TEKERRÜR


Nazlı Kalkan
Koyu gri duvarlarla çevrili bahçede, gecenin karanlığı yemek masalarının üzerine kurulmuş dev şamdanlardan gelen loş ışıkla aydınlanıyordu. Bahçenin iç kapısına doğru kurulmuş olan sahnede, tahtadan yapılmış yeşil sandalyenin üzerinde oturan kemancı “Sarabande”yi vecd halinde çalıyordu. Davetliler bu dokunaklı şarkının ezgilerinden çıkan içkiden içerek kendilerinden geçip sarhoş oluyorlardı. Bahçedeki her şey şarkının notalarıyla müthiş bir ahenk halinde akarken kemancı şarkıyı çalmaya başladıktan bir müddet sonra, nasıl anlatsam, şarkının o en acı kısmına geldiğinde yanlış notaları çalıyor, başlarda Tanrı’nın sesini fısıldayan bu kemandan bir anda şeytani bir ses yayılıyordu.
 
Davetliler kemanın sesinden evvelinde mest olmuşken, yanlış notaların çıkarttığı bu korkunç sesle aniden irkiliyor; irkilme sonrasında ise ne yapacaklarını bilmez bir halde can sıkıntısı çekiyorlardı. Bu dayanılması zor can sıkıntısını gidermek için birbirleri ile sohbet ediyorlardı. Kemancı şarkıyı en başından tekrar çalmaya başlayınca da; yeniden susarak ve “Sarabande”nin ezgilerinden içerek sarhoş oluyorlardı. Ta ki kemancı işte o anki gibi yeniden yanlış notaya gelene kadar.
 
“Beynimi tırmalıyor,” dedi siyah eşarplı kadın yüzünü buruşturarak. Hemen sonra yanındaki yaşlı adama döndü: “Sisifos bir tekerrür takıntısının (*) içinde sıkışıp kaldıysa Profesör, o halde geçmişiyle ilgili bir problemi olmalıydı.” Kadının “Profesör” diye hitap ettiği yaşlı adam yavaşça kafasını siyah eşarplı kadına doğru çevirirken kemancı davetlilere mahcup bakarak, notaları yanlış çalmanın verdiği hayati hatası için beden diliyle özür dileme faslına geçmişti. Aynı esnada davetlilerden bir kişinin dışında kalanların hepsinin konuşmalarının uğultusu yayılıyordu bahçeye. Hepsinin dışında kalan, sesi çıkmayan bu kişi, keman sustuğunda konuşmayan, çaldığında da sarhoş olmayan, behemehal kemanın tesirinde kalmamış bir kişiydi. O da bir zamanlar kemanın sesiyle sarhoş olanlardandı. Lakin o kadar cezbeye kapılmıştı ki sesin tesiri bedenine sirayet etmiş, omzunu tatlı tatlı kaşımaya başlamıştı. Öyle ki omzunun o tatlı kaşıntısından mest olmaya başlamış, ne şarkının büyüleyici ezgisini ne de kemancının yanlış çaldığı notaların bet sesini fark ediyordu.
 
Kemancı -her defasında olduğu gibi ilk defa sahneye çıkıyor edasıyla- kafa selamını verdikten sonra kemanını omzuna kaldırdı. Yeniden “Sarabande”yi usul usul çalmaya başladı. Konuşma sesleri kesildi aniden, hepsi mest oldu yeniden. Omzunu kaşıyan adam onlar gibi huşu içinde değildi. Omzunu kaşımaktan kendisini alamamış, ceketini ve gömleğini omzunun üzerinden sıyırmıştı. Kaşınmaktan kıpkırmızı olmuş omzunu kaşıdıkça daha da fazla kaşımak istiyordu. Omzu kaşındıkça adam öfkeleniyor, hırsını yine omzunu kașıyarak çıkartıyordu. Kemancı yanlış notaları çalmaya başlamadan hemen önce hırsla omzunu kaşımaya devam ediyordu. Kemancı yanlıș notayı çaldığında birden siyah eşarplı kadın Profesör'e döndü yeniden: “Öyle söylemiyorlar mı Profesör? ‘Bilinçaltı kendisini tekrar tekrar aynı üzüntülü pozisyona düşürür. Böylece hastalıklı bir tekerrür oluşturur.’ Sisifos’unki de hastalıklı bir tekerrür değil mi?” Profesör yeniden kadına döndü. Bu kez konuşmakta istekliydi. Tam da kadına cevap vermek için nefesini toplamışken kadın aldırmadı, geri kalmadı sözünden: “Fakat O’na sorsan, Sisifos’a canım, ‘Tanrı tarafından cezalandırılmışım,’ der. Halbuki yok öyle bir şey! Sisifos’un bilinçaltı kendini bile bile attı o kayanın altına. Belki de erken çocukluğunda sürekli yuvarlanan bir kayayla ilgili kötü bir şey yaşamış...”

