Gözden Kaçmış Olması Muhtemel Birkaç Dizi Önerisi


Murat Kızılca
2017 yılının son aylarında Netflix’in özellikle orijinal dizileriyle bir hayli ses getirdiğine şahit olduk. Stranger Things’in ikinci sezonu, Mindhunter ve Almanya yapımı Dark, çokça konuşuldu, konuşuluyor ve (artık ne kadar devam ederse) yeni sezonları yayına girdikçe de konuşulmaya devam edecek gibi görünüyor. Üçlüye artık Netflix’te yayınlanacak Black Mirror’ın dördüncü sezonu ile Rick and Morty adlı çizgi diziyi de ekleyebiliriz. E bu kadar popüler dizinin yanında illa ki birkaç tanesi gözden kaçacaktır. Bu ay, izlediklerim arasında dikkatimi çeken ve çok fazla dillenmemiş birkaç diziden bahsetmek istiyorum.
 

La Mante / The Mantis

 
Bilindiği gibi Netflix, sadece ABD yapımı dizileri ve filmleri desteklemiyor. Dünyanın dört bir tarafındaki üyelerini memnun edebilmek için yerel projelere de yöneliyor ki Almanya yapımı Dark, geçtiğimiz sene içerisinde en çok öne çıkan “yabancı” proje oldu. Le Mante da aynı mantıkla Netflix portföyüne eklenen Fransa yapımı bir mini dizi.
 
Her biri yaklaşık 50 ile 65 dakika arasında değişen sürelere sahip 6 bölümden oluşan Le Mante, çok da yabancısı olmadığımız bir seri katil öyküsüne odaklanan bir polisiye. Dizinin ana öyküsü, ünlü yazar Thomas Harris’in yarattığı en meşhur karakter Hannibal Lecter’ın defalarca sinemaya ve sonrasında diziye uyarlanan maceralarından birinin üzerine kurulmuş. Peygamberdevesi olarak anılan ve sekiz kişiyi öldürdükten sonra yakalanıp ömür boyu hapse mahkûm edilen seri katil Jeanne Deber, 20 yıldır hücresinden dışarı çıkmamıştır. İlginç şekillerde işlediği cinayetlerin benzerleri tekrar Paris’i kasıp kavurmaya başlayınca polis, kopyacı katili yakalamak için Jeanne’dan yardım istemek zorunda kalır. Jeanne’ın tek bir şartı vardır: yıllardır görmediği ve artık bir polis olan oğlu Damien ile beraber çalışmak.
 
Seri katil filmlerinin (ve dizilerinin) bilindik yolundan sapmadan ilerleyen Le Mante, özellikle ilk 2-3 bölüme yerleştirdiği sivri sürprizlerle şaşırtıcı olmayı başarabiliyor. Ancak ana sürprizini (yani kopyacı katil kim sorusunun cevabını) saklamayı çok da iyi beceremiyor. Ama yine de polisiye tutkunlarını memnun etmekte sıkıntı yaşamayacak bir dizi. Altıncı bölümün açılışındaki aynı kamera açılarıyla çekilmişThe Shining (1980) göndermesine ise ayrıca bayıldığımı belirtmeden edemeyeceğim.
 

Manhunt: Unabomber

 
David Fincher’ın yönettiği, gerçek olaylardan esinlenerek çekilmiş, ağır tempolu, müthiş polisiye Zodiac (2007), birçok film ve dizi için ilham kaynağı olmuştu. Nitekim yazının başında bahsi geçen Mindhunter da bunlardan biri. Manhunt: Unabomber’ı ise kabaca Zodiac ile Mindhunter’ın bileşiminden medet uman bir dizi olarak tarif edebiliriz.
 
