Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK


Bilal Karaman – Manouche A La Turca
 
Bilal Karaman’ın üçüncü albümü Manouche A La Turca tam da kendisinden beklenen bir albüm aslında. Hatta şimdiye kadar niye bir gypsy swing albümü çıkartmadığı merak konusu. Çünkü uzun zamandır çaldığı ve ismiyle özdeşleşmiş bir tür manouche. Sahnede tek gitarıyla bile orkestraya dönüşen, türden türe kusursuzca dolaşan bir gitarist Bilal. Ama manouche çalışı bambaşka. Manouche A La Turca gecikmiş bir vuslat bu anlamda.
 
12 parçanın yer aldığı albümün bir bölümünü “Nihavend Longa”, “Bekledim de Gelmedin”, “Nikriz Longa”, “Darıldın mı Cicim Bana” gibi klasik Türk melodi ve şarkılarının manouche düzenlemeleri oluşturuyor. Bilal Karaman’a kontrbasta Baran Say’ın ve konuk olarak bazı şarkılarda klarinette Göksun Çavdar, kemanda Pierre Blanchard, kemanda Hüseyin Kemancı’nın eşlik ettiği albümde tüm icralar dört dörtlük. Manouche ve Türk müziğini böyle buluşturup böyle çalmak mutlaka yurt dışında da karşılığını bulacaktır. Biz -kulak doygunluğumuzdan olsa gerek- bilinen eserlerden çok Bilal’in kendi beste ve düzenlemelerine tutulduk. Albümün esas cevherleri onlar.
TSU! – Live in Tokyo – Record Store Journal
 
James Hakan Dedeoğlu’nun solo projesi TSU!’nun geçen yıl Ocak ayında Tokyo’da verdiği konser kayıtları plak olarak basıldı. TSU!’nun toplamda dördüncü, plak formatında ise üçüncü albümü olan Live in Tokyo’nun bir diğer önemli özelliği ise, ‘70’lerde folk rock albümleriyle başladığı kariyerinin zirvesini Asian Lounge albümleriyle sürdüren ve prodüktörlük yaptığı albümlerle J-Pop müziğinin imza isimlerinden biri olan Makoto Kubota’nın kayıt ve miksleri yapmış olması.
 
TSU!’nun müziğiyle tanışmamış olanlara kısaca bahsetmek gerekirse, tek bir gitarla, enstrümantal akustik folk yapıyor Hakan. Ancak bestelerinin dinginliği dinlerken yoğun psikodelik etkiler getiriyor yanında. Albümdeki kayıtların icradaki ağırbaşlı yetkinliğine kapılırken, kaydın ve miksin başarısıyla atmosfere doğrudan giriyorsunuz. Sanki o gün Tokyo’daki Saravah isimli mekândaymışsınız. Çok iyi bir konser albümü.
 


YAYIN

 

Çizgi roman dünyasının iki devi Neil Gaiman ve Dave McKean’in birlikte ürettikleri pek çok şaheserden biri olan Siyah Orkide İthaki Yayınları tarafından basıldı. Amerikan Tanrıları, Yokyer, Koralin gibi romanları ve efsanevi Sandman serisiyle Nebula, Hugo, Bram Stoker gibi prestijli ödüllerin koleksiyoneri Neil Gaiman ve Batman serisinin en müstesna parçalarından Arkham Asylum: A Serious House on Serious Earth, kendi yazıp çizdiği Cages serisi ve Sandman gibi eserleri görelleştirerek adını belirginleştiren çizgi roman sanatçısı, illüstratör, fotoğrafçı, film yapımcısı, müzisyen Dave McKean’in, ilk olarak 1988’de yayımlanmaya başlayan Siyah Orkide mini serisi, daha önce yayımlanmamış skeçler ve Gaiman’ın ilk taslaklarıyla okura sunuluyor. “Bahçe burası, yeşil ve huzurlu. / Bir yerlerde bir uğultu. / Birisi yanmış. / Yok olmuş birisi.” Bilinmeyen bir şirketin toplantı odasında bir süper kahraman kafasından vurulur. Bedenini ateşler yutar, katili ise elini kolunu sallayarak uzaklaşır. Hikâye böyle başlıyor.
 


