Yol Ayrımı: Yollar ve Ayrımlar


Bülent Kale
“Bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben – /ben gittim daha az geçilmişinden, /ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.” diyordu ABD’li şair Robert Frost. Yavuz Turgul’un Yol Ayrımı filmi de adını şairin “Gidilmeyen Yol” adlı bu şiirinden alıyor. Yukarıda Selahattin Özpalabıyıklar çevirisiyle (filmde de bu çeviri kullanılmış) okuduğunuz alıntı, şiirin filmde de kullanılan son dizeleri.
 
Filmin hikâyesi özünde bir tür klişe: Bir adam bir gün bir kaza geçiriyor ve gözleri açılıyor; gönül gözleri. Ya da bir adam bir gün bir kaza geçiriyor ve aklını yitiriyor; ticari aklını. Yahut bir adam bir gün bir kaza geçiriyor ve haberdar olmadığı bir şeyini hatırlıyor; vicdanını. Vesaire, daha da çeşitlenebilir bu. Sonra makas değiştiriyor. O güne dek izlediği yoldan başka bir yola giriyor.
 
Burada bir sıkıntı yok. Sonuçta, film hikâyeleri klişelerden sıklıkla faydalanırlar. Klişeler tekrarlana tekrarlana klişe olduklarından (bir sinemacı için) şöyle bir işe de yararlar: Seyirciye bir sürü şeyi tekrardan açıklamaları gerekmez. Anlatmak istedikleri şeyi anlatmak için ihtiyaç duydukları filmik gerçekliği hızlıca kurabilirler.
 
Filmde de bahsi geçen büyük Rus yazar Tolstoy, “Bütün büyük edebiyatlar şu iki şeyden birini anlatır; ya bir adam yollara düşer ya da şehre bir yabancı gelir,” diyordu. Sinema için de geçerlidir benzer bir durum: Ya normal olmayan bir şey olur (şehre bir yabancı gelir), ya da birisi normal olmayan bir şey yapar (yollara düşer) ve olaylar gelişir.
 
Sonuçta sinema da hayatı araştırır. Hayat üzerine farklı formüller kurar, gidilmeyen ya da az geçilmiş yollar üzerine kafa yorar. Fikir egzersizi yapar: Şöyle olsaydı ne olurdu? Ya böyle? Ya da böyle? A karakteri burada ne yapar? B buna nasıl tepki verir? Filmik gerçeklik bir kere kurulduktan sonra, iyi geliştirilmiş karakterler o gerçekliğin içinde sudaki balık gibi hareket ederler ve o dünyanın yaratılmasına neden olan tasarlanmış finale doğru “kendiliğinden” ilerlerler.
Turgul’un filminde ana karakter olan “acımasız işadamı” bir kaza geçirip, kalbi bir süre durup yeniden çalışınca bir aydınlanma yaşar ve parayı, pulu, ailesini terk ederek başka türlü bir yaşamın peşine düşer. On yıldır görüşmediği bir lise arkadaşının evine yerleşir. Feminist, emekçi, sosyalist, dayanışmacı, hayvansever, sendikacı, vicdani retçi, kitapsever, şiirsever, hümanist bir çevreye girer. Sonra (galiba?) âşık olmayı öğrenir, âşık olur ve sevdiği kadınla birlikte doğayla iç içe mutlu mesut bir hayat yaşar.
 
Film çok hızlı akıyor. Çünkü iki buçuk saate sığmayacak kadar uzun ve karmaşık bir hikâye anlatıyor. Bu yüzden de daha çok diyaloglar (hatta bazen monologlar) üzerinden ilerliyor. Edebi, sinemasal ya da gerçek hayata dair göndermeler havada uçuşuyor. Anladıklarımızı anlıyoruz, anlamadıklarımızı da anlamadığımızı anlamıyoruz. Senaryo seyirciye “İster ikna ol, ister olma” babında birkaç done vererek yoluna devam ediyor. Sonuçta hikâye bir filmik gerçekliğin içinde “kendiliğinden” ilerlemiyor; Yavuz Turgul’un kendi sözleriyle “senaristin canının istediği gibi” ilerliyor.
 
Ama ilerliyor. Seyirciyi sıkmıyor. Yine de bir gariplik var. Her şey sanki hiçbir şey olmamış gibi oluyor. Bir filmi başından alıp sonuna vardıran o bağ hiç de öyle gergin değil. Filmin içine girebilmiş değiliz. Filmde olan hiçbir şey bizi öyle germiyor: İşadamının kaza geçirmesi, evini terk etmesi, en yakın arkadaşının ölmesi, akıl hastanesine yatması, filmdeki zamanın Yağmurdan Önce’deki gibi bir döngüde olması. Hepsi olağan geliyor. Hayatta her şeyin çaresi vardır. Sinemada daha da çok vardır. Daha kolaydır.
 
Yavuz Turgul’un Yol Ayrımı kendisi için bir yol ayrımı mı? Zannetmiyorum. O yine sinema düşünüyor, sinema araştırıyor. Bu filminde de mutlaka bizim dışarıdan bakınca bir çırpıda göremediğimiz pek çok şeyler denedi ve sonuçlarını değerlendiriyor. O, sinemanın sinema düşünülerek, yeni yollar ya da az geçilmiş yollar denenerek, riskler alınarak ama aynı zamanda gardlar da alınarak yapıldığını biliyor ve bizi de her zaman sinema üzerine düşündürerek kendi yolunda ilerliyor.
 
Robert Frost, filmde ve bu yazıda kullanılan dizelerinin hemen öncesinde az geçilmiş yolu seçerken “diğerini başka bir güne bırakır” ama “bilir her yolun başka bir yol getirdiğini” ve “merak eder bir gün geri gelecek miyim diye.” İspanyol şair Antoni Machado ise çok daha nettir bu konuda, bilir bir daha o yolu seçemeyeceğini: “Ey yolcu, yol yoktur,” der, “Yürürken yapılır yol!”
 
Hiç yürünmemiş yollara! Kendi yollarımıza! bulentkale@gmail.com