Kemancının şarkıyı yeniden çalmaya başlamasından dolayı mest olmuş kadın sözünü bitiremedi. Zavallı adam, keşke onlar gibi kendisinden geçebilseydi. Halbuki tırnaklarına bulaşan kanın ıslaklığıyla omzunun acısının tesirinden derisinin sıyrıldığını fark etmişti. Pembe etleri meydana çıktıkça gözyaşı ve çaresizlik içinde kaşımaya devam etmekten alamıyordu kendisini. “Tanrım!” dedi omzunu kaşırken, “Bu ne zor bilmece, kaşındıkça çoğalıyor hissi; ben tükenmekteyim kaşıdıkça.” (**) Hepsi ona acıyan gözlerle bakarken, hiçbiri bu şiirin aslında kendisine ait olmadığını söylemeye lüzum görmedi. Halbuki kemancı çoktan yanlış notaları vurmuş susma faslına geçmişti.
Siyah eşarplı kadın sessizlikten istifade ederek yine Profesör’e döndü. Profesör ise seri bir hareketle dönerek siyah eşarplı kadına: “Hayır, dönmeyin efendim!” dedi. Kadın Profesör’le kurduğu monoloğun diyaloğa dönmesinin tesiriyle dondu olduğu yerde. Zira konuşurken birilerinin cevap vermesine hiç alışkın değildi. Endişesi arttı birden.
 
Profesör ter içinde kalmış bir halde konuşmaya devam etti: “Ne zamandan beri buradayım bilmiyorum ama o zamandan beri sizin saçmalıklarınızı dinlemekten ve kurulmuş saat gibi çalışan şu döngüden bıktım. Şu kemancıya bakın!” Kemancı davetlilerden yanlış bastığı notalar için hâlâ beden diliyle özür diliyordu. Kadın hayret ve endişe içinde Profesör'ün söyleyeceklerini kesmek için lafa atılmaya çalışsa da Profesör buna izin vermiyordu. Profesör gittikçe hiddetleniyordu, gittikçe büyüyordu gövdesi: “Sisifos’u düşünüp dururken buraya nasıl geldiğini biliyor muydun?” dedi kadına. “Kim olduğumuzu? Neden burada toplandığımızı? Bizi kimin buraya, ne için gönderdiğini, hiç düşündün mü? Kim çağırdı bizi?” Profesör soruları sordukça kadının benliği bu soruların altında çözülerek parçalarına ayrılıyordu. Parçalar etrafa yayılırken omzunu kaşıyan adam omzundaki yaralardan ve çektiği acıdan bitap düşmüş yerde yatıyordu. Profesör baygınlık geçirmiş zavallı adama baktı. Etrafında göz göze geleceği kimse kalmamıştı. “Belki de...” dedi kendi kendine “ışıklarının altında yemek yediğimiz, sefa sürdüğümüz bu süslü bahçe, başka birisinin cehennemidir,” (***) diyerek boynundaki peçeteyi çıkartıp masanın üzerine attı. Herkes biraz hayret, biraz şaşkınlık içindeydi. Ve fakat akması gereken bir rutin vardı her şeyden önemli olan. Bu yüzden şaşkınlıkların ömrü pek uzun olmazdı. Omzu kaşınan zavallı adam baygın yatıyordu.
 
Kemancı -her defasında olduğu gibi ilk defa sahneye çıkıyor edasıyla- kafa selamını verdikten sonra kemanını omzuna kaldırdı.

(*) S. Freud, Yineleme Saplantısı, (Haz İlkesinin Ötesinde – Sayfa: 32)
(**) Orj. Ataol Behramoğlu “Cellat Uyandı Yatağında Bir Gece”
(***) Orj.  Aldoux Huxley, “Bu dünya, belki de bir başka gezegenin cehennemidir.”

nazlikalkan8@gmail.com