İNSAN: ÇOK DA ESKİ BİR TÜR DEĞİL HANİ


Emre Eryılmaz
Devlet yollu sanayileşme kadınlara ihtiyaç duydu ve ihtiyacını cüzi miktarda ödeme yaparak karşılamakta bir beis görmedi. Ardından Marks’ın “Düpedüz haksızlığa uğramıştır” cümlesine kadınlar “Eee! Biz orada doğduk” fikriyatı ile “kadın hak ve hareketi” kelimelerini literatüre ekledi.
 
Peki ne oldu da bu kelimelerin siyasi veya sosyal yaşamın içine işlemeden lakırdı olarak kaldığı hissi uyandırıyor. Buraya döneceğiz ama önce belirtilmesi gereken bir ön açılım yapalım; şimdi Antik Yunan efendi-köle dönemini örnekleyip, pozitivizmin burjuva ahlakına çatıp aşkın değerlerinizi bir tarafınıza sokuna değin irdeleyecek değiliz tabii.
 
Son kerte olarak Sartre’ın “İnsan alet kullanan hayvandır” sözünü örnekleyerek ilerleyelim. Öncelikle bu sözün hayvan familyamızdan insanı ayırtmadığını biliyoruz tabii. Sartre bizim kadar belgesele maruz kalsaydı demezdi bence böyle bir ayırtacı. Ne der Nietzsche “Düpedüz hayvandır”.
 
Fakat tarih içinde alet kullanmaya ve kullanımı karşılığında bir sınıfın (proletarya) içinde yer almaya başlayan kadın bir şeyi fark etti. Bu proletarya denen zümre, insan kavramlarında Marx yollu yer alıyordu ve ücretlendirilmesi en altta isimleşen insan sınıfına göre belirlenmişti. Lakin kendisi de aynı fabrikasyona emeğini verdiği halde çok daha az bir ücretlendirmeye tabii tutuluyordu. Kendisinin proletaryanın içinde dahi insan olarak betimlenmediğini, sadece etkileşimde olduğunu keşfetti. Ve etrafına bakındıkça kadın demenin insan olmadığını ama olmasının gerektiğini ve var olmayla gelen hakkını alması gerektiğine kanaat getirdi. Ve olaylar başladı…
İkinci paragrafa dönme noktamız burası olsun. Ve ikinci bir açılıma yol verelim.
 
Sigmund Freud, varsayım teorisi olan psikanalizini Ödip ile parlatarak sunuyor. (O dönem çok dikkati çekmese de çocuğun ilk kez “insan” olarak göze geldiği anda bu olaydır. Melek çocuktan tutkulu çocuk.) Dikkat çekilen asıl nokta babanın kendisine çeki düzen vermesi, ona sunulan ailesini hizaya sokması gerektiğidir. Durum “Bak arkandan ne işler dönebilir”dir. Çocuk hayatını, kadının da işini alır ha! (Hayır, Freud’a çemkirmiyoruz. Sigmund’un durumunu Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum Mozolesi olayıyla örnekleyelim. Üstat mozole geri gelsin diye İngiliz yetkilisine mektup yazar ve etkin cümle olarak “Bodrum’un mavisi onun gerçek güzelliğini ortaya çıkartacaktır, geri verin onu bize,” der. İngiliz’de mozolenin fonunu maviye boyar. Sonuçta Sigmund ömrünü İngiltere’de tamamladı.)
 
Ödip’le ilgili olarak çemkirmek istersek ki lafın geldiği noktada buna hakkımız var. Oidupus gözlerini oymuş krallığı terk etmiş kederler içinde yola düşmüştür. Yanında kızı vardır ve Oidupus’u teskin etmeye ve teselli etmeye çalışmaktadır. Hayır, bir Elektra bakışı değil. Varsaymak istediğimiz Oidupus’un hâlâ karşı cinsle münasebetini devam ettirdiğidir.
 
Gerçek ortaya çıktığında Oidupus gözlerini patlatarak kötürüm olmayı seçmiştir. Ne amaçla? Psikanalizci Freud şöyle diyecektir, “Babasının öldürmek istiyor.” Ama biz ne diyeceğiz, “Kızının gözlerini kör etmek istiyor.” Fiziki olarak değil tabii, mana anlamında kızının (yani kadının) bakışını olaydan uzaklaştırmaktadır. Gerçekleştirdiği cinayet ile kaderi silikleşir. Somut olay yalnız kalamayacağı izlenimidir. Kadın belli bir görev için var olmaktadır artık. Bu efendi iktisatının ve muktedir ahlakının kadın ve erkek ilişkisine getirdiği düzenlemedir diyelim.
Biz hazır değinmiş iken biraz daha öteye varsayalım.
 
