Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK

 
Ati ve Aşk Üçgeni – Gecenin Karanlığında – Tantana Records
 
Ati Yıldıztozu mahallemizin nev-i şahsına münhasır bireylerinden biri olarak senelerdir bir dolu konsere gelip “Bir gün ben de çalacağım burada,” dedi durdu. Hatta müzikle iştigâl ettiğini bilsek de, bir şarkı kaydedip ortaya çıkartması yılları bulduğundan yukarıdaki replik her tekrarlandığında “Hı hı,” deyip aramızda da esprisini yapmaya başladık. Gel zaman git zaman Ati dediğini yaptı. Önce Yıldıztozu ismiyle birkaç kayıt yayınladı. Ve sahne aldı kargART Salonu’nda. Sonra sesi soluğu kesildi. Karşılaştığımızda yeni şarkılardan bahsedip durdu. Ama bir türlü ortalığa çıkmadı bu kayıtlar.
 
Meğer Ati ruh üçüzlerini bekliyormuş. Geçen yılın sonundan itibaren, bu sefer Ati ve Aşk Üçgeni adıyla teker teker yayınlamaya başladı yeni şarkıları. Ve nihayet Gecenin Karanlığında albümü geldi. Ati, başarılı post-rock grubumuz Help! The Captain Threw Up’tan ve prodüktörlük yaptığı albümlerden tanıdığımız Ozan Çanak ve bu yıl sıkı bir çıkış yapan stoner, psikodelik rock üçlüsü Destroy Earth ile kendi psikodelik şarkılarını icra ederken kullandığı Durukan Betses ismiyle bildiğimiz Durukan Yaşar’dan mürekkep kadro müziklerine ruh pop diyorlar. Dinleyince ne kadar doğru bir tanım ortaya attıklarını da anlıyorsunuz. Farklı müzikal coğrafyalardan gelip psikodeliya, funk, bolca romantizm üçgeninde ortaya çıkarılan şarkılar su gibi akıyor. Ati ve Aşk Üçgeni ilk albümlerinde ne zaman darlansanız ruhunuza şifa verecek bir albümle geldiler. Dinleyip bir “oh” deyin.Sordino – Routin’
 
Tuğrul Gültepe kargART çalışanlarının değerlilerindendir. On Your Horizon ve Fineaway’in bas gitaristi olması bir tarafa, ertafınızda olmasının o hiçbir şey yapmasa bile sakinliğiyle üzerinizden yük kaldıracağını bilirsiniz. Karşılaşmak bile iyi gelir. Şimdiye kadar ortaya çıkarttığı müzik üretimlerinde hiç boşu olmaması da yaptığı her şeye ilgi duymamızın bir başka sebebidir.
 
Bu sefer Sordino adıyla geldi Tuğrul. Evde yaptığı 4 kayıttan oluşan EP’si Routin’,downtempo başlayıp, trip hop’u eksenine koyarak gitgide artan bir tempoya ulaşarak dans pistlerine göz kırptıktan sonra tekrar downtempo’yla çemberi tamamlıyor.Güzergâh belli, bitince baştan dinlemeye başlıyorsunuz. Remiks ile ilgilenenlere çok iyi malzeme de verir bu kayıtlar. Sordino sesi kısmak anlamına geliyor. İronik. Siz bu albümü dinlerken sesi kökleyin.

 

YAYIN

 
Süreyyya Evren’in son romanı Yakınafrika, dinamik kurgusu, çok yönlü, çok renkli başkarakteri, güncel dili ile keyifli bir okuma vaat ediyor. Dakar Canisi Boubacar Ba’nın sıradışı öyküsünü yerinde durmayan bir zaman kurgusuyla anlatan Evren’in romanını okurken bir taraftan Senegal özelinden Afrika’yı tanımak da farklı bir deneyim. Boubacar 30 yıl sonra Senegal’e döner, yeni işi sayesinde kısa sürede ülkenin jet sosyetesine girer. Zihni herkesten farklı çalışan Boubacar’ın içindeki katil ortaya çıkmakta gecikmeyecektir. Kitabı ne ara bitirdiğinizi anlamayacaksınız.
 

