OLDUKÇA SOSYALİM AMA FOBİM VAR


Pınar Deniz
“Şimdi konuşamıyormuşum mesela, ne boktan olur ha,” diye düşünerek açtığım bir telefonla vuku buldu konuşmaya başlamada yaşadığım sıkıntı. Ve evet, çok boktan oldu gerçekten. Uzun yıllar önceydi ama karşımdakinin beklemekten vazgeçip telefonu kapadığını, benimse inatla, kızarmış bir yüz ve saniyede milyon kez atan bir kalple “ALO” demek için çırpınıp durduğumu çok net hatırlıyorum. İnatçı, başarmaya ayarlı biri olduğum için de o aloyu bünyemden çıkarana kadar ahizeyi yerine koymadım.
 
Sonrasında uzun süre tedirgin yaşadım; çok küçük teklemeler dışında her şey normaldi ama kendimi izlemeye almıştım bir kere ve artık kafamda dönüp duran bir “ya tekrar olursa”m vardı. Hayal gücümü kendi aleyhime kullanarak bir dolu senaryo yazdım ve -tabii ki- bir gün o senaryolardan birini gerçeğe dönüştürmeyi başardım. İnmem gereken yerde ve çok istediğim halde “Müsait bir yerde,” diyemediğim için minibüste öylece kalakaldım. Gerçekten o kadar isterdim ki o “müsait yer”i müsait zamanda söylemeyi... Epey mesafeden sonra, ineceğini söyleyebilen ilk kahraman yolcuyla minibüsten indim ve karşıya geçip durağa kadar yürüdüm. Otobüsün benim için daha uygun bir seyahat aracı olduğuna da işte o gün karar verdim.
 
Zamanla sıklaşarak ve hükmettiği alan genişleyerek tekrar etti durum. Mutfakta söylenerek bulaşık yıkamakta olan anneme “Bırak allasen, ben yıkarım,” diye bağırmak istedim bir gün. Olmadı. Mutfağa gittim, arkası kapıya dönüktü, ukala ukala “Amma söylendin anne ya” demek vardı. O A bir çıksa ağzımdan, gerisi gelecekti, biliyordum; ama çıkmadı. Diyemedim.
 
Sonuçta, konuşmaya başlayamadığım için kendimi konuşmaktan mahrum etmeye hakkım yoktu. Bu yüzden, yeni başladığım okulda kendi isteğimle söz alıyor, önce tutulup kızarıyor, bir süre geçtikten sonra da ter içinde konuşmaya başlıyordum. Sonra, sabah yedi kırkbeş vapurunda üst üste içtiğim iki biranın dilimi çözdüğünü çözdüm ve alkolün konforlu sularında bir süre yüzdüm. Ta ki iki biranın dilim üzerindeki etkisi azalıncaya kadar da devam ettim sabahları simit-bira ikilisi eşliğinde Kız Kulesi seyretmeye.
 
Bu arada, her Türk insanı gibi, belirtileri internete yazıyor, çıkan sonuçları tıbben değerlendiriyor, kendime teşhis koymaya çalışıyordum. Nihayet ilk psikiyatristim “Sosyal fobiniz var,” dediğinde de hiç şaşırmadım. Zaten biliyordum. Kendimi verilen ilacın güvenli ellerine teslim edip ayda bir doktorumla ilacın mucizevi etkisi üzerine konuşuyordum.
 
Gerçekten mücizeydi. Tekrar minibüse binebilir, üstelik en arka koltukta oturduğum halde şoföre trafik kurallarını hatırlatabilir hale gelmiştim. Böyle muhteşem başarılara imza atmaya başlayınca iyileştiğime karar verdim. İlacı da zaten pek de hoşlanmadığım doktora gitmeyi de bıraktım.
 
Sonra ilk sevgili, ayrılık, ilişkiden kat kat uzun süren aşk acısı ve bu süre içinde tekrar hortlayan sosyal fobi. Düğmeye basıp inebildiğim araçlara dönüşüm, konuşmaya -özellikle sesli harflerle- başlayamamalar, sözcük olarak “şey”i olur olmaz yerlere sokuşturup durmalar başlayınca, tekrar ama başka bir psikyatristle görüşmeye karar verdim. Durumun nedenleri üzerine kafa yormam da işte böyle başladı. Murat’la, (en sevgili doktorum) sosyalleşmeye başladığım ilk günden itibaren kendimi aşağılanmış hissettiğime kanaat getirdik. Çünkü ben bir serebral palsiliydim ve sokağa çıktığım her sefer başka bir travmaydı aslında. Çünkü sokakta benden pek fazla yoktu ve hazırlıklı değillerdi insanlar bana. Çünkü ne yapsınlardı, onlar da Türkiye’de yetişmişlerdi ve farklı olan her şeye karşı hoyrat davranmaları da bundandı. Çünkü dünya böyleydi, az olan yok demekti.
 
Konuyla ilgili yaptığım okumalarda sebepleri bulmanın, travmalarla yüzleşmenin pek çok vakada işe yaradığı yazıyor. “İlaçla birlikte düzenli psikoterapi...”den bahseden ne çok makale okudum bilemezsiniz.
 
Herkesin sosyal fobisi kendine göre sanırım. Benimkisi de bana; pek inatçı. Travmalarımla -sayıca çok olduklarından sadece en akılda kalıcılarıyla- yüzleşmeme, sebepleri -çocukluğumdan başlayarak- irdelememize rağmen bir türlü tam olarak terk etmedi beni. Halen bazı durumlarda, şiddeti duruma uygun olarak değişerek, kendimi nasıl hissettiğime bağlı olarak sıklaşıp seyrelerek devam etmekte. “Valla bakın, konuşsam çok güzel, eğlenceli şeyler söyleyeceğim ama işte oooooo” durumuyla -en azından- savaşmamaya çalışıyorum artık. Sizi hoşlanmadığınız bir durumla karşı karşıya getiren şeyle gerçekten barış yapmak öyle kolay değil zira. Ama -dediğim gibi- ben serebral palsiliyim ve bazen sonuçlarla mücadele etmenin sebeple savaşmakla aynı şey olmadığını az çok biliyorum. Sosyal fobimi sevecek ya da seviyormuş numarası yapacak halim yok ama ondan nefret de etmiyorum artık. Zaten insan, beyin kimyasının da yardımıyla, kendisinin yarattığı bir şeyden nasıl nefret etsin ki. Öyle değil mi? fpdeniz@gmail.com