A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | tahtacı köyünde hıdrellez

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/17/3147" target="_blank" class="twitter">twitter

tahtacı köyünde hıdrellez


Yenal Yergün
geçtiğimiz ay mecmuanın matbaadan gelmesini beklerken, ne zamandır merak ettiğim ama bir türlü katılıp ne menem bir şey olduğunu kendim değerlendiremediğim “hıdrellez” şenlikleri için ahırkapı’ya gitmeye niyetlenmiştim. arkadaşlarımdan biri, “hadi gel, kazdağı’na gidelim. hıdrellez görmek istiyorsan alevi köyünde gör,” teklifinde bulununca, iki kere düşünmedim.

5-6 mayıs’ta hıdrellez, hızır ve ilyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olduğu savıyla kutlanıyor. buluşup ne yapmışlar bu hazretler? bir rivayete göre birbirlerinin sakalını tıraş etmişler. bahar gelmiş ortama. ab-ı hayat içerek ölümsüz olduğuna inanılan hızır, o gün çeşitli biçimlerde kendisine ulaştırılan dilekleri gerçekleştirirmiş. içinde isteklerin yazılı olduğu kağıtları, çaputları veya bizzat isteği temsil eden maketleri bir gül ağacının dallarına bağlamak veya dibine bırakmak suretiyle yapılan bu dileme işlemi, aynı malzemeyi akan bir suya bırakmak veya dileğini içinden dillendirip o gece yakılan ateşin üstünden atlamak şeklinde de yapılıyor. dediklerine göre oluyormuş bu dilekler. göreceğiz... benimkisi yüzme biliyordur umarım. ilyas’a n’oldu derseniz, bu kutlamalarda isim ortağı olmasına rağmen, biraz hızır’ın gölgesinde kalmış ne yazık ki. her yıl buluştuklarına göre o da ölümsüz ama, dileklerle pek işi yok. nasıl hızır karada zor durumda olanların imdadına yetişiyorsa, ilyas da denizdekilerin yardımına koşuyor. seyir halindeyken bir denizcinin karaya çıkıp bir gül ağacı arayacağını ya da ne bileyim güvertede ateş yakmaya falan kalkışacağını sanmam zaten.

kutlamalar başladıktan epey sonra, ancak geceyarısına doğru varabildik kazdağı’nın eteklerindeki mehmetalan köyüne. köy boş. herkes köprü yanında ateşini yakmış, eğlence gırla. hemen çantalarımızı kalacağımız evin kapısına bırakıp muhtar/bakkalın gösterdiği tarafa seğirttik. şarap, şarkılar, türküler, ateş başı hikayeleri derken yol yorgunluğu falan kalmadı. daha ilk andan itibaren, mehmetalan’da tanışacağım herkesin “gerçek” insanlar olduğunu, burada samimiyetsizliğe, gösterişe ve önyargılara yer olmadığını anlamıştım. “ateşte odun varken çakmakla sigara yakılmaz.” sabaha doğru, çığlık atmaktan hançereleri şişmiş köyün gençleri de artık su motorundan yapılma “pat-pat”ların servisiyle evlerine yollanınca, biz de kalkıp konuk olacağımız emir abinin evinin yolunu tuttuk bu hızlı girişin ardından.

bu köyde ve çevredeki dokuz köyde daha yaşayanlar tahtacılar diye adlandırılıyor, emir abinin dediğine göre (sonra internetten baktım, öyleymiş gerçekten). yavuz sultan selim’in zulmünden dağlara kaçan, o zamanlar “ağaçeri” diye bilinen alevi türkmenler aslen. sadece kazdağı’nın değil, toroslar’ın da eteklerine dağılmış tahtacılar. diğer alevilerden biraz daha farklı âdet ve ibadetleri var. “mesela: düğün evine "alemir" adını verdikleri kırmızı, sarı, yeşil, turuncu, mavi, beyaz renklerden oluşan bir bayrak asılır. ... abdal musa cemi tanımazlar. cuma akşamı dedikleri, perşembe akşamı yapılan ve daha çok gençlerin öğretilmesine yönelik, başka bir cem yaparlar. bu cemde kurban yoktur. semah öğretilir, düvazimamlar öğretilir, yani bir cem için ne önemliyse bu "cuma akşamı" cemlerinde öğretilir...” i

