A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | KOKUSU ÇIKMIŞ ŞEYLER: Tekrar Eden Değil, İlk Olan

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/121/4442" target="_blank" class="twitter">twitter

KOKUSU ÇIKMIŞ ŞEYLER: Tekrar Eden Değil, İlk Olan


Vedat Ozan
Yeni bir eve taşındığımızı düşünelim. Sebep önemli değil, pek çok nedenle taşınabilir veya taşınmak zorunda kalabiliriz elbette. Mesela hayatımızda taşınmayı gerektiren bir değişiklik olmuştur ve artık tek yaşamıyoruzdur; dolayısıyla tek göz barınak iki kişinin yaşayacağı kolaylığı sağlamıyordur ve yeni alan ihtiyacı hasıl olmuştur. Veya kentsel dönüşüm kazığını yemişizdir veya sürekli değişen eğitim politikası sonucu çocuğumuzu iyi bir okula göndermek istiyoruzdur ama bunun için okulla aynı mahallede ikamet zorunluluğu ortaya çıkmıştır vs vs. Sebep ne olursa olsun, taşındığımızı varsayalım ve yeni evimiz de bir tren istasyonun yanında veya bir hastanenin acil servis girişinin hemen karşısında olsun. Trenin raylar üzerinde çıkardığı ses ya da saat gözetmeksizin acil servise engelsiz erişmek için çırpınan ambulansların siren sesleri muhtemelen bir veya iki ay boyunca geceleri uykuyu bize zehir edecektir. Ancak kısa bir süre sonra başta bizi uykusuz bırakan gürültünün artık eskisi kadar bizi etkilemediğini fark ederiz. Sirenler hâlâ çalıyordur ama biz onları eskisi kadar duymuyoruzdur. Daha doğrusu ses dediğimiz titreşim hâlâ ortamda mevcuttur da, beynimiz artık onu bir uyarı olarak değerlendirmiyordur.
 
İşitme duyumuzdan verdiğim yukarıdaki örneği görme duyumuz için de düşünebiliriz. Görme duyumuz ortamdaki ışığın yoğunluk derecesinin değişimlerine göre kısa sürede algısal uygulamaların ayarını değiştiriyor. Bol güneşli ve ışıklı bir alandan birdenbire karanlık bir odaya girdiğimizi düşünelim. Gözlerimiz hızla az ışıkta görebilme çabasına giriyor, gözbebeklerimiz az önceki haline oranla daha fazla irileşiyor, yaklaşık beş dakikalık bir süre sonunda da ilk yaşadığımız karanlık ve görünmezlik şokunu geride bırakarak ortam ışığına uyum sağlıyoruz. Karanlık bir ortamdan açık ve güneşli bir alana çıktığımızda da “gözüm kamaştı” söylemi eşliğinde aynı sürecin tersini yaşadığımızı söyleyebiliriz.
 
Bütün duyularda oluyor da, kokuda olmaz mı? Olur elbette. Sürdüğümüz parfümü sokağa çıktıktan kısa bir süre sonra hissetmiyor olmamızı ilk akla gelen yaygın örneklerden biri olarak sayabiliriz. Veya diyelim ki hayvanseveriz ve evimizde kedi veya köpeğimizle birlikte yaşıyoruz. Emin olun o hayvanların karakteristik kokularını algılama hassasiyetimiz, asla evinde hayvan barındırmayan birisi ile aynı değildir ve böyle bir dostumuzu konuk ettiğimizde bizim varlığını artık fark etmediğimiz hayvan kokusu onun daha kapıdan içeri adım atar atmaz irkilmesine sebep olacaktır.
 
Anlattıklarımın sebebi duyusal uyaranlara karşı uyaranın cins ve kuvvetine göre değişken sürelerde olmak kaydıyla adaptasyon geliştirmemizde yatıyor. Keza ilkel dürtülerimiz açısından baktığımızda, aşina olunan, artık bilinmezlik ve tehlike riski taşımayan, yani “bilindik” hale gelmiş kokuyla, ne olduğu bilinmediğinden dolayı risk içereni ayırabilmemiz için gerekli bir eğilim olduğunu görüyoruz. İnsan beyni tahminlerin aksine tembelliğe hayli meyyal ve her gelen uyarıyı aynı “ciddiyetle” işleyerek zaman kaybetmek istemiyor; dolayısıyla bilinene alıştığında, onun güvenli olduğuna kanaat getirdiğinde, artık ona enerji harcamaktan kaçınıyor.
 
Her ne kadar biz sosyal bir alan içinde yaşıyor ve bu sosyal alanda maruz kaldığımız pek çok yönlendirmeyle beraber “hoş” kokuların (misal parfüm) bizim için önemli olduğunu düşünüyorsak da, evrimsel açıdan baktığımızda bizim için önemli olan “hoş” değil, bilakis kişisel hikâyemiz veya kolektif belleğimizde “kötü” etiketi taktığımız kokular. Neden? Çünkü bütün duyularda olduğu gibi kokuda da esas aradığımız bizim için bir “uyaran” olma hali. Zihnimizi sürekli “Acaba yaşam alanımda olağanüstü bir durum veya güvenlik testi yapmadığım yeni bir olgunun belirtisi var mı?” sorusu meşgul ediyor. Bu sorularla ilişkilendirilebilecek hoş olmayan -veya yeni- bir koku algılandığında harcanan ilave enerji ise, sürecin hoş ve tehlikesiz olduğu bilinen kokuyla uğraşmaktan daha yorucu geçmesine neden oluyor. Bu durumda eğer kokuyu daha önce duymuşsak, zaman ve mekân bağlamında da bizim için riskli olmadığına karar vermişsek, aynı çabayı harcayarak yeniden değerlendirme yapmak için artık uğraşmıyor, yeni güvenlik alanlarına doğru yol alıyoruz. Aksi olsaydı, yani her duyusal uyaranı sürekli aynı ilgi ve itinayla değerlendirmeye devam etseydik, beynimiz muhtemelen üç veya dört dakikada “mavi ekran” verirdi.
 
Yinelemenin aşındırması da diyebileceğimiz bu adaptasyon durumu eğer uyarı birinci bölge, yani bizim için çok yüksek risk taşıyan alanda gerçekleşiyorsa, oldukça kısa sürede gelişiyor. Mesela? Mesela ağzımız. Sıcak ile ılık arası bir yaz günü dondurmayı ilk yaladığımızda, açken önümüze gelen bir kâse çorbayı ilk kaşıkladığımızda, bardaktaki soğuk biradan ilk yudumu aldığımızda yaşadığımız duygu yoğunluğunun ikinci lokma veya yudumlarda asla yakalanamamasının sebebi de bu zaten. Gittikçe azalan bir yoğunluk yaşıyor, ancak insan olmanın bir garip cilvesi olarak, her tekrar eden yudum veya lokmada ilkinin şiddetini yaşamayı arzu ve ümit ediyoruz. Heyhat, olmuyor. vedato@yahoo.com