KOKUSU ÇIKMIŞ ŞEYLER; O ZAMAN DANS


Vedat Ozan
Östrus, memeli canlılarda döllenme/üremeyle ilgili döngüye verilen ad. Günlük hayatın içinde kullanılmıyor zira daha anlaşılır ve anlamıyla daha güçlü bağ kurulabilen kelimeleri tercih ediyoruz konuşurken. Örneğin kediler için döllenmenin en muhtemel olduğu mart ayına, yani davetkâr miyavlamaların kulak tırmaladığı zaman dilimine halk arasında “kedinin kızışma dönemi” deniliyor.
 
Dişi memeli canlıların pek çoğu bu dönemlerde belirgin sinyaller vererek aynı cinsin erkeklerine çiftleşme çağrısında bulunuyor, cevaben erkekler de bir şekilde hazır olduklarını belli ediyorlar. Bir başka deyişle, pek çok canlıda “kızışma dönemi” dışarıdan gözlenebiliyor. Gene pek çok canlıda çiftleşme sadece döllenme olasılığının yüksek olduğu bu dönemde gerçekleşiyor. Kediler herhangi bir zamanda durup dururken cinsel ilişki yaşamaya başlamıyorlar, çünkü eğer döllenme olasılığı yoksa bu kedi türü için beyhûde bir çaba. Dolayısıyla pek çok canlı için çiftleşme salt üreme amacına yönelik bir biyolojik aktivite.
 
İnsanlar (Homo sapiens) bu saydığım canlılardan farklı. Bizler saf ve katı biyolojik gereklerimizin üzerini sosyal katmanlarla sarıp sarmalamış bir türüz. Evrimsel süreç içinde koşullara uyum sağlama, genetik yatırımına kol kanat gerebilme gereği/arzusu gibi pek çok faktörden dolayı oluşturduğumuz ve görünmez kalemlerle imzaladığımız sosyal kontratlar nedeniyle eşleşmelerimiz salt üreme amacının ötesine geçiyor. “’Genetik yatırıma kol kanat germek’ ne demek?” diye düşünebilirsiniz, söyleyeyim: İnsan dışındaki başka hiçbir türün yavrusu doğduğu andan itibaren kendi hayatını idame ettirememek gibi bir kısıt yaşamıyor. Oysa insan yavrusunda bakım yoksa hayat olamıyor. Tay doğduktan sonra iki silkelenip kendi hayatına yürüyebiliyor ama aynı şey insan yavrusu için geçerli değil. Dolayısıyla türün sürekliliği için bakım, biyolojik bir gereklilik haline geliyor.
 
İnsan için kabul gören teori, “kızışma dönemi”ni dışarıdan gözlenebilir kılmaktan uzak tuttuğu, yani sakladığı yönünde. Hatta dişi bunu o kadar iyi saklıyor ki kendisi bile dönemi kolayca fark edemiyor. Bu saklamayla beraber çiftleşme salt döllenmenin sağlanabileceği dönemlere ait bir eylem olmaktan çıkıyor, zamana yayılıyor, çok eşlilikten tek eşliliğe geçişe (devamında kurumsallaşarak) sebep oluyor, “çiftler arası bağ” dediğimiz kavramı ortaya çıkartıyor ve bu bağ da yavruya gerekli olan bakımı kolaylaştırıyor. Bütün bunların toplamında da türün sürekliliği sağlanabiliyor. Antrparantez, yalnız değiliz. Bonobolar da bu açıdan bize çok benziyorlar. Üreme amacından bağımsız ve zamana yayılmış birleşmeler onlarda da var.
 
Ne var ki Brent Jordan isimli bir ademden sebep, bahsettiğim evrimsel kuralları acaba yanlış mı yorumladığımızı düşünmeye başlıyoruz. Brent kardeşimiz üniversitedeyken harçlığını çıkarmak için kucak dansı yapılan bir gece kulübünde çalışmaya başlıyor. Kucak dansı denilen şey aslında striptizin bir adım ötesi. Yani müşterilerle soyunan kadınlar arasında sahneden sebep oluşan boşluk yok; bilakis dansçı müşterinin kucağına oturup orada müzik eşliğinde performans gösteriyor ve bunun karşılığında da bahşiş alıyor. Akım, ‘70’li yılların ortalarında yaygınlaşmakta olan porno film endüstrisiyle rekabet amacıyla başlamış. Zaman içinde pek çok ülkede fuhuşla arasındaki ince (ve bazen yok olan) çizgi nedeniyle kucaktaki hareketlere veya kimin kime dokunabileceğine yasal kısıtlamalar getirilmiş, bazı ülkelerde ise kucak dansı tamamen yasaklanmış.
 