FİLM

 
Lars Von Trier geri döndü. Hem Cannes’a, hem de yeni filmiyle. Danimarkalı efsane yönetmenin 2015’teki 5 saatlik adıyla müsemma Nymphomaniac’tan sonra artık daha ne yapacağı konusunda ciddi merakımız vardı. Cannes’da yaptığı Hitler yorumlarından sonra festivalden aforoz edilen Trier’in bu sene yeni filminin prömiyeri için geri dönüşüne izin verildi. Öncelikle bir TV dizisi olarak planlanan The House That Jack Built, sonrasında uzun metraja dönüştürüldü. Matt Dillon ve Uma Thurman’ın başrolleri aldığı filmde gene bir değişiklik olarak bir seri katili kendi gözünden izleyeceğiz. Matt Dillon son yıllarda esamesi okunmasa da bu tip sağ gösterip sol vuran işlerde iyi performanslar verebiliyor. Bakalım Trier’in şapkasından bu kez ne çıkacak.Gus Van Sant ile Joaquin Phoenix 1995’teki To Die For’dan 23 sene sonra gene biraradalar. Van Sant’in yeni uzun metrajı Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot Sundance’te iyi eleştiriler aldı ve önümüzdeki aylarda gösterime girecek. Tekerlekli sandalyeye bağlı yaşayan karikatürist John Callahan’ın anılarından yola çıkarak kotarılan film klasik iyi-hisset filmlerinin havasını verse de ekip oldukça ilgi çekici. 21 yaşında geçirdiği kazadan sonra tekerlekli sandalyeye bağlı yaşamak zorunda kalan ve 2010 yılında da aramızdan ayrılan Callahan’ı bu aralar formunun zirvesinde olan Joaquin Phoenix canlandırıyor. Ayrıca komedi konusunda yetenekli isimler Jonah Hill ve Jack Black de var. Karikatürlerinde tabu kabul edilen konuları ele alan aykırı bir isim olan Callahan’ın hayatı bir yönüyle Harvey Pekar’ı da andırıyor. Pekar üzerine çekilen 2003 tarihli harika American Splendor’u da burada hatırlamış olalım. Van Sant’in son yıllarda işleri biraz parçalı bulutlu ama burada keyifli bir iş çıkarmışa benziyor. Gene Phoenix’in yeni işlerinden, gerilim You Were Never Really Here’a da bir şans verebilirsiniz.

