A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Hercümerç Olunuz

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/123/4508" target="_blank" class="twitter">twitter

Hercümerç Olunuz


Söyleşi: Tayfun Polat

“İstikbal ancak hercümerç içinde tahayyül edilebilir,” diyor Ogan Güner. Biz yaştakilerin ‘90’larda elinden düşürmediyse bile mutlaka elinden geçmiş Jim Morrison şiirlerinin çevirmeni, yıllardır pek çok dergide farklı konularda farklı biçemlerde yazılar yazmış, aslında yaşarken mutlaka yazmış bir isim. Özellikle son birkaç yıldır her birinden ayrı keyif aldığım sohbetlerimizde, mesajlaşmalarımızda, yazışmalarımızda hep mecmuaya, kargART’a birlikte içerik üretmeyi de konuştuğumuz bir isim bir taraftan da. Derken ilk romanı Hercümerç (altüst), Bilim ve Gelecek Kitaplığı’ndan çıktı. Birlikte daha bir sürü içerik üretebiliriz elbette ama Hercümerç 1918 İstanbul’unu her satırında hissettiren dili ve atmosferiyle muazzam bir fırsat sundu. Dolayısıyla Ogan Güner’in kargamecmua’ya ilk sızışı bu söyleşiyle oldu. Arkasını da getiririz sanki.

 
Bu hikâye ne zaman ve nasıl düştü aklına?
O dönemle ilgili laf olsun diye okuma yaparken bir kıvılcım çaktı. Parvus’un (*) biyografisini okurken, onun ortalıkta olduğu bir hikâye olur mu, olmaz mı, nasıl olur derken çıktı. Biraz daha öncesinde de belki, o dönemin dilinden çıktı. 1910’lar, ‘20’ler değil de, ‘30’lar falanla ilgili bir şeyler okuyordum. Oradaki Türkçe beni çok çarpmıştı. Bugüne göre çok daha zengin, her türlü kavramsal konunun da anlatılabildiği, çok donanımlı bir dil var ortalıkta. Bütün bunlar birleşti ve gerisi çorap söküğü gibi geldi. Bir sene önce, bir yaz bir planlama yapayım, bir kurgu yapayım diye bir mesai yaptım üç ay falan. Sonra da oturdum yazmaya başladım.
 
Bir şekilde hep kalem tutan birisin. Kafanda bir roman yazma fikri var mıydı?
10 yıl kadar önce bir kere daha denemiştim. 150 sayfa yazdım. Sonra memnun olmadım, bir kenara attım. Sonra bu düştü aklıma, lan deneyeyim dedim. Bakalım, kendim tatmin oluyor muyum? Baktım fena gitmiyor, ilerlemeye devam ettim. Biraz doğal gelişti. Benim için ilk kurgu bu. O yüzden de kendimden hiç emin değildim.
 
Roman yazmak da çok uzun bir iş ya, kurgu, uzunluk...
Ona mesai yaptım. Biraz denk geldi. Geçen sene işten ayrılmıştım. Dedim ki, yazdın yazdın, bir daha böyle bir vakit bulamazsın. Ekim-Temmuz arası 10 aya yakın bir süre disipline ettim kendimi. Haftanın beş günü mutlaka oturdum başına. Şiir gibi değil. Şiiri parça parça da yazarsın. Ama roman mesai gerektiriyor, onu anladım. Benim için de ilk olduğundan bazı şeyleri tecrübe ettim.
 
Dilden bahsettin. Beni en çok çarpan dil oldu. O dönemin dilinden etkilenmiş olabilirsin ama o dile hâkim olmak başka bir konu.
Sözlük kullandım. Ama şöyle bir kriter koydum kendime, en azından bizim kuşağımız itibariyle aşina olmadığımız bir kelime kullanmayacağım dedim. Biraz naftalinlenmiş falan ama biliyoruz o kelimeyi. Hayatımıza hiç girmemiş kelimeleri kullanmadım. Ama bunları kullanmam gerekiyordu. Karakterlerin dünyası ve dünyaya bakışları dille oluyor. O dönemin dili, kelime seçimi biraz öyle.
 
Romanın kurgusu kadar, dönemin araştırması kadar dilde de bir araştırma olması lazım.
Var. Bir de işte arada yabancı alıntılar falan var. Her dilden bir tane danışman buldum kendime arkadaşlardan. Rumca, Rusça... Biraz da öyle bir mesaisi oldu. Ama yüzde yüz o dönemin diliyle yazacağım diye bir kural da koymadım. Çünkü bugünden yazılmış bir kitap bu.
 
