SIKINTI


Nazlı Kalkan
“Çünkü hakkımda acı şeyler yazıyor, gençliğimde işlediğim günahları bana miras veriyorsun.”(*)
 
Her şey olup bitmişti. Geniş bir arazide yüzlerce hatta binlerce insan, kadın, çocuk, yaşlı, adam... Alacakaranlıkta yere serdikleri örtülerin üzerinde çaresizce oturmuş bekliyorlardı. Beklemekten kimsenin hiçbir şey yapmaya hali kalmamıştı. Bu yüzden kimse yerinden kalkamıyordu. Genç adam dayanamadı. Bacaklarında kalmış son enerjisiyle yerinden doğruldu. Arazinin sağında duran terk edilmiş fabrikaya doğru yürüdü. Fabrikanın büyük, ağır ve paslı kapısını itti. Kapıdan içeriye doğru yürüdü. Bir hayli yaşlı bir adamın taştan yapılmış bir koltukta oturmuş ağır ağır sigara içtiğini gördü.
 
Yaşlı adam taştan koltuğun üzerinde bir biblo gibi duruyordu. Genç adam yaşlı adamı yakından görmek istedi. Ona doğru yürürken dışarıdaki insanların üzerinden eserek gelen ağır ve kasvetli rüzgâr fabrikanın büyük, ağır ve paslı kapısını büyük bir gürültüyle kapatmıştı.
 
Yaşlı adam, “Ben de senin kim olduğunu merak ediyordum,” dedi. Genç adam etrafına bir süre bakındıktan sonra yaşlı adamın hâlâ kendisinden bir cevap beklediğini fark etti. “Ben Atheus’um efendim,” dedi.Genç adam adını söylerken yaşlı adam kendi kendine düşünmeye daldı. Bir müddet sonra “Sen Atheus olamazsın,” dedi. “Atheus 1500 yıl önce yaşadı ve bitti. Şimdi ise halen bitmeyen lanetini çekiyor. Başka bir Atheus olamaz.”Bir anlığına kimliğinden şüpheye düşen genç adam tüm mecalini toplayarak: “Fakat ben Atheus’um efendim. Çocukluğumdan beri adım bu,” diye ısrar etti. Yaşlı adam “O halde nasılsın?” diye sordu. Atheus yaşlı adamın konuyla ilgisiz görünen sorusunu cevapladı: “Genellikle kendimi pek iyi hissetmem efendim. Fakat yine de iyi ve dengedeymişim gibi görünebilmeyi beceriyorum. Bu bazen beni mahvediyor.” “Güzel,” dedi yaşlı adam “o halde sana Atheus'u anlatabilirim.”
 
“Ayaklarımı tomruğa vuruyor, yollarımı gözetliyor, izimi sürüyorsun.” (*)
 
“Atheus işlediği bir suçtan dolayı ömrü boyunca can sıkıntısı çekmekle lanetlenmiş biriydi,”diyen yaşlı adamın sözünü genç adamın şaşkınlığı bozdu: “Can sıkıntısı mı? Can sıkıntısı mı dediniz efendim? Bir kartal gelip ciğerini parçalamadı mı? Her gün etinden et koparılmadı mı? Veyahut baş aşağı bir vaziyette susuzluktan ölmek üzereyken suyun üzerinde sarkıtılmadı mı? Sadece bir can sıkıntısı mı?”
 
Yaşlı adam bu gereksiz heyecan karşısında soğukkanlılığını bozmadan, genç Atheus'un yüzüne baktı: “Ciğeri bir kartal tarafından sonsuza kadar yenen adam da; suyun üzerinde başaşağı sarkıtılarak suyu içemeyen adam da ve her seferinde çektiği ıstırabına yeniden dirilen adam da sonsuz bir işkencenin pençesinde olduklarının farkında değillerdi ki; onlara göre bunların hepsi günlük hayatlarının bir parçasıydı. Normal bir şekilde yaşadıklarını zannediyorlardı. Tıpkı Atheus’un can sıkıntısı gibi... Fakat artık katlanamadığın bir yer vardır. Orada bir şeylerin artık normal olmadığını, birileri tarafından lanetlendiğini düşünürsün. Atheus da hayatının bu bitmeyen sıkıntı ile örülmüş lanetini böyle bir anda fark etmeyi başarmıştı.
 
