içimdekiler:


Yenal Yergün
aşk - - - - - - - - - - paragraf 6 - satır 7
cinnet - - - - - - - -  paragraf 1 - satır 2
coşku - - - - - - - -  paragraf 5 - satır 1
ihanet - - - - - - - -  paragraf 7 - satır 8
inat - - - - - - - - - -  paragraf 8 - satır 3
isyan - - - - - - - - -  paragraf 3 - satır 5
öfke - - - - - - - - - - paragraf 2 - satır 9
sabır - - - - - - - - -  paragraf 4 - satır 6
uyum - - - - - - - - - paragraf 9 - satır 4
 
“bendeki öfkenin kaynağı ne?” diye sormuşum bir zamanlar. ve şöyle devam etmişim: “oysa hiç hoşnut değilim öfkelenmekten. hoşnut değilsem neden öfkeleniyorum? kaynağa inmek gerek;
sav 1: aşağılık kompleksim var. aslında, olamadığım her şey için kendime öfkeleniyorum. nasıl öfkelenmem! öfkelenmeyen bir insan olmayı bile başaramıyorum. (bunun dibi yok.)
sav 2: sosyolojik bir durum. yaşamım boyunca buna şahit oldum. hayatını öfke yönetmediği sürece, zaman zaman öfkelenmenin ‘normal’ olduğu bilgisi işlendi beynimin kıvrımlarına. (üstelik insan rahatlıyor.)
sav 3: sevgi eksikliği. öfkeyi hayatımdan tamamen çıkarıp sevgi topu kıvamına erebileceğime pek ihtimal vermesem de, sevmeyi bilmeyenlerin daha çok öfkelendiği aşikâr. (öyleyse daha çok sevmeli.)
sav 4: kaynak doğa. bu konuda yapılabilecek bir şey yok. öfkelenmek hayatta kalma yöntemlerinden biri. sana yönelik bir tehdide öfkeyle karşılık vermezsen yaşam alanın daralıyor. (doğanın öfkesine gem vurabiliyor musun?)
peki sonuç ne? doğama savaş mı açmalıyım yoksa ‘barışık’ bir ermiş olma yoluna mı baş koymalıyım? ya da beni bir lobotomi mi paklar?
pekâlâ... yüzleşelim: aslında bal gibi de (zaman zaman) öfkelenmekten hoşnutum. yoksa ne diye böyle rasyonalize etmeye çalışayım?”
 
yasak sularda yüzmeyi seviyorum. belki de o sularda gizlenen bir yaratığın beni gövdeye indirme ihtimali ile heyecanlanıyorum. malum, adrenalin bir bağımlılık. ama içimdeki isyan sadece asilik etmeyi sevdiğimden değil, haksızlığa kayıtsız kalamamak da tetikleyici. asiliği tetikçiliğe kadar taşımışlığım olmasa da, sokaklara dökülme safhasından birçoğu gibi ben de geçtim. lakin, ne ilginçtir ki, sosyal haklarla ilgisi olmayan mevzularda, özellikle ben’ime dokunan durumlarda çok daha isyankâr oduğum da gözümden kaçmış değil. nedir bunlar?
1 - ısrarla istemediğin bir şeyi veya sevmediğin bir fikri kabul ettirmeye çalışmak.
2 - sözünü tutmayıp bi de üstüne öyle bir söz vermediğini iddia etmek.
3 - kendi işini senin üstüne yıkmak için elinden geleni ardına koymamak.
4 - edebileceği halde yardım etmemek.
daha gider bu liste, bunlar ilk aklıma gelenler.
 
sabrın sonu selamettir1 diye diye sabır taşı2 kıvamına gelmek bir iş, o taşı çatlatmamak başka bi iş. tamam başa gelen çekilir de, o başı taşın altına koymak gelecek işi belli etmiyor mu? şarkılarda türkülerde umumiyetle hicran yarasına3 kabuk bağlatmak için kullanılsa da bu sabır işlemi, bende daha çok ya sabır4 kılığına bürünerek zuhur ediyor. ama biriktirilen ya sabırların da düzenli olarak temizlenmesi ve başka kaplara aktarılması gerek. yoksa o son damla mutlaka düşer ve birikmiş onca sabır boşa gider. bir de derler ki, “sabret derviş.” muradımın ne olduğunu bilsem erecem de, işte orada biraz kafa karışık. niçin sabrettiğini bilmeden sabretmek kadar dangalakça bir şey olamaz. en iyisi elindekiyle idare etmek ve umut etme sanatına pek bel bağlamamak galiba.
1 “sabuha/ayrılık kolay değil”, ibrahim tatlıses, türküola, 1979.
2nostalji 2, muazzez ersoy, neşe, 1996.
3sabret gönül, mustafa sağyaşar, istanbul, 1975.
4yollar, göksel, raks, 1997.
 