Ama böyle dönem kitaplarında okurken “O zaman böyle bir kavram mı vardı?” ya da “O zamanın dilinde bu var mıydı?” diye sorular sormak rahatsızlık verir. Çeviride bile bu vardır. Fantastik romanda “ikilem” kelimesi ne arıyor falan gibi...
Evet, yapay olan o. Aslında orada çok daha doğal bir dil var. Dile sonradan girenleri çıkarttığında bu kalıyor. Bir iki tane kaldı, o da nedir mesela, “müsavat-ı tamme”, “kadın-erkek eşitliği”, o bir kavram artık. Onu öyle kullanmak zorundaydım.
Parvus’tan bahsettin ama I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından gelen günlerde geçen bir hikâye seçmenin tek sebebi Parvus mu?
Yok. Hikâyedeki zamanda Parvus İstanbul’da yok aslında. I. Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde ayrılıyor. Onun gelişi kurgusal. Sebep Parvus değil, hercümercin kendisi. İşgal İstanbul’u da diyemeyeceğim ona, çünkü onun da ilk dilimine geçiyor. Hiçbir şey yok. Hiçbir şeyin henüz ortaya çıkmadığı, aslında tam “N’oluyoruz?” denen bir zamana kilitlediğimde karakterlerin daha özgür davranabileceğini hissettim. Bu İttihatçı, bu Kuvvacı gibi tipolojilere, ideolojik saflaşmalara girmeden karakterleri kendi haline bıraksam ne olur diye düşündüm. Kitabın bir takıntısı da belki bu, istikbali nasıl tahayyül ederler ve nelerin içine girip çıkarlar. Bu nedenle o zamanı seçtim.
 
Şu anda saflaşmalar çok fazla olsa da tam bir hercümerç içerisinde gibiyiz ya zamansal olarak, bu zamana dair okumalar var mı? (Ben yaptım da...)
Bunun için yazmadım. Gündelik siyasete atıf yapmak için oturup roman yazılmaz. Köşe yazısı yazarsın. Bir hikâye anlatmak istedim. Onun çağrışımları var mıdır? Vardır. Ama belki 20 yıl öncesine dönsen 20 yıl öncesini de çağrıştırır. Biraz okuyucuya kalmış. Ben bugüne atıf olsun diye bilerek bir şey sokuşturmadım. Hercümerç ruh hali üzerinden bir hikâye nereye gidebilir? Başlarken ben de başından sonuna bilmiyordum. Öyle bir planlama yapmadım ya da yapamadım. Biraz akışına bıraktım. Yolda değişti.
 
Finali de yolda mı çıktı?
Ortalarına doğru şekillenmeye başladı ama aslında sonuna doğru çıktı. Yolda Hayri (ana karakter) yüzünden daha karanlık bir yere saptı. Bunlar benim önceden çok planlamadığım şeylerdi.
 
Özellikle kitaptaki kadın karakterlere bakarsak, şimdiki zamana dair daha rahat okumalar var. Tam da Osmanlı’da kadın hareketinin ilk başladığı zamanlar...
Aslında ilk başladığı zamanlar değil. Onun bir geçmişi var. Zafer Toprak’ın bir kitabı var, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm diye. 1890’lardan 1935’e kadar. Müthiş bir kitap. Araştırma kitabı. Ama popüler kültüre de girerek araştırdığı bir kitap. Orda şunu fark ettim, o bir kadınlar dünyası, gayet güçlü karakterler var. Mesela fuhuş dünyasını anlatıyor. Tamamen bir kadın dünyası. Erkeklerin kerhane sahibi olması yasak mesela. Patronluk kadınlara veriliyor yasayla. Dolayısıyla orada bir kadınlar dünyası oluşmuş. Bunlar belgelenmiş. Kadın hareketi çok güçlü bir hareket. Bir tarafından da baktığında 1910’dan itibaren kesintisiz savaşan bir imparatorluk var; erkekler ölmüş, öldürülmüş, sakatlanmış. Erkeklerin bir şey yapacak hali kalmamış zaten. Kadınlar çok daha hızla yükselmişler. Özellikle I. Dünya Savaşı döneminde iş hayatına giriyorlar, girmek zorunda kalıyorlar, iş gücü eksikliği var. Bir sürü dergi çıkıyor. Daha orta ve üst sınıf kadınlar belki ama bir şeyi temsil ediyorlar. Bu yüzden o kitabı okuduğumda Asude (kitabın ana kadın karakterlerinden) bana damdan düşmüş gibi gelmiyor. Çok gerçekçi geliyor. Olabilirmiş, yazılmamış belki.
 