FİLM

 

2003’te The Return ile uluslararası görünürlüğe ulaşan Alexander Zvyagintsev’in son filmi Nelyubov (“Sevgisiz” olarak çevrilmiş) Türkiye’de de gösterime girdi. 2014’te pekiyi alan Leviathan’dan sonra geçen sene Cannes’da Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen filmde Zvyagintsev kamerasını bu kez modern şehir hayatının getirdiği iletişimsizlik, sevgisizlik ve bencilliğe çeviriyor. Birbirinden nefret etme noktasına gelmiş, boşanma arifesindeki bir çiftin tek oğullarının kaybolmasını konu alan yapım, devlet hizmetleri yerine STK ve gönüllü grupların çabalarını da konu alırken, arka plana Ukrayna savaşını da yerleştiriyor. Filmin oldukça depresif olduğunu belirtmeli. Ama yarattığı ortamın bize hiç yabancı gelmediğini ve gayet evrensel olduğunu da söylemeliyiz. Tabii Zvyagintsev ile en başından beri beraber çalışan sinematograficisi Mikhail Krichman’ın gene harika iş çıkardığını eklemeli. Kolay bir film değil, ferah kafada izlemeli.
Netflix 2018’de 80 civarı yeni film yayınlayacağını duyurmuştu ve bunlar yavaş yavaş düşmeye başladı. Mute, Duncan Jones’un (David Bowie’nin oğlu olduğunu hatırlatmalı mı?) yönetmen koltuğunda olduğu bir bilim kurgu. Jones, kariyerine 2009’daki harika Moon ile başlamıştı. Ardından gelen Source Code da fena değildi ama bir önceki filmi Warcraft bir çuvallama olarak görüldü. Moon’un mertebesine ulaşamadılar. Mute bu laneti kırma yolunda iddialı. İngiliz-Alman ortak yapımı filmde günümüzden 40 yıl sonrasında kayıp kız arkadaşını arayan dilsiz bir barmenin hikâyesini izleyeceğiz. Jones’un Moon’un “ruhani” devamı olarak niteledği film için Blade Runner benzetmeleri de yapılıyor. Başrollerde ise Alexander Skarsgård, Paul Rudd ve garip peruğuyla Justin Theroux var. Müziklerini de yetenekli Clint Mansell kotarmış. Netflix’in ciddiye alınır bir sinema kaynağı olmak için çalışması lazım. 23 Şubat’ta düşecek olan Mute bu yolda iyi bir örnek olabilir. 

DİZİ

Amerika’nın özellikle ‘90’lardaki suç dosyasına bakış atan işler son yıllarda revaçta. O.J. Simpson davası, Unabomber’ın yakalanması, Versace ve Menendez cinayetleri, 1992 Los Angeles olayları son yıllarda hep yer buldular televizyonda. Waco Ablukası daha önce birçok belgeselde değinilmiş, en çarpıcı olanlardan biri. David Koresh önderliğindeki bir tarikatla FBI’ın 1993’te 51 gün süren mücadelesi halihazırda müthiş bir senaryo. Korku filmleriyle tanınan John Erick ve Drew Dowdle kardeşlerin Paramount için kotardığı 6 bölümlük mini-seri Waco muazzam kadrosuyla bu trajediyi konu alıyor. Koresh rolünde daha önce pek de başarılı olmayan True Detective’in 2. sezonunda dikkatimizi çeken Taylor Kitsch ve FBI arabulucusu rolünde pek takdir ettiğimiz Michael Shannon var. Bu ikili yeterince ağız sulandırırken Shea Whigham, John Leguizamo, Paul Sparks, Andrea Riseborough gibi usta oyuncular da kadroyu yüceltiyor. Dizi özellikle Koresh’i yansıtma şekliyle biraz eleştiriler alsa da bu kadro ve bu çarpıcı olay Waco’yu izlenir kılmaya yetiyor.
Alex Gibney’i Steve Jobs, Scientology, Lance Armstrong gibi şaibeli figür ve organizasyonlar üzerine yaptığı belgesellerle tanıyoruz ve seviyoruz. Gibney’nin yeni projesi Dirty Money onun en tutkulu işi desek yalan olmaz. 6 bölümlük bir Netflix işi olarak sunulan yapımda Gibney, kapitalist dünyadaki büyük yolsuzlukları mercek altına alıyor. Volkswagen skandalı, ilaç devi Valeant, HSBC’nin kartellerle ilişkisi ve tabii Trump’ın geçmişi nasibini alıyor. Tarz olarak bir dönemin önemli yapımı Corporation’ı andırıyor. Alex Gibney, belgesellerini geniş çevrelere anlatmayı iyi başaran bir isim. Büyük şirketlerin çalışma şekillerine, kapitalizm suçlarına yabancı değiliz tabii ama gene de oldukça çarpıcı bir seri olduğunu söylemeli. Kaçırmayın.
Emekli olmuş birine göre (!) Steven Soderbergh’in oldukça çalışkan olduğunu söyleyebiliriz. Şaka bir yana 2013’te aldığı yönetmenliğe ara verme kararı çok da uzun soluklu olmadı. Ama son yıllardaki filmlerinin de çok üst seviyede olduğunu söylemek kolay değil. Side Effects, Logan Lucky, Behind the Candelabra gibi işleri kötü değillerdi ama çok da formda olduğunu söylemek zor. Soderbergh dikkatini dizilere yönelttiğinde ise ortaya iyi işler çıkıyor. 2014’teki iki sezonluk The Knick hak ettiği saygıyı görmediğine inandığımız oldukça başarılı bir işti. Mosaic de gene oldukça üst kalite bir yapım. Aslen bir akıllı telefon uygulaması olarak kotarılan yapım, izleyicinin interaktif olarak katılabildiği, farklı karakterlerin gözünden olayları izleme ve doküman inceleme gibi özellikleriyle ilgi çekiciydi. Şimdi normal format dizi hali de elimizde. Sharon Stone’un canlandırdığı ünlü bir çocuk kitabı yazarının kayboluşu üzerine gelişen dizi, biraz Nordic noir biraz pembe dizi kıvamında ama Soderbergh’in ilgi çekici hareketli kamerasıyla dikkate değer bir yapım. Henüz 55 yaşındaki Soderbergh’in televizyon macerası iyi gidiyor. Gerisi de geliyor. Onlardan da önümüzdeki sayılarda bahsederiz.
 


