A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Kılavuzu Karga Olanın

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/121/4452" target="_blank" class="twitter">twitter

Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK


Yerçekimi – Daha Uzak
Yerçekimi’nin kendi isimlerini taşıyan ilk albümü 2014’ün en iyilerindendi. Ne yazıktır ki tipik bir şekilde çok az kişi tarafından fark edildi. Sonra aralarına Barkın Engin’i de alarak 2015’i (aslında ilk albüme eklemlenen) iki tekli ile geçiren Emre Aypar, Burak Yıldırım ve Altan Sebüktekin, ardından uzun bir sessizliğe bürünerek kendilerini unutturdular. Senenin sonunda bütün yıla damga vuracak bir albüm için çalışıp durduklarından da pek haberimiz olmadı. Ah biz ihmalkâr müzik dinleyicileri.
 
Yerçekimi albümü, sürekli karşımıza çıkan mandolinin çağrıştırdığı ve yer yer griye çalan bir mavilik paleti sunmuştu dinleyiciye. Emre Aypar’ın kendi yazdığı sözleri ve kendine has vokali öne çıksa da, iyi tasarlanmış sade müzikal altyapısıyla dinleyenin ruh haline doğrudan etki ediyordu. Daha Uzak, grinin koyu tonlarıyla başlıyor ve zifiri karanlığa değin siyaha daldıkça dalıyor. Sözleri, enstrümantasyonu, efektleriyle bir film edit’lercesine evre evre tasarlanmış bir yer Daha Uzak. Kendi içinde, kendi başına, kendinden uzakta. Albümün en çarpıcı ses işçiliği ise Barkın Engin’in gitarları. Reverie Falls On All ve Pithoui’de duyuyor olsak da Replikas’tan beridir özlediğimiz ve nasıl bir gitarist olduğunu hatırlattığı anlarla bezeli Daha Uzak.
 
Tavsiyemiz albümü kulaklıkla ve gece dinlemenizdir. Bu arada, uzundur dijital bir ses dosyası ile ilişki kurarken yoksunluğunu hissettiğimiz duyma dışındaki duyumlar için Yerçekimi muazzam bir web sitesi hazırlamış durumda. Dijital dünyada fark yaratmanın en başarılı örneklerinden biri olarak gösterebileceğimiz sitede Daha Uzak albümü her seferinde farklı rastlantılara açık olarak izlenebiliyor. Evet albüm izlenebiliyor. Hem de ileri alamıyorsun, zaten YouTube kanalı değil ya canım, albüm sitesi. Şimdi siteye girin, etraftaki tüm ışıkları kapatın, tam ekran yapın ve kulaklığı takın. Evet, evet, böyle bir albüm yok. Ah, sitenin adresi; dahauzak.otomat.tv
 


YAYIN

 

Dünya edebiyatının en sıra dışı isimlerinden biri olan Romain Gary/Emil Ajar’ın biyografisinin çok ilginç olacağı kesin. Kendi adıyla bir kez kazandığı Fransa’nın en büyük edebiyat ödülü olan ve her yazara sadece bir kez verilen Goncourt Ödülü’nü ikinci kez kazanabilmek ve kendini aşmak için Emil Ajar ismini yaratan ve 20. yüzyılın en büyük edebiyat skandalına imza atan yazarın biyografisi Dominique Bona imzasıyla ve Romain Gary adıyla Tefrika Yayınları’ndan çıktı. Gary üzerine yapılmış ilk büyük çalışma, yazarın Ajar’a dönüşme aldatmacasını gözler önüne sererken, yoksul bir çocuktan bir diplomata dönüşümünü ve tabii ki Jean Seberg ile yaşadığı büyük aşkı da anlatıyor. Onca Yoksulluk Varken ve Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı gibi iki şaheseri farklı imzalarla, kimyalarla yaratmış büyük bir yazarın hayatını okumak keyifli olacaktır.