Jordan’ın kadını metalaştırmak ve cinsiyetçilik bağlamında işlevi etik açıdan tartışmalı olan bu kulüpteki görevi, kucak dansı yapan hanımefendilerin aldıkları bahşişlerin kaydını tutmak ve onların hijyenik ped veya tampon gibi ihtiyaçlarını karşılamak. Bu işi yaparken Jordan, tampon talebiyle bahşiş miktarı arasında ters bir ilişki olduğunu fark ediyor. Âdet dönemi yaşayan dansçıların bahşişleri diğerlerine göre çok daha düşük rakamlarda kalıyor. İlginç geliyor bu bağlantı tabii ve konuyu New Mexico Üniversitesi’nde asistanlığını yapmakta olduğu evrimsel psikoloji hocası Geoffrey Miller’a aktarıyor, beraberce araştırmaya karar veriyorlar.Ancak araştırma demek bütçe demek, o da Jordan ve Miller’da yok. Bu nedenle farklı bir yöntem izliyor ve gidip kucak dansı yapan kadınlarla kimlik bilgilerini anonim tutmak kaydıyla bir anlaşma yapıyorlar. Kadınlar da dışarıya kapalı olarak tasarlanmış bir internet sitesine girip döngülerini (siklus) ve gün gün aldıkları bahşişleri kaydediyorlar. Sonuçta iki aylık bir sürede 5300 kucak dansı kayda giriyor ve her dans için alınan bahşiş ile dansçıların dansların gerçekleştiği günlerde döngüsel durumları karşılaştırıldığında ortaya ilginç veriler çıkıyor (2007).
 
Dansçılar döllenme olasılıklarının en yüksek olduğu dönemde beş saatlik dans mesaisi sonunda ortalama 335 dolar bahşiş topluyorlar. Döllenme olasılığının daha düşük olduğu dönemde (luteal faz) gene beş saatlik mesai sonunda toplayabildikleri para 260 dolara düşüyor. Döllenmenin herhangi bir şekilde söz konusu olmadığı âdet döneminde ise bahşişler, gene beş saat için 185 dolarda kalıyor. Peki, nasıl oluyor da dansçılar hangi dönemde olduklarına bağlı olarak müşterilerine farklı mesajlar iletebiliyor, daha cömert davranmalarına sebep olabiliyorlar? Bunu kesin olarak bilemiyoruz. Ancak biliyoruz ki hayatı çoklu duyu deneyimleriyle yaşıyoruz. Sadece ses tonunun bile aktarılan mesajın içeriğine etkisi var. Dolayısıyla daha “istekli” olunduğuna dair mesajlar müşteriye; müziğe uygun gerçekleştirilen vücut hareketlerindeki değişim (görsellik), kucakta temas sağlamadaki değişim (dokunma), sözel mesaj aktarımında kullanılan ses tonu (işitme) ve elbette vücuttan aktarılan kokuyla (koklama) verilmiş olabilir.
 
Elbette salt yöntemsel olarak dahi bu araştırmaya yönelik pek çok eleştiri yapılabilir. Mesela deney süresi olarak belirlenen iki ay (iki döngü), aslında çok kısa bir süre. O günlerde kulübün bulunduğu mahalde erkek müşterilerin sayısını arttıracak bir maç olabilir, konser olabilir ve bu da sonucu dolaysız olarak etkileyebilir. İki aylık süre içinde gün be gün kulübe giren toplam müşteri sayısındaki değişimler gözlenmiş ve kaydedilmiş değil çünkü.
 
Ancak ne olursa olsun, bu araştırma aslında çok önemli bir şey anlatıyor: Bilim, doğası gereği kuşkucu olmak zorunda. Hiçbir konuda nedenlerini tam anlamadan ve somut kanıtlara dayandırmadan değişmez doğrulardan bahsetmek mümkün değil. vedato@yahoo.com