24 Ayar Altın Gün


Tayfun Polat

Bu sefer Hollanda’dan geldi bizim türküler. Altın Gün, irili ufaklı Avrupa festivallerinin sahnesinde büyüttüğü namını geçen ay Seattle çıkışlı ünlü radyo kanalı KEXP için gerçekleştirdikleri performansla iyice parlattıktan sonra ilk albümleri On’u da gün yüzüne çıkarttı. Birkaç hafta önce İstanbul’a da gelen ve psychedelic funk tufanını Babylon sahnesine taşıyan ekibin canlı performanslarından herhangi birini izlemek yeterli aslında niye bu kadar sükse yaptıklarını anlamak için. Şimdi elimizde çok iyi bir albüm de var. Evet, konumuz Altın Gün. Ama önce psy-funk hadisesi nasıl geri döndü ve dünya nasıl ve neden yeniden uyandı onu bir anlayalım.

Bizim buralarda konu Selda Bağcan, Gaye Su Akyol, Mustafa Özkent, BaBa ZuLa gibi isimlerin yurtdışı başarıları minvalinde milli duygularla takip ediliyor olsa da, geçtiğimiz 10 yılda artan bir ivme ile ve son birkaç yıldır zirve yapmış bir halde, tüm dünyanın ‘70’lerin psikodelik funk dalgasıyla kendinden geçtiğini söylemek abartı olmayacak. Özellikle YouTube kullanımının artışı ve mecranın yeni müzikler keşfetmek, dinlemek için gayya kuyusu bir içerik sağlamasıyla paralel bir ilgiden bahsetmek de yanlış olmayacak. Plak arşivlerinin firmalar ya da bireysel koleksiyonerler tarafından YouTube’e yüklenmeye başlamasıyla ilk başta hemen anlaşılmayan, ancak geldiğimiz noktada bariz olarak ortaya konan bir durum var. ‘60’ların sonundan ‘80’lerin başına kadar tüm dünya topluca asit almış. Ortaya çıkan müziklerin ben başka bir izahını bulamıyorum. Son iki yılımı YouTube arkeolojisiyle geçirdim. Ve kendimi alamıyorum. Endonezya’dan Meksika’ya, Arap ve Acem ülkelerinden Afrika’nın çöllerine, ormanlarına, İskandinavya’dan Japonya’ya, Akdeniz havzasından Moğolistan’a, tüm Doğu Blok’undan Brezilya’ya, tabii ki işin orijini Amerika’dan Avustralya’ya, Karayiplerden İsrail’e, her yerde, ama gerçekten her yerde akıllara ziyan albümler, 45’likler kaydedilmiş. Hepsi funk, groovy, psikodelik unsurlarla kendi yöresel tınılarını birleştirmişler. Ve bunlar artık yeniden gün yüzüne çıkıyor. Sadece gün yüzüne de çıkmıyorlar, yeniden basılıyorlar. İşte bu noktada bizde duruma henüz uyanılmamış olduğu saptaması yapılabilir. Çünkü biz daha bahsettiğim dönemde bizim buralarda neler neler olmuş farkında değiliz.
 
Biz farkında olmayabiliriz ama özellikle Avrupalı plak firmaları Anadolu’dan çıkan, Turkish funk, Anadolu funk, Anadolu pop, psikodelik Anadolu... (artık adına ne derseniz deyin) müziklere karşı gayet ciddi düşünüyorlar. Peş peşe albümler, toplamalar basılıyor (TRT Ara Müzikleri bile basıldı, ben size öyle diyeyim). İyi ki de basılıyor. Yoksa Ersen ve Godoşlar esprileri yapmaya devam edecek, Alpay’ın akıllara ziyan groovy şarkılarından, Fikret Kızılok’un nasıl funk çaldığından, Arif Sağ’ın funky bağlamasından, Kardaşlar’dan, Kaygısızlar’dan, Ferdi Özbeğen’in ilk dönem caz şarkılarından bihaber kalacaktık (Aslında bu kısım sayfalarca uzar. Ama merakınızı celbettiyse bunlara bir bakın derim).
 
Gaye Su Akyol’un Avrupa’da niye bu kadar sevildiğini anlamaya buralardan başlayabiliriz sonuçta. Ya da Todd Terje gibi mühim bir DJ niye Neşe Karaböcek şarkısı edit’liyor? (Parçanın orijinali İranlı Googoosh'un bu arada.) King Gizzard’a “Anadolu ezgilerini çalıp bu kadar popüler oldular,” demeden önce niyesini bilmek isteyenleri de buralara alalım. Sadece Anadolu da değil elbet, Almanya’da Fairuz sevdalısı Oum Shatt diye bir grup niye çıkıyor, Amerika’nın göbeğinde Khruangbin niye böyle bir ivme yakalıyor, İsrail’den Kutiman, Ouzo Bazooka gibi isimler niye çıkıyor... vs vs. Tüm dünya ‘70’lerin psy-funk’ını yeniden fark etti. Nokta.
 