 

FİLM

Artık eskisi gibi iyi komediler çıkmıyor. Ama yıl biterken bir umudumuz var. 2003 yılında çektiği The Room ile “tarihin en kötü filmi” ünvanının güçlü adaylarından biri olarak tanınan Tommy Wiseau’nun ve filminin hikâyesini anlatan The Disaster Artist, The Room’u bilenler için bir hazine vaat ediyor. Aslen filmin oyuncularından Greg Sestero’nun kaleme aldığı The Disaster Artist: My Life Inside The Room, the Greatest Bad Film Ever Made isimli kitaptan yer yer iyi işleriyle takdir ettiğimiz James Franco tarafından beyaz perdeye aktarılan yapım fragmanlarıyla bile güldürüyor. Tabii sadece komedi değil dramanın da ön planda olduğu söyleniyor. Wiseau rolünde James Franco’nun çok iyi hazırlandığı belli. Hatta adı, uzak bir ihtimal olsa bile, Oscar ödülü için geçmeye başlamış. Bir nevi “Amerikan Gerçek Kesit”inin yapılış öyküsü. Filmde Franco dışında kardeşi Dave, Seth Rogen, Alison Brie ve hatta küçük rollerde Sharon Stone, Bryan Cranston gibi isimler de var. Tabii The Disaster Artist’ten önce The Room’u tamamen izleyemeseniz bile incelemenizi tavsiye ederiz.

İrlandalı oyun yazarı Martin McDonagh az ve öz film yapıyor. 2008’deki ilk uzun metrajı In Bruges ile tarihin en başarılı debütlerinden ve en güzel filmlerinden birine imza attığını söylemek çok abartılı olmaz sanırız. Ardından 2011’de gelen Seven Psychopaths iyi oyunculuklarıyla dikkat çekerken In Bruges ayarında değildi. Yeni filmi Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ise çok daha iddialı bir iş olacağa benziyor. Kızının cinayetini çözmeleri için sürekli polisi taciz eden Mildred Hayes’in hikâyesini anlatan kara komedide pek sevdiğimiz Frances McDormand başrolde ve söylenene göre Oscar’lık bir performans veriyor. Onun dışında Woody Harrelson, Sam Rockwell, John Hawkes gibi isimler de var. McDormand varlığı ister istemez hemen Coen’leri hatırlatsa da ilginç konusu ve oyuncu kadrosuyla McDonagh’nun kariyerine yaraşır bir film olduğundan eminiz.

İlk filmi Crazy Heart ile Jeff Bridges’a Oscar kazandıran Scott Cooper ardından gayet başarılı Out of Furnace ve ortalama Black Mass ile kendine görünür bir kariyer edindi. Cooper’ın son filmi bir western: Hostiles. 1892’de bir Cheyenne şefinin evine sağ salim dönmesini sağlamakla görevlendirilen bir askerin hikâyesine odaklanıyor. Başrolde kariyerinde görece daha sakin bir döneme giren Christian Bale var. Filmde ayrıca gene sevdiğimiz Rosamund Pike, Ben Foster ve Jesse Plemons gibi isimler de var. Beyaz perdedeki kızılderili karakterleri bolca canlandırmış usta oyuncu Wes Studi’yi de saymalı. Cooper ile Bale ortaklığı Out Of Furnace’da gayet iyi işlemişti, referans sağlam.

DİZİ

Western’lerden devam edelim. Netflix de geçtiğimiz ay Godless’la Vahşi Batı’yı ziyaret etti. 7 bölümlük mini-seri Steven Soderbergh’in yapımcılığında ve The Lookout, A Walk Among The Tombstones gibi filmleriyle tanıdığımız Scott Frank’in yönetmenliğinde kotarılmış. 1884 yılında Colorado’da geçen yapım, toplumsal gerçekçi bir ton benimsemiş. Maden kazasında tüm erkeklerin hayatını kaybettiği ve kadınların hüküm sürdüğü bir kasaba, zalim bir gangster, kendini kanıtlamak isteyen bir şerif ve Roy Goode efsanesi derken kaliteli diyebileceğimiz bir iş. Kadrosunda Jeff Daniels, ’71 ve Starred Up gibi filmlerle tanıştığımız “yeni Tom Hardy” potansiyeli taşıyan Jack O’Connell ve son dönemlerde hep iyi yapımlarda gördüğümüz Scoot McNairy’nin yanı sıra Merritt Wever ve Michelle Dockery’in başı çektiği başarılı kadın oyuncular barındıran Godless’ın sinematografisi ve kamera seçimleri de pek başarılı. Kadro da hakkını veriyor. İlkin film olarak planlanmış olması da akıcılığının kanıtı. Bir tek belki biraz dönemine göre fazla “ilerici” karakterler barındırması yer yer yabancılaşma yaratıyor diyebiliriz.
 

