Ursula’nın Ardından!


Rafet Arslan

Intro ya da dersler (dejavu)

 

“Ütopya aslında kurtuluş değil, varoluş etiğidir. Gerçek hayata döndüğünüzde insan türünün kurtuluşu yoktur, barbarlık her şeye hâkimdir. Gelecek kırımdan, yoksulluktan, cehaletten ve savaştan başka bir şeye sahip değil gözükmektedir.
 
Belki topyeküne varan bir yıkımdan arta kalanlar aklıselim bir yenidünya kurabilir. O kadar...
Gerisi tarih denen nefret kuyusu, jeopolitik denen tezgâh, ideoloji denen yanlış bilinç, güdülenme ve manipülasyon, sahte hayatlar ve erekler, gücün doyumsuz efendilerinin oyunları, kurban haline düşen milyonlar ve bitimsiz savaş ve barbarlık.
 
Ötesi yok. Geldik yaşıyoruz ve hiçe gideceğiz,” diye yazmışım, artık 45’lik olmuş bir distopyacının hüznüyle.
Sanırım bu satırlarımı okumuş olsaydı, tebessüm ederdi karanlığın sevgili sol eli.
 
Şöyle derdi, biz de yaşadık çağın sancısını, biz de labirentte ve karanlığın bağrında yolumuzu aradık; kendini eskimiş hisseden genç dostum.
 
Ve de belki şöyle devam etmeyi seçerdi, tecrübeyle sabit bir duyguyu paylaşırcasına: “Son yılların (‘70’lerin başının) Amerikan bilim kurgusu, totaliterliği, milliyetçiliği, aşırı nüfus artışını, çevre kirliliğini, önyargıyı, ırkçılığı, cinsiyet ayrımını, militarizmi vs. -yani ‘anlamlı’ sorun ne varsa hepsini- ele alan hikâyelerle dolu(ydu). Again, Dangerous Visions, ‘sorunlara’ dair bir ders kitabı gibiydi neredeyse (ve benim hikâyem de bu bölümlerden birini oluşturuyordu). Ama içim rahat değil. Bu hikâyelerin ve kitapların çoğu kendi haklılığından vahşice emin tonda yazılıyor ki... Evet, ben buna kaçış edebiyatı derim: Gerçek bir soruyu sansasyonel bir tarzda ortaya atıp, sonra bu soruyu gerçekten, deneyerek anlama ve onunla başa çıkma çabasının ağırlığından, ıstırabından ve karmaşıklığından çabucak sıyırtmak. Bu arada, yalnızca gerici, kolay cevap yanlısı bilim kurgu ekollerini, teknokratları, bilimcileri, libertenyenleri değil, benim kuşağımdan onca yetenekli Amerikan ve İngiliz yazarın kendine yakıştırdığı fiyakalı nihilizmi kastediyorum burada. İmha, dünyanın en kolay cevabıdır. Tüm kapıları kapatırsın, olur biter.
Bence, eğer bilimkurgunun edebiyata sunabileceği büyük bir armağan varsa, o da açık bir evrenle yüz yüze gelebilme kapasitesi olmalı. Fiziksel olarak, fiziksel olarak açık. Tüm kapıları açık.”
 
Bu satırları yıllar önce okudum (Kadınlar, Rüyalar, Ejderler, Metis, 1999). Ama hâlâ arada unutuyor, nihilizmimin dipsiz uçurumunda kendimle yüz yüze bulunuveriyorum.
 
Oysa bilgelik, anlamak ve bağışlamak, algıyı, farkındalığı sürekli yükseltmek ve dünyaya vicdanın gözüyle bakabilmek demekti. O zaman kendi nihilizmimizin karanlığı içinde kaybettiğimiz sol elimizle yeniden tokalaşıyor; işte o zaman bizi uyutmayacak ve aksine sürekli ayık tutacak bir umut kavramıyla yeniden tanışıyorduk.
 
80’inde bile insana ve hayata karşı umutlu olabilmek ve hatta o umudu yayabilmekti büyük mesele.