Cinsel özgürlüğünü yaşıyor olması da çarpıcı...
Belki vardır. Olabilir gibi geldi bana. Şunu düşündüm, bizim çok sağlam bir mütareke edebiyatımız var ama bu ‘20’ler, ‘30’lar, en fazla ‘40’larda yoğunlaşmış. Orada karakterler daha çok ideolojik saflaşmalar üzerinden anlatılmış, doğal olarak. Kadın karakterler de daha ideoloji tarafından ve aydınlanma tarafından anlatılmış. Dolayısıyla cinsellik daha geri planda. Belki de hiç yok, bilmiyorum o kadar detayını. Ama o zamana kitlenip ideolojik saflaşmalar üzerinden karakter kurmadığında bunlara da girebiliyorsun. Niye olmasın? Asude’nin yanındaki Leyla ve Perihan da ilginç ve güçlü karakterler. Zafer Toprak kitabın bir yerinde “Cumhuriyet kurulduğunda kadınlar çoktan hazırdı, hazır olmayanlar erkeklerdi,” diyor. Kendi partilerini kuruyorlar, Tek Parti yüzünden ikna ediliyorlar, CHP’ye katılıyorlar, parti kurma noktasına gelmişler yani. Asude gibi bir karakter de bence vardır. Suat Derviş kendi başına roman olabilecek bir kadın mesela. Cinselliklerini bilmiyoruz. Kurgu romanda o da olabiliyor.
 
İki dünya savaşında da İstanbul’un en çok espiyonajın olduğu, entrikanın döndüğü yer olduğunu biliyorum. Burada da bir sürü taraf var. Bu anlamda nasıl bir hazırlık yaptın?
Mütareke dönemindeki gizli örgütleri falan da anlatan birkaç tane güzel kitap var. Mesela Nur Bilge Criss diye bir araştırmacının İşgal İstanbul’u diye bir kitabı var. Espiyonaj dünyasını, İstanbul’daki direniş örgütlerini anlatıyor. Bu okumalardan çıkan kısmı belki %30’dur ama, kalanı kurgu.

Rus Devrimi sürecinde Rusya’nın çözülüyor olması, Bolşeviklerin, Slavların İstanbul’da olması, Mahno’nun Ukrayna’da savaştığı zamanda İstanbul’da anarşistlerin de olması çok normal tabii ama ben anarşistlerin de işin içinde olmasını sevdim mesela.
Ama bu yazıyor. Bolşevikler mesela, Beykoz’daki balıkçılarla Haliç’teki kayıkçıları örgütlemiş. Herkes birilerini örgütlüyor. Bolşevikler de var, anarşistler de var. Joseph Conrad’ın Secret Agent diye bir romanı vardır. 25 yıl önce falan okumuştum. Orada aldığım hazzı, o atmosferi tekrar yaratabilir miyim diye bir çıkış noktam olmuştu. 1900 başlarında Londra’daki yeraltı dünyasını anlatır. Atmosferi hayal edip, yeniden kurgulayıp anlatma çabası benimki. Doğru mu? Bir kısmı değildir. Bazı detaylar için hakikaten kastım. Mesela Tokatlıyan Oteli’nin bütün iç mimarisi doğrudur. Yakaladıklarıma uymaya çalıştım. Olayların genel akışı tabii ki tutarlı olmak zorunda ama o günün İstanbul’unu yeniden hayal etmekten yola çıktım.
Kitapta flashback ve flashforward bölümlerinde Karga vinyeti kullanmışsın...
O bir oyun olarak çıktı. Bir seperatör aranıyoduk grafiker arkadaşla. Bir kuzgun lietmotif’i gidiyor ya hikâyede, kitabın ilk okumalarında bazı okuyanlardan o ileri geri sıçrayışlara tepki gelmişti. Burada bir oyun yapsam dedim. Geriye dönüşlerde kuzgun sağa baksa, ileriye dönüşlerde sola baksa... Ama her durumda geriye bakıyor aslında kuzgun. Biraz da atlamaları kolaylaştırır belki diye düşündüm. Buna da ilk dikkat eden sensin.
 