DİZİ

 
Saturday Night Live (SNL) çıkışlı aktörlerin sonraki işleri genelde vakit kaybı, sulu komedilerden oluşuyor maalesef. Bunun için Chevy Chase, Adam Sandler, Rob Schneider gibi isimlerin kariyerlerine bakmak yeterli. Ama SNL’in 2000’lerdeki başarılı ekibinden, yakın dostlar Fred Armisen, Kristen Wiig ve Bill Hader’ın programdan ayrıldıktan sonra görece başarılı işlere imza attıklarını söylemek mümkün. Fred Armisen’in bu sene final yapan Portlandia’sı, Armisen ve Hader’ın kotardığı ve gerçek belgesellerle dalgasını geçen Documentary Now!, Kristen Wiig’in kalburüstü oyunculuk deneyimleri dikkate değerdi. Bill Hader ise SNL sonrası en yüksek profilli işi olan Barry ile karşımızda. Hader’ın Seinfeld’den tanıdığımız Alec Berg ile kotardığı 10 bölümlük draması kendi halinde ilgi çekici bir iş. Konu, Afganistan’dan döndükten sonra tetikçilik yapan Barry’nin artık hayatını düzene sokma isteği ve bunun için de aktörlük dersleri almaya başlaması üzerinden gelişiyor. Çeçen mafyası, Bolivya karteli, Şekspir derken iki farklı dünyada gidip gelen bir karakter görüyoruz. Daha önceleri South Park’ta da yazarlık yapmış olan Hader’ın keyifli diyaloglar ortaya çıkardığını görüyoruz. Dizinin o kadar şiddetin içindeki nahiflik tezatı da iyi tutturulmuş. Geçen senenin iyi işlerinden Get Shorty!’nin eğlenceli havası burada da hissediliyor. Dizi şimdiden 2. sezonu da aldı. Kafa dağıtmaya birebir. Leeeroy Jeenkiiins!Yılın en prestijli işlerinden biri olması beklenen ve Dan Simmons’un 2007 tarihli çok satan romanından David Kajganich tarafından uyarlanan The Terror gayet iddialı bir iş. 1845 yılında Kuzey Kutbu’na keşfe giden HMS Erebus ve HMS Terror’un karşılaştığı zorluklar ve doğaüstü olayların konu edildiği dizi Amerikan yapımı olmasına karşın usta İngiliz oyuncularla dolu. Jared Harris, Tobias Menzies, Ciarán Hinds ve Ian Hart gibi isimleri aşina gelmese bile görünce kolaylıkla hatırlayacağınız isimler bu sağlam gerilimin hakkını veriyorlar. Zor doğa şartlarını gerçekçi atmosferiyle çok iyi yansıtan yapım sıcak havalarda daha da iyi gider. Daha önce A Bigger Splash ve James Franco’lu Truth gibi gerilimlere yazdığı senaryolarla tanıdığımız Kajganich ise bu sene Suspiria ve seneye de Stephen King’in Pet Sematary’si gibi iki korkuyla daha karşımıza çıkmaya hazırlanıyor.

 

ALBÜM

 
47 yaşındaki İngiliz müzisyen Mark Pritchard ‘90’ların başlarından beri sayısız mahlasla elektroniğin her türüne dokunduğu işleriyle halihazırda saygın bir kariyere sahip. 2013’te bu mahlasların hepsini emekli ederek kendi ismiyle kariyerinde yeni bir sayfa açtı ve 2016’daki harika Under the Sun ile solo kariyerine giriş yaptı. Özellkle bu albümdeki Thom Yorke ortaklığı “Beautiful People”, Radiohead’i bile kıskandıracak güzellikteydi. Pritchard şimdi de 8 şarkılık The Four Worlds ile karşımızda. 11 dakikalık açılış şarkısı “Glasspops” dışında ritimlerin dışarıda tutulduğu, oldukça kasvetli bir ambient çalışma olan albüm, konuşma bazlı sözleri, Kid A’yi hatırlatan tekinsiz ama hipnotize edici atmosferiyle Pritchard’dan gene üst kalibrede bir iş. Pritchard’ın kariyerinin yeni sayfası çok iyi başladı. Gerisinin geleceğini biliyoruz. Takipte kalınması gereken bir isim.Normal şartlar altında Josh Rouse’un 20 senelik kariyerinde icra ettiği folk-pop işlerine burada değinmeyiz. Ama son albüm Love in the Modern Age tecrübeli müzisyenden dikkat çekici ve keyifli bir çalışma. 2000’lerin ortalarında Nashville ve Country House City Mouse gibi albümleriyle radarlarımıza girip ardından da kaybolan Rouse bu son albümünde gitarını bırakıp ucuz synth’lere yanaşmış. Kendinin de işaret ettiği The Blue Nile, The Smiths ve Leonard Cohen’in synth bazlı işlerinin tadı hemen fark ediliyor. Basit pop her an elinizde patlayabilir ama Rouse’un tecrübesi bunun altından başarıyla kalkmasını sağlamış. Albümde Cass McCombs’un 2016 tarihli başyapıtı Mangy Love’un rengini bulmak da mümkün. Rouse fena bir şarkı yazarı değil, bu yeni yolundan daha paylaşacağı güzellikler olabileceğini umuyoruz.