ALBÜM

 

Calexico kadar güvenilir grup az bulunur. 20 yılı aşan kariyerlerinde düzenli albüm yapıp hepsini de belli bir kalitenin üzerinde tutabilmek herkesin harcı değil. Grubun 10. stüdyo albümü adeta bir gençlik aşısı. Ortalığa çıktığından beri ne kadar indie türünde olarak değerlendirilse de 2000’lerin ortasındaki şık albümleri işin daha Americana ve Tex-Mex yanındaydı. Bir önceki çalışmaları Edge of the Sun ile beraber albümlerine Latin etkisinden uzaklaşan şarkılar da eklemeye başladılar. The Thread That Keeps Us’ta bu tavan yapıyor. Aklınıza gelen Calexico imgesinden farklı bir yerdeyiz. Mesela “Aşırılık Çağı”ndan bahseden açılış şarkısı “End of the World with You”da rahatlıkla Bowie ve “Heroes” tadı alabilirsiniz. ‘70’ler saykodelik rock’ına, Pixies-vari indie’ye çalan, reggae, funk ritimli işler de var. Tabii onları Calexico yapan özgünlüklerini de kaybetmiyorlar. Dediğimiz gibi bu kadar yoldan sonra Burns-Conventino ikilisinin bu kadar taze kalabilmesi takdire şayan. 2018’e güzel bir giriş.20 sene evvel daha 20’sine basmadan elektronik müzik kariyerine başlayan İngiliz müzisyen James Holden yeni albümü Animal Spirits ile kendini baştan yaratıyor. Yıllardır trance ve tekno stillerdeki DJ setleri ve remix’leriyle tanınan müzisyen DJ’liği bırakıp müzikte farklı tatlar aramaya 2013’teki albümü The Inheritors ile başlamıştı. Bu yeni projesi ise onun için bir dönüm noktası. Elektronik olarak adlandıramayacağımız, canlı doğaçlama havasında bir çalışma. Holden’in severek takip ettiği isimler Zombie Zombie’den saksafoncu Etienne Jaumet ve Neneh Cherry, Four Tet gibi isimlerle çalışmış Rocketnumbernine’ı grubuna katması ve bolca Don Cherry ve Pharaouh Sanders gibi isimleri dinleyip Fas’ta Gnawa müzisyeni Maalem Mahmoud Guinia ile vakit geçirmesi bu dönüşümün tetikleyicileri. Son birkaç yılda severek dinlediğimiz Floating Points’i de hatırlatıyor. Özünde gene Holden’in synth’i belirleyici oluyor. Uzun süredir tanıyoruz ama yeni bir isim muamelesi yapabiliriz. Güzel bir sürpriz.Elektronik müzikte 30 yılı geride bırakan ve birçok alt türün bildiğimiz şekliyle atalarından biri diyebileceğimiz Meat Beat Manifesto da 8 yıl aradan sonra 11. albümü Impossible Star ile karşımızda. Kurucu önderi Jack Dangers ile tam gaz devam eden İngiliz menşeili grup, IDM, Aphex cızırdamaları, trip hop yakınlaşmaları barındıran dört başı mamur bir albüm yapmış. 14 dakikalık “Lurker”a elektronik bir başyapıt muamelesi yapmakta beis görmeyiz. İşin öncülerinden şimdiden yılın en iyileri arasına sokabileceğimiz bir çalışma.