yerleşik düzene cumhuriyet yıllarında geçmeye başlıyor tahtacılar. o zamana kadar sadece orman işleriyle uğraşıp göçebe yaşıyorlarmış. hele ki alevilerin yüzyıllardır sünni fanatik müslümanların anlaşılmaz nefretine maruz kaldıkları düşünülürse (yavuz zamanında da öyleymiş, şimdi de) bu konar-göçerlik durumu keyfiyetten öte zaruret oluyor zaten. hal böyle olunca, o zamanlar dedelerin de derviş misali dolaşmaları gerekiyormuş tabii. yanlarında can yoldaşı olan rahber ile bir ocaktan diğerine dolaşır, verilen bir lokma bir hırkayı kabul eder (miktarı verene bağlı), orada hem inançlarına hem toplumsal yaşamlarına dair rituelleri icra edip (nedir? cemdir, bir törendir, yol göstericiliktir), yollarına devam ederlermiş. artık böyle bir şey yok tabii. şimdi dedeler sabit. ormancılıktan zeytinciliğe geçiş yaşanmış. laf aramızda, işliklerinde kendi ürettikleri zeytinyağı nefis. bir de “taşsın eksilmesin, artsın dökülmesin” denilen bir sofrada oturuyorsanız, yediğiniz içtiğiniz her şeyin tadı nefis.

üç gün süren şenliğin son günü, hevesle beklediğim “mezarlık pikniği” günüydü. piknik diyorum ama, bu, açık alanda bir yaygı üstünde yiyip içmeyi hep böyle adlandırmaya meyilli oluşumuzdan. yoksa mehmetalanlılar mezarlık ziyareti diyorlardır herhalde. gün, bir gece önceden kesilen kurbanın yürek, ciğer ve böbreklerinin avludaki ocakta ızgara edilip kahvaltıda yenilmesiyle başladı. bu da âdetten. sonra evin içinde bir koşturmaca, bütün köy mezarlıkta buluşacak vakitlice. yine bir gün önceden hazır edilen “üçetek”ler giyildi, yazmalar bağlandı, kuşaklar sarıldı, çoktan hazırlanmış sarmalar, dolmalar, cezve takımları alınıp mezarlık yoluna düşüldü.

tepedeki mezarlığa vardığımızda ilk yaptığımız, girişe yakın bir yerdeki köyün en köklü ailesinin büyüğüne ait mezarın başında, ailenin kadınlarının her ziyaretçiye hemen pişiriverdikleri kahveyi içmek oldu. oradan kalkıp ilerlemeye başladığımızda, ister istemez evdeyken yaptıkları uyarıyı hatırladım. “çok ikramla karşılaşacaksın. ama azar azar al ki, hiçbirini geri çevirmeyesin.” herkes kendi ailesine ait mezarların başına yaygısını yaymış, odun ateşinde cezvesini kaynatıyor. Sadece öbür uçtaki başka bir aileyi ziyarete gitmek için geçiyorsanız bile mutlaka elinize bir bardak gazoz, bir avuç kuruyemiş, bir meyve tutuşturuyorlar. aileler birbirlerini ziyaret ediyor, herkes sürekli hareket halinde. mezarları çiçeklerle beziyor, hıdrellez geleneğini ölüleriyle birlikte yaşatıyorlar. telaşa mahal yok, her mezarın başında dua etmeniz beklenmiyor. ölmüşlerin ruhuna yiyor/içiyorsunuz ikram edileni. bu yetiyor.

öyle bir kural olmasa da, doğal olarak erkekler ve kadınlar ayrı oturuyorlar biraz. muhabbetler farklı ne de olsa. misafiri olduğumuz ailenin musalla taşı başındaki meclisine yanaştım. önümde 5-6 yaşlarında bir torun, dedesinin, amcalarının, dayılarının ilgisine mazhar. “paylaşmalısın diyorlar. ver bakalım elindeki fıstıktan buradaki herkese birer tane.” sakalımı gören aile büyüğü lafı yapıştırıyor hemen: “küpeli dedeye de ver!” cevabı benden değil, o sırada ziyarete gelen bir başka ailenin büyüğünden geliyor: “sen oraya arkanı yasla da üstüne çıkma!”

hu erenler... cam cama, can cana!

not: gidecek olursanız “ben”inizi evde bırakın.
 
i “Anadolu Aleviliğinin Özünü Bozmadan Yaşatan Toplum: Tahtacılar,” Zeynel Gül.

 

yenyerg@hotmail.com