Hikâyeye geri dönelim; bir yol inatlaşması ve baba ölür, anne intihar eder. Oidupus gerçekler karşısında annesine ait iğne ile gözlerini kör eder. Annenin iğnesi günahı yüklenmiştir. Kızı da bu mazlum adamı ömrünce koruyacaktır artık. Hikâyenin geneline baktığımızda iki erkek hareket halinde iken; iki kadının uyum durağanlığı dışına çıkmaması dikkat çekici.
 
Bir Oidupus, yani bir erkek neden böyle bir trajediye rağmen (ki buna trajedi gözlüğüyle bakmak da ayrı bir durum) hâlâ bir kadının yanında olmasını ister? Burada Sigmund’a bir doz arttırarak çemkirelim; çocuğun ya da babanın erklik taslaması birbirlerine değil, kadına yöneliktir deyiverelim. Yaptığı ve yapmakta beis görmedikleri davranışlar erk otoritesinin sarsılması durumunda dahi kadını alta almak dışına çıkmamaktadır. “Erk, kadını alta alma istencini planlayarak yapma dengesine sahiptir,” demek erki abartmaktan öteye gitmez. O, savruk bir ruh ve istenç halini; kendisine hâkim özgünlük sanısındadır.
 
Sadece baba ölmesin için söylenen bir kehanet lakırdısı sebebiyle oluşan veryansınlar. Burada durup “kehanet” imgesi için basitçe “Babaya karşı durmanın sonuçlarını bildiren ahlak kaideleri,” deyip devam edelim. Çocuklarını kurda kuşa yollayan bir çift ebeveyn. Neden? Ahlak bunu istiyor, “Ey yüce ahlak!”
 
Kanaat odur ki; bu psikanaliz insan kavramı üzerine hoş bir oyun. Gelgelelim; bir varsayım denklemi içinde insana davranış şartları koşması, insanın ya bir kurban ya da suçlu nevrozunda dönenmesine yol açmakta. Ve dönenme bittiğinde elde kalan karamsar bir hükmetme yahut hükmedilme istenci. “Batıl devlet medeniyeti” için kısa yollu bir uygulama. Fakat insan için otomat bir ömür.
 
Bu otomatlık “Düpedüz hayvandır”daki hayvanı ayrıştırmakta. Şöyle dersek; gezegen içinde ortak olan başlangıç hücresi yok sayılmakta. Efendi olanla kullanılabilir olanı dikte etmekte. Efendi soyutlaşırken tüm canlı düzeni Satürn’ün çocuğundan kalanla özleşmekte. “İnsan nedir?” sorusu “Canlı bile nedir ki artık canım?” sürecine evrilmekte.
 
Tekrar hikâye etkileşiminden devam edersek; sorun erkeğin kadını baskı altına alma istenci değil, bu istence sahip olduğunu hayal bile etmediği halde, “şatoya” giremeyecek ya da “davasını” savunamayacak K.’nın koşturmacasını örnekleyebiliriz. Erkeğe, günahkâr çocuk olan kendisini boğmasının tesellisi olarak, kadının insan sayılmamasının istencidir. O çocuğun ölümüyle kadına olan hayranlığı, sahip olma statüsüne dönüşür. Ödip’in babayı öldürme isteği değildir mevzu. Babanın ve çocuğun aynılık döngüsünde sıkışması, iç içe geçmesi ve çocuğun ölmesi, erkeğin doğmasıdır. Sahiplenilen kadının köleleşmesi ve sessizleşmesi, babanın kendi cinayet zincirini tekrar ve tekrar etmesine yol açmaktadır.
 
Bu oyun bilinç ötesi babında yazılı bir hikâye midir şüpheli tabii. Ama kullanım amacının çokluğuna bakılınca dipleşeceğine kanaat getirmek çok zor değil. Bu dibe doğru yönelimi, kullanımının ikiyüzlü bir ahlak anlayışı ile kadın ve erkek ortaklığına getirilen çıkarcı ayrıştırmadan geldiğini görmek de zor değil.
 
Bir süreç meselesi olan insan kavramı, kadın cinsinin emeğini tam anlamıyla kapsamayı başardığında eminim ki erkek cinsi de savruk kalıbından (çok da haksızlık etmeden ama arada bir sertçe söylemek gerekiyor ve söyleyelim) insan kalıbına geçmeyi başaracaktır. sefahat@hotmail.com