ALBÜM

Curtis Harding’in ilk albümü Soul Power beklendiği kadar ses getirmemişti. Aslında modern prodüksiyonlara pek pas vermeyen, ham ama güçlü şarkılarla ve tabii ki Harding’in güzel sesiyle gayet başarılı bir debüttü. Gene de 2. albüm için gerekli motivasyonu bulmuş Harding ve bu kez Face Your Fear ile karşımızda. İlk albümden ruh olarak çok da farklı değil ama daha renkli. Özellikle ‘70’ler soul, r&b ve funk’ına selam çakan müzisyen gene harika söylüyor. Daha eski zamanlarda dünyaya gelmiş olsa çok daha popüler olabileceğini düşündüğümüz müzisyenin canlı performanslarından gördüğümüz kadarıyla sahnesini biraz daha hareketlendirmesi ve grubunu da bir tık daha iyileştirmesi gerekiyor. Gene de hem Soul Power hem de Face Your Fear gönül rahatlığıyla önerebileceğimiz çalışmalar.

Fever Ray geri döndü! Aslen 2000’li yılların en iyi gruplarından biri olan The Knife’tan bildiğimiz Karin Dreijer’ın solo projesi Fever Ray’i 2009’da kendi ismini taşıyan albümle tanımıştık. The Knife’a göre daha sakin, synth’lerin gayet yerli yerinde kullanıldığı harika bir elektronik çalışmaydı. “Triangle Walks” ve Breaking Bad’in soundtrack’inde yer almış “If I Had a Heart” gibi şarkılar hâlâ manalı. Ekim sonunda önceden hiçbir tanıtım yapılmadan yayınlanan Plunge ise ilkine göre daha agresif ve sert bir albüm. Dreijer’ın da vokalleri Joanna Newsom, Björk benzeri süper yetenekli kadın müzisyenlerinki gibi bazılarımızı rahatsız edebiliyor. Ama müziğin çok üst kalitede olduğunu söylemeli. Senenin en etkileyici elektronik çalışması desek yeridir.Karga kabininin has adamlarından Joe Henry abimizden çok da bahsetmeye gerek yok. ‘80’lerin sonundan beri düzenli olarak güzel albümlerle kulaklarımızı şenlendirmiştir. 14. ve yeni albümü Thrum’da da bir değişiklik yok. Biz aslen onun Fuse gibi bir tık deneysel işlerini özlesek de son yıllarda akustik ve nefeslilere ağırlık verdiği, alt. country ve blues soslu albümlerini de sevdik. Thrum 2007’deki Civilians’dan beri en iyi albümü. Gene akustik ağırlıklı, türden ziyade Henry’nin özgün tadına daha uyan şarkılarla dolu. 5 kişilik bir ekiple, canlı olarak direkt teybe kaydedilen albümdeki doğaçlama ustalığı da takdire şayan. Kendisi de pek çok önemli isimle çalışmış saygın bir prodüktör olan Henry, bu albümde dostu Ryan Freeland’in yaratıcılığından da destek almış. Ayrıca albümün ilham kaynaklarını müzikten çok şiirde bulduğundan bahsetmiş. Walt Whitman, Mevlana ve Rimbaud’yu sayıyor. Bu da, sözlere de -ki sitesinde var- dikkati elzem kılıyor.