neşenin eşlikçisi coşku. muhtemelen zaman ve deneyim işbirliği gittikçe daha seyrek neşelenmeme neden olsa da, kafamın bu ikisinden azat olduğu anlarda hâlâ nefesim tükenene kadar coşabiliyorum. peki nasıl oluyor bu azadiyet durumları?
a) sex
b) drugs
c) rock ‘n’ roll
d) hepsi
 
bu nefessiz kalma hali serseri mayın gibi âşık olmama yol açıyor haliyle.* farklı anlaşılma riskine binaen açmak lazım. neşem yerindeyken önüme gelene âşık olma gibi bir huyum yok. zaman alıyor bende birisine tutulmak (şimdiye kadar). kastettiğim, kan kaynayınca daha kolay kaynaşıyor kanlar. tabii karşılıklı olması anahtar.** bence aşk deli dolu olunca dolu dolu oluyor. bir de vücut ısıları tutarsa değmeyin gitsin.*** en harbici aşk gelecek hesabı yapılmayanı. bugün âşığım, yarın olmayabilirim değil ama sadece bugün âşığım. bu aşk beni park park gezdirir, köprü altlarında yatırır, üstüne bi de üstüme çıkar tepinir.**** revadır.
velhasıl, içimdeki aşk hakkında kelam etmek öyle kolay değil. çünkü biliyorum ki her zaman ters köşeye yatma olasılığı var. ama yine biliyorum ki orada, en azından var.
* à bout de souffle, jean-luc godard, 1960.
** je t'aime moi non plus, serge gainsbourg, 1976.
*** 37°2 le matin, jean-jacques beineix, 1986.
****les amants du pont-neuf, leos carax, 1991.
 
işte böyle romantik aşk klişelerine fransız kalınca, biten aşkı ilan etmek hainlik diye yaftalanıyor. hele ki ilan etme yöntemi başka biriyle beraber olmaksa. elbette ki bütün beraberlikler ihanetle sonlanmadı. çoğu berabere bitti. hem ihanet dediğim de aldatma değil. ihanetini tez elden ifşa eden aldatmış olmaz kanımca. sözün özü, (benim tanımım öyle olmasa da) aşkta ihanet dedikleri içimde var. yok sayamam. ama içimde olmayanları sayarım:
1) güvene ihanet
2) fikre ihanet
3) doğaya ihanet
4) kendine ihanet
 
yukarıda saydıklarım için aynı şeyi söyleyemesem de, inadın kişilik özelliklerimden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. kendime göre geçerli bir sebebim varsa, bazen bana bir şey yaptırmak -çoğundan işittiğim üzere- deveye hendek atlatmaktan zordur. ama hayatımda değerli diyebileceğim birçok şeyi de inadım sayesinde elde ettim. yani iğneyle kuyu kazmışlığım çoktur. lakin hayat bazen karşına öyle tuğlalar çıkarıyor ki inat da para etmiyor. “çok önemli bir eser, okumam lazım,” diye başlayıp, bir noktadan sonra inatla süründürüp, en sonunda pes ederek kondüsyon yetmezliğinden yarı yolda bıraktığım, sonrasında bir nefeste okuma heyecanımı kaybetmiş olmanın da etkisiyle, elimin altında olduğu halde okumamaya inat ettiğim kitaplar:
I - tutunamayanlar, oğuz atay.
II -cien años de soledad, gabriel garcía márquez.
III -zen and the art of motorcycle maintenance, robert m. pirsig.
IV -nutuk, mustafa kemal atatürk.
 
ama ne sabır ne inat, beni gittiğim yolda tutan bir huyum varsa, o da uyum. huy değişir mi değişmez mi bilemem, ama ben uyuyorum. ısrarla her duruma ayak uyduruyorum. bazen hoşuma gitmese de düşünmeden. peki neden? kaynak araştırması yapalım yine;
1. sav: aşağılık kompleksim var. aslında içten içe uyumsuzum ama korkakça bir kabul edilme kaygısıyla kolumdan tutanın çektiği tarafa gidiyorum. (bu yolun sonu yok.)
2. sav: sosyolojik bir durum. yaşamım boyunca “normal” bir insanın diğerleriyle uyum içinde yaşadığı bilgisi işlendi beynimin kıvrımlarına. (hem zıtlaşmazsan kafan rahat ediyor.)
3. sav: sevgi fazlalığı. herkesin birbirini sevdiği ve hır gür çıkarmadığı bir topluma hiç ihtimal vermesem de, insan sevenin hoşgörü eşiğinin yükseldiği de aşikâr. (öyleyse daha çok sevmeli.)
4. sav: kaynak doğa. uyum sağlamak hayata tutunma yöntemlerinden biri. ister girdiği kabın şeklini alsın, ister çıktığı dalın rengine bürünsün, uyum gözün gördüğü her yerde. (doğanın parçası değilim diyebiliyor musun?)
öyleyse sonuç ne? hiç. kendimi gayet öznel (ve bir o kadar da eksik) listelemiş oldum sadece. merhaba. yenyerg@hotmail.com