1978 ile 1995 yılları arasında başta üniversiteler ve havayolu şirketleri olmak üzere çeşitli yerlere posta yolu ile gönderdiği bombalar ile bir dönem birçok insanın postadan gelen paketleri açmaya korkmasına neden olan Ted Kaczynski ya da basının koyduğu isimle Unabomber’ın yakalanma öyküsünü anlatan dizi, FBI’ın UNABOM (UNiversity and Airline BOMber) ekibinde yer alan çaylak profil uzmanı Jim Fitzgerald’ı odağına alıyor. Daha doğrusu bütün yapısını Kaczynski’nin yakalanmasını sağlayan ajan olarak gösterilen Fitzgerald ile ABD tarihinin en meşhur bombacısı Kaczynski arasındaki paralellikler üzerine kuruyor. Her ikisinin de farklı kişisel özelliklere sahip olmasına rağmen benzer yaşanmışlıklar sonrası aynı yalnızlık, yılgınlık ve umutsuzluk içerisine hapsolmasına vurgu yapıyor.
 
Manhunt: Unabomber, Jim Fitzgerald’ı aynı Kaczynski gibi doğada bir başına yaşarken gösterdiği açılış sonrasında 1995 ile 1997 yılları arasında gidip gelerek olan biteni paralel kurguyla veriyor, yani Unabomber’ın hem yakalanma, hem de yargılanma sürecini aktarmaya çalışıyor. Ama açıkçası bu gelgitlerin dizinin lehine çalıştığını söyleyebilmek çok kolay değil. Halbuki yakalanma ve yargılanma süreci, tarihi sıraya koyularak düz bir kurguyla verilse anlatım çok daha efektif olabilirdi.
 
UNABOM ekibinde de yer alan emekli FBI ajanlarından Greg Stejskal’ın diziyi gerçekleri çarpıtmakla suçladığını da ekleyelim: “Ekibin en küçük parçalarından biri olan Jim Fitzgerald, soruşturmanın son birkaç ayında ekibe dahil oldu ama sanki Unabomber’ı o yakalamış gibi yansıtılmış. Fitzgerald, Kaczynski ile hiç karşılaşmadı, tutuklama ya da kulübenin aranması sırasında orada değildi, hiçbir sorgusuna da katılmadı.” Dizinin senaryo ekibinde de yer alan Fitzgerald ise verdiği bir röportajda şunları söyledi: “Dizi %80 oranında gerçekleri yansıtıyor ama Fitz karakteri birkaç kişinin bileşiminden oluşmuş karma bir karakter. O dönem Kaczynski ile görüşmedim ama 2007 yılında görüşmek üzere randevu almıştım.”
 


The Toys That Made Us

 

Tek kelimeyle muhteşem bir konu üzerine yoğunlaşan The Toys That Made Us, hem sinemaseverleri, hem de figür (ya da eski tabirle oyuncak) koleksiyoncularını zevkten dört köşe edecek bir belgesel dizi. ABD’de (ve sonra tabii ki dünyada) fenomene dönüşmüş, kendi alanında devrim yaratan oyuncak serilerini mercek altına alan dizi, her biri yaklaşık 45 dakika süren sekiz bölümden oluşuyor. İlk dört bölüm, Aralık 2017 itibariyle Netflix’te yayına girdi, diğer dört bölüm ise 2018 yılı içerisinde yayına girecek.
The Toys That Made Us, sırasıyla Star Wars, He-Man, Barbie ve G.I. Joe oyuncak serilerinin fikren doğuşunu, imalata geçiş sürecindeki sancıları, büyük oyuncak mağazaları ile anlaşma süreçlerini, kısa zamanda popüler olup zirveye ulaşmalarını ve bugünkü konumlarını detaylarıyla anlatıyor. Bizzat oyuncakları üreten ve tasarlayan, oyuncak şirketlerinin yönetiminde görev alan, o dönem oyuncakları satın alıp toplayan ve bugün oyuncak endüstrisinde çalışan ya da inanılmaz büyüklükteki koleksiyonlara sahip kişilerle görüşerek bir dolu ilginç bilgiyi birinci ağızdan aktarıyor. Özellikle Star Wars ve He-Man bölümleri inanılmaz eğlenceli, daha önce duymadığınıza emin olduğum birçok bilgi şaşkınlıktan ağzınızı açık bırakacak.
 
Merakla beklediğimiz yeni bölümlerde ele alınacak oyuncak serileri ise LEGO, Transformers, Hello Kitty ve Star Trek olacak. mkizilca@gmail.com