Algıda seçicilik... Bir de Yunan Mitolojisi’nde habercidir ya, o yüzden de geçmişten ve gelecekten haber getiriyor diye düşündüm. Peki, bir de kitabın müziği var, web sitesi var, sosyal medya hesapları var. Hercümerç romanının kitapla okuyucu arasındaki bilinen ilişki kurma biçimi dışında, sosyal medya kullanımıyla oyunun içine başkalarını da çekmeye çalışan, yeni maceralara davet eden bir tarafı var.
O kadar çok kitap yayımlanıyor ki, bir sürü iyi kitap da görünmeden kayboluyor. Görünür olması için bir şeyler yapmak gibi bir derdim vardı. Sanki albüm çıkartmışsın da onu bir şekilde tanıtmaya çalışıyorsun, farklı düşünmüyorum. Kitabın, hikâyenin etrafında küçük küçük içerikler yaratsam, bunlar üzerinden iletişim kursam diye düşündüm. “Kitabım çıktı, kitabım çıktı,” diye değil, Ogan üzerinden değil, kitabın üzerinden bir iletişim kurabilir miyim? Karahan’la (Kadırman) oturduk ses kayıtları yaptık, bazı pasajları okudu o. Araştırma yaparken elimde biriken çok fazla görsel malzeme vardı. O malzemeyle bir şeyler yapıyorum. Çok yoğun bir iletişim değil ama arada bir atıyorum oraya. Apukurya Karnavalı’nda geçen bir bölüm var mesela. Yüzlerce yıl yaşayan bir karnavalla ilgili fotoğraflar var. E, bunları paylaşayım dedim. İnsanlar belki Apukurya Karnavalı’nı merak eder, okur. Baudelaire’den şiir alıntıları falan var. “Bunların Türkçesini versene, dipnot yapsana,” diyorlardı. Ben romanda dipnot falan karıştırmak istemedim. Hikâyenin akışını belirleyen şeyler değil bu yabancı dilde alıntılar. Biraz karakterlerin kendi algı dünyaları ve donanımlarından gelen ifadeler. Bunları da burada yaparım dedim. Baudelaire’in o şiirini koyarım, Türkçesini de veririm, üzerine Leo Ferrer’in müziğini de veririm. Bütün bunlar böyle böyle çıktı biraz.
 
Instagram’da bir kahve fincanının yanına Hercümerç koymaktan çok daha iyi olduğu kesin. Spotify listesi bile var kitabın.
Müzik de şehrin, atmosferin bir parçası. O zamanlar ne dinleniyormuş bakarken playlist’i de parça parça oluşturmuştuk. Tüm bunları kitabın küçük uzantıları gibi düşündüm.
 
Metinle ilişkin hep var ama bir taraftan da reklam piyasasındasın...
Bu dijital iletişim denen şeyi ben zaten yapıyorum. Kitap için de yapayım, hem de gönlüme göre yapayım, bir fırsat dedim. Sosyal medyada bir iletişim nasıl kurulur, içerik nasıl üretilir... Oradan da çıktı.
 
Bir taraftan da en çok maruz kaldığımız şey dijital içerik ya, böyle bir dönem romanı yazmak ilaç gibi gelmedi mi?
Tabii, tabii, öyle. Yıllardır iyi kötü çalışıyorum. Çalışmak durumundayız. Onun da sevdiğim bir parçası var. Ama hiç kimse yaptığı işten ibaret değil. Bunu yaparken başka bir dünyada yaşıyorsun. Dışardan bakıldığında biraz şizoid bir durum gibi geliyor ama ben onu öyle yaşamıyorum. Onun keyfi ayrı. Dönüp de 1918’leri hayal etmenin sağaltıcı bir etkisi var, doğru.
 
Kitabı okurken bile bunu yaşıyorsun.
Onu becerebildiyse ne âlâ.
 

(*) Alexander Parvus, 1867-1924 yılları arasında yaşamış Marksist teorisyen, Rus devrimci ve Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nde tartışmalı bir aktivist. Politik ideolojiler geliştirip terörizm, anarşi, devrimsel faaliyetler, sosyal mühendislik, politik manipülasyon yöntemleriyle ülkelerin geçerli rejimlerine karşı operasyonlar yürütmüştür.

tayfunpolat@hotmail.com