Artık gelelim yazının diğer öznesi Altın Gün’e. Böyle bir grubun ortaya çıkışının ve gördüğü ilginin zamanlamasını biraz anlatabildim sanırım. Ama onların hikâyesi birazcık farklı. Jacoo Gardner ile konser vermek üzere İstanbul’a gelen bas gitarist Jasper Verhulst, Barış Manço, Selda Bağcan, Erkin Koray gibi isimlerin ‘70’lerde yaptığı kayıtlarla büyüleniyor. Grup arkadaşları Ben Rider (gitar) ve Nic Mauskovic’i (davul) bu sound’u diriltmek üzere ikna ediyor. Amsterdam’a geri döndüklerinde sosyal medya üzerinden iki Türk müzisyen aramaya başlıyorlar. Ve Merve Daşdemir (vokal) ile Erdinç Yıldız Ecevit (vokal, saz, tuşlular) gruba dahil oluyor. Perküsyonlarıyla Gino Groeneveld’in de aralarına katılmasıyla Altın Gün son halini alıyor.
Altın Gün’ün ilk duyuşta dikkat çeken farkı,yepyeni hale getirmek üzere seçtikleri eserler. On albümü Neşet Ertaş’tan bildiğimiz Kırşehir türküsü “Tatlı Dile Güler Yüze” ile başlıyor. Bu arada Neşet Ertaş yukarıda bahsi geçen üç isimden çok daha fazla esin vermiş gruba. Ki ikinci sırada yine Neşet Ertaş’tan bildiğimiz “Kırşehir’in Gülleri” var. Ardından Orhan Gencebay, Selda Bağcan, Erkin Koray, Muhlis Akarsu versiyonlarını bildiğimiz Sivas türküsü “Goca Dünya” geliyor. Sonra Eskişehir’e yollanıp “Halkalı Şeker” türküsünü dinliyoruz. Derken Güney Doğu’ya inip Şivan Perwer’in “Caney”ini dinliyoruz, tabii ki Türkçe versiyonunu. Sonra tekrar Kırşehir ve Neşet Ertaş ile özdeşleşmiş bir bozlak, “Şad Olup Gülmedim” ile albümde temponun düştüğü tek türküye geçiyoruz. Ardından Erkin Koray’ın versiyonuyla ezberlediğimiz Ürgüp yöresinden “Cemalım” geliyor ki psikodeliyanın zirvesi. İç Anadolu’dan devam ederek Kırşehir’e geri dönüyoruz sonra, “Çiçekler Ekiliyor”, yine Neşet Ertaş’tan bildiğimiz bir türkü. Sonra “İki de bacı yanyana, girsem aralarına” sözleriyle Anadolu’nun en seksi türkülerinden Sivas yöresine ait “Kaymakamın Kızları” ile yüksek tempo devam ediyor. Albümün 10. türküsü Ankara’dan hemen hepimizin bildiği “Şeker Oğlan”. Altın Gün’ün farkını en belli ettiği kayıt da bu, bambaşka bir düzenleme.
 
Psy-funk’ın iyisi bas gitaristle ayrılıyor. Verhulst’un groove’u Ahmet Güvenç, Merih Dumlu, Seyhan Karabay, Taner Öngür, Özkan Uğur, İsmail Soyberk gibi bahsettiğim dönemde memleketten çıkan mühim basçıları hiç aratmadığı gibi seçtiği tonlar ve vurgularla güncel sound’lara alışmış kulakları da doğrudan yakalıyor. Bir diğer fark yaratan unsur da grubun sound’una buraların havasını katan Erdinç Yıldız Ecevit’in saz ve tuşluları kullanımı. Çoğunluğunu Angara havası diye bildiğimiz ve elektro saz yüzünden çoğumuzun tahammül edemediği türkülerin böyle psikodelik tınlaması onun mahareti. Sazını kullanmıyorsa klavyelerinin pitch’i ile makama buladığı ya da atmosferi derinleştirdiği notaları var. Merve Daşdemir ve yine Ecevit’in vokallerinin de altını çizmek gerekir. Sözleri salt anlamları ve duygularıyla değil sound’a hizmet etmek için de çalışılmış vurgularla okuyorlar. Grubun kalanı ise dört dörtlük bir görev dağılımıyla saat gibi çalıyor. Düzenlemelere çok kafa yordukları ve çok çok çok çalıştıkları belli. Saat gibi sekmeden çalıp bu kadar sağlam bir groove’a sahip olmak da çalışarak mümkün elbet. Bunu canlı performansları ortaya koyuyor zaten.Şu sıralar bağımsız bir grubun başına gelebilecek en prestijli olaylardan biri herhalde KEXP için bir performans videosu kaydetmektir. Yani bunun için seçilmek. Altın Gün ile KEXP session’larından birinde yer alan ilk Türk’lerin de Merve Daşdemir ve Erdinç Yıldız Ecevit olduğunu da belirtmek isterim.
 
Velhasıl, Altın Gün bu memlekette çoğunluğun farkına varamadığı müzikal bir mirası günümüze layıkıyla taşıyan, şu sıralar dinleyebileceğiniz en heyecan verici, en iyi müzikal seçeneklerin başında geliyor. Sakın ıskalamayın. tayfunpolat@hotmail.com