Bir Düş İçin Şarkı

 

“Oh give me the words
Give me the words
That tell me nothing
Ohoh ohoh give me the words
Give me the words
That tell me everything”
 
“In a Manner of Speaking”, Tuxedemoon, 1985
 
Her gerçek okurun yazarıyla öznel ve hatta özel ilişkileri vardır. Ursula da ilk gençliğimden beri benim yazarım, kılavuzum, soyut dert ortağım olmuştur. Tıpkı Philip K. Dick, Kafka ya da J. G. Ballard gibi onunla büyüdük, varoluşumuzun hakikatini idrak etmeye çalıştık, arındık.
 
Benim; bir erkek değil, önce bir insan olduğumu, bana en çok sen hissettirdin. Vicdan kelimesinin salt bir kelime olmadığını, farklılıklara saygı değil şükran duymam gerektiğini, insanların sadece olumsuza değil olumluya da değişebileceğini, zamanın onların ruhlarının yükünü hafifletebileceğini ve dönüşebilecekleri gerçeğini de.
 
Bu gün; öfkenin, hiddetin ve de nefretin insan yüreğinde açacağı yaraların, kalbinde biriktireceği ağır yükün farkına vardıysam; bunda senin de büyük payın var sevgili Ursula.
 
Bir yazarın kaleminin yetkinliğini hasta bir çağın aç ruhlarına şefaat eden, yaralı bilinçleri sağaltan, bilişsel bir farkındalığın kapısı açan, neredeyse şifacı bir yetkinliğe taşıması çok sık rastlanılır bir durum değildir. Biz ölümlüler bu durum ile karşılaştığımızda sihir ya da mucize deriz.
Zordur çünkü kalpte birikmiş sağlığı, zihinde belirmiş aydınlanmanın parıltısını bir aracı olarak kâğıda ve oradan okurunun aynı anda zihnine, kalbine ve hatta bedenine değin hissettirmek.
 
Kuşkusuz Ursula K. Le Guin, 20. yüzyılın en önemli kadın yazarıdır ve 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan yenidünyanın en büyük yazarları arasındadır. Ama onu sadece bir yazar olarak anmak, onun bir düşünür, bir aktivist ya da konuşmacı olarak maharetlerini de görmemek olacaktır.
 
Ursula; tıpkı W. S. Burroughs, P. K. Dick, J. G. Ballard, Terry Gilliam, Hayao Miyazaki gibi savaş sonrası tüketim toplumu realitesine evrilen dünyada, 21. yüzyılın imgesini ve düşünü örmüş bir zihindir. O; sadece çağına tanıklık etmiş yazar değil, o çağı değiştirmeye soyunmuş münevverlerden ya da sanatçılardan biridir. Yaşadığımız çöküşün kâhini ve gelecek olan Rönesans’ın elçisidir.
 


Outro ya da merhabaveda

 

İşin aslı, bacak kadar çocukları her gün yutan acımasız dünyada, 90’ına dayanmış, en az yarım asır üretmiş bir yaratıcı sanatçı sonsuza gitse çok da üzülmüyor; demek vakti gelmiş diyordum.
Ama bu haberi alınca içime bir boşluk çöktü, sanki eksik ya da uçuk gibi bir şey. Ananem geldi aklıma…
Onu en insancıl halleriyle, bir sonuç değil süreç, bir kimlik ya da ideoloji değil bir özne olarak hatırlayacağım -hep.
Tıpkı en güzel hikâyesinin kahramanları gibi onu kahramanlaştırmayacağım ama limitsiz saygı, şükran ve sevgi sunacağım.
Ursula; uygarlık dediğimiz kirliliğin içinde yetişmiş saflık, çöplüğün orta yerinde bitmiş yaban bir çiçektir.
Bir daha yazamayacak, konuşamayacak olmasına sonsuz üzülüyorum.
Ama gözümdeki damlayı silerek bu satırları yazmaya devam ediyor, onun gibi tebessüm edebilmeye çalışıyorum.
Ve onu “Uzaylı Kocakarı” başlıklı denemesinin sonunda kendine yakıştırdığı gibi uğurlamak istiyorum: “Atla bakalım uzay gemisine nine.”
 
Anın çabamızda yaşayacak...
 
01.02.2018-Dünya Gezegeni baypersembe@gmail.com