Bir gün göğsü sıkıntıdan bunaldığında onu bir hançerle yarmak istemişti. Hançeri tam da göğsüne değdirip kanattığında, can sıkıntısının unutturduğu bedeninin varlığını hançerin kestiği göğsünün acısından hatırladı. Buradan akan bir damla kanından kendi hakikatini seyretti. Göğsünden damlayan kanına işaret parmağını değdirdiği anda parmağı muazzam bir uğultunun içine gömüldü. Sanki dünyanın bütün karanlığı, sıkıntı ve derdi o bir damla kanın içinde toplanmıştı. Bu peşini bırakmayan lanet her ne ise kanında dolaşıyor olmalıydı. Bakıldığında pürüzsüz ten rengi ve derisinden bütün halinde görünen Atheus; kimseye anlatamadığı bu derdi yüzünden parçalarına ayrılmıştı.
 
Hiç kimseye anlatılamayacak derdin ne olduğunu bilir misin? Eğer kimse tarafından anlaşılamayacak bir derdi birisine anlatmaya çalışırsan, seni anlamaz. Anlamazsa ayıplar. Ayıplarsa suçlar. Herkes bilir ki ancak suçlu bir insanın kimseye anlatılamayacak bir derdi olur. Nihayetinde Atheus da ne olduğunu bilmediği için kimseye anlatamadığı bu derdi yüzünden suçlu hissediyordu artık. Atheus’unki gibi bir suçluluk hissetmiş olmak için çok büyük bir hata yapmış olmalıydı. Laneti ömrü boyunca üzerinden gitmeyecek olan bir hata... O, bu dünya üzerinde yer kaplamayı bile hak etmiyordu. Her nerede olursa olsun orada hiç yaşamamış gibi yapmalıydı. Bu yüzden ardında hiçbir iz bırakmamalıydı. Modern bir çağda yaşamış olsaydı mesela; hiç para kazanmamalı ya da harcamamalıydı. Eski zamanlarda olsa hiç savaşmamalı, kazanmamalı ya da kaybetmemeliydi. Aslına bakılırsa hayatına hiç kimse girmemeliydi. Hatta hiç kimse ile selamlaşmamalıydı. Yaşadığı kimse tarafından bilinmemeliydi Atheus’un. Zira o bu dünyaya verilmiş bir eziyet, koca bir fazlalıktan başka hiçbir şey değildi. Tam da bir günahkâr gibi!”
 
“Oysa insan telef olmuş, çürük bir şey. Güve yemiş giysi gibidir.” (*)
 
“Suçu neydi bilmiyorum. O da bilmiyordu. Atheus, hayatı boyunca ne olduğunu bilmediği bir hatanın suçluluğu altında ezildi. Her suçlunun hak ettiği gibi hayatı boyunca her an başına gelecek olan cezasını korku içinde bekledi. Kanındaki uğultunun nedeni de an be an süren bu korkulu bekleyişti. Fakat asıl lanet bu korkulu bekleyişle süren ömürle son bulmamıştı. Asıl laneti öldükten sonra öğrendiği gerçekle başladı Atheus’un. Bütün ömrünü başına gelecek olan bir felaket ve ceza günü için hazırda beklemekle geçirirken asıl cezasının her şeyi yolunda giden hayatı boyunca hiçbir zaman gelmeyecek olan cezasını beklemenin kendisi olduğunu öğrendi.Ömür boyu süren üstelik beyhude bir korkulu bekleyiş… Boşu boşuna gitmiş bir ömür... Kâinat tarafından kandırılmak... Bu durumun pişmanlığı sonsuza kadar Atheus’la birlikte kahır içinde olmaya yeter.”
 
Genç Atheus’un yaşlı adama soru soracak hali kalmamıştı. Sorsa da yaşlı adam bu seferlik sözünü bitirmişti. Artık ona cevap veremezdi. Genç Atheus, rüzgârın örttüğü büyük, ağır ve paslı kapıyı açmaya çalışırken, fabrika atıklarının olduğu pis suyun üzerine camdan giren beyaz bir martı kondu. Buradaki manzara ile alakasız bir biçimde bu pis ve zehirli suyla bacaklarını, kanatlarını ve gagasını yıkadı. Buradaki karanlığın aksine sanki yemyeşil bir gölette duş alır gibi keyif içinde yıkandı.
 
Keyif içinde yıkandı, zira şimdiye kadar bu sudan başka bir su görmediği için, yemyeşil bir gölette yıkanmanın ne olduğunu bilmiyordu. 

(*) İncil, Bölüm 13. Eyüp. 26, 27, 28.

nazlikalkan8@gmail.com