızkaynaşmış

Türkiye gibi “mtiyazsızsınıfsızkaynaşmışbirtoplum”da çıkıntılığın sevilmemesi doğaldır. Madem ne imtiyaz, ne sınıf, ama kaynaşma var, ortaya çıkan geometrik şekil, düz bir şey olsa gerekir. Ama asıl sorun, itidalde olduğu gibi, her tanımın ters anlamını da içinde barındırmasıdır. Bir diğer deyişle, imtiyazsızsınıfsızkaynaşmış olduğumuzu söylemek, aslında imtiyazlı birilerinin belirli bir sınıfın temsilcisi olarak tüm toplumu yönettiğini, sistemi toplumsal kaynaşmanın değil ayrışmanın yarattığını kabul etmek demektir. Böyle bir sistemde itidal çağrılarının bir diğer anlamı, geometrik düzlük yanılsamasının elden geldiğince sürmesini sağlamaktır. Yanılsama, saadet zinciri gibidir. Alttan tek tük birileri çekilse, o kadar da sallanmaz. Ancak bu sistemden çıkmak isteyen insan sayısı çoğaldıkça, tepedekilerde panik başlar. İtidal çağrıları, bir nevi siren gibidir. Sizi yolculuğunuzdan vazgeçmeye çağırır.

İtidal, ortadaki kuyuyu kapatır, yandan geçmenizi engeller. Herkesin ortadan, ortalamadan gitmesini ister. Makul olma fetişinin ikiz kardeşidir. Aynı eller tarafından kudurtulmuş kitlelerin yatıştırıcısı, “itiraz”ın ise azılı düşmanıdır.


İtidal, Arapça ‘adl’den gelir. Adl, adalet, adil, adliye gibi sözcüklerin de kökenidir. Adalet, İttihat ve Terakki zamanlarında Fransız Devrimi üçlüsüne zorla sokuşturulmuş bir üvey kardeştir: Özgürlük (hürriyet), eşitlik (müsavat), kardeşlik (uhuvvet). Üveydir, çünkü özgürlük, eşitlik, kardeşlik; hiyerarşik bir düzenin olmadığı, yatay eylemlerken, adaleti biri birilerine “verir” ya da “sunar”. En azından Türkiye’de her “adalet istiyoruz” çığlığının muhatabı, varlığı hiçbir sorgulanmamış olan devlet olmuştur. Oysa diğer üçünü istemeye başladığınızda, sorgulama da başlar. O zaman adl’in kardeşi itidal devreye girer.

İtiraz sözcüğünün kökeni ise ‘arz’dır. Sunma, gösterme, ortaya koyma anlamındaki “arz”. Borges’in sözlerine dönersek, madem her sözcük kendi zıddını anlamlandırabiliyor, o zaman bu karışıklığı düzeltecek bir iradi müdahale gerekir. O iradi müdahalenin adı, itirazdır. Sözcüklerin kendi anlamlarına dönebilmeleri için bize gereken, itiraz etmektir. Yalnızca itidal çağrılarına değil, o çağrılara yol döşeyen tüm toplumsal oluşlara.

Hem arz, aynı zamanda “yeryüzü”, “ülke”, “toprak” demektir. Bu yüzden, itiraz etmeden ne toprak, ne ülke, ne de gezegen hak edilir.

Yüz binlerce kişiyi katleden bir uygulamanın ilk mekânı, sistemli katliamların yapıldığı toplama kamplarından ilkine ev sahipliği yapan Dachau kasabasını bugün gezin, utancı hissedeceksiniz. Sessizlik işbirlikçilik ise; bu, işbirlikçiliğe yol açan sıradanlığın utancıdır. O kasaba var oldukça üzerinde kalması da insanlık için, bize sessizliğin yerine haykırışın, sıradanlığın yerine sıradışılığın, itidalin yerine itirazın kıymetini anımsatması için, elzemdir.

 

ertankeskinsoy@hotmail.com