Amerikalı indie-pop ikilisi Wye Oak son albümleri The Louder I Call, The Faster It Runs ile olgunluk dönemlerine girdiklerini müjdeliyor. Andy Stack ve Jenn Wassner’dan oluşan grup 2007’den beri 5 tane albüm yayınladı. Özellikle 2011’deki Civilian albümü ve aynı adı taşıyan şarkı onları popülerliğe ulaştırmıştı. Halen de en ilgi çekici albümleri olma özelliğini koruyor. Grup sonrasında herhangi bir türe bağlı kalmaktan hep kaçındı. Bir önceki çalışmaları Shriek’de dönemin birçok grubu gibi gitarları synth’lerle değiştirdiler. Yeni albümleri heyecanlı deneyler yapan gençlerden orta yaş olgunluğunda, ne yaptıklarını iyi bilen bir gruba dönüştüklerinin kanıtı. Wassner ortamdaki en iyi kadın vokallerden biriyken şarkılardaki güçlü ve garip sololar da grubun yaratıcılığı konusunda gayet başarılı örnekler. Indie-pop gruplarının tekrarlara düşerek ivmeleri kaybetmeleri sıklıkla görülen bir fenomendir. Wye Oak kendini bundan sıyırabiliyor.House müziği akıllarda hâlâ genç bir müzik olarak düşünebiliriz. Ama artık 30 yaşını geçmiş bir tür olduğunu hatırlayıp yaşlandığımızı kabul etmeliyiz. Bu türün Chicago’dan çıkma öncülerinden Larry Heard, Mr. Fingers mahlasıyla tam 25 yıldan sonra yeni bir albümle çıkageldi. 1986 çıkışlı, hâlâ eskimeyen harika hiti “Can You Feel It” ile adını duyuran müzisyen, 1994’teki Back to Love’dan sonra Mr. Fingers ismiyle albüm yapmayı bırakmıştı. Yeni albümü Cerebral Hemispheres ile tarzın daha ağırbaşlı ve dinlendirici örneklerini vermeye kaldığı yerden devam ediyor. Elektronik müziğin doğal yeteneği olan zamandışılık albümde de kolayca fark ediliyor. Bu albüm kolayca ‘90’ların başında da çıkmış olabilirdi. Minimal house şarkıların yanı sıra chill-out diyebileceğimiz örnekler de mevcut. İki şarkıda Heard’ün güzel vokalini de duymak mümkün. 57 yaşındaki müzisyenin bu son derece kaliteli geri dönüşünü kutlamak lazım. Yılın en iyi albümlerinden biri.

SERGİ

 
Olgu Ülkenciler’in beşinci kişisel sergisi “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar”, adını Stefan Zweig’ın kısa denemelerinden oluşan kitabından alıyor. Sanatçı, kitabın isminden hareketle, tarihin çarkını devrimden yana döndüren mihenk taşı niteliğindeki olaylar ve karakterler üzerinden bir anlatı kuruyor. Seçtiği olay ve karakterlerle insanlık tarihine aydınlık bir pencere açan sanatçı, resimlerinde, insanlığın uzayla ilk teması ve aydınlanmanın yolunu açan Fransız Devrimi gibi olayların yanı sıra köleliğe başkaldıran Spartacus, II. Dünya Savaşı’nda ülkesini terk etmeyi reddeden ve Leningrad Senfonisini besteleyen Şostakoviç gibi tarihe yön veren karakterleri konu ediniyor. Sanatçı, genel bir pesimizmin hâkim olduğu günümüz dünyasına eleştirel bir cevap olarak, yine insanı ön plana çıkarıyor. Sergi, 8 Mayıs-9 Haziran 2018 tarihleri arasında Art On İstanbul’un Tepebaşı’ndaki mekânında görülebilir.