Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK

 
Taner Öngür ve 43.75 – Elektrik Gramofon – Tantana Records
 
Taner Öngür “Kıymetli dinleyen,” diye başlıyor anlatmaya, son albümünün/plağının içinde albümün hikâyesini. Sunuşun girizgâhındaki bu nahiflik bile güncel müzik âlemimizde albümün farkını belli ediyor. Albümün alt başlığı “Eski Türkiye’den Türkçe sözlü hafif müzik yahut 1920’ler ile 1970’ler arası unutulmuş ya da kayıp İstanbul şarkıları”. Günümüzde adlarını herhalde kimselerin hatırlamadığı, Seyyan Hanımlar, Nazmiye Sedat Hanımlar, Şecaattin Tanyerli Beyefendiler, Mahmure Handan Hanımlar... Taş plakların içinde yaptığı arkeolojik çalışmaların ardından, foxtrot, vals, cha cha, tango, charleston gibi dönem müziklerinin içine işleyen alaturka namelere vurulup, şarkılardan taşan masumiyet ve samimiyet hislerini günümüze tedavül etmek istemiş Taner Abi. Bunu da iki gitar, bir bas ve bir davuldan mürekkep rock n’ roll grubuyla yapmış. 43.75, albümde çalan Taner Öngür, Haluk Önol, Emre Ekşi ve Ayberk Kınık’ın yaş ortalaması. Şeçilen şarkıları surf, rockabilly gibi türlerle yeniden yorumluyorlar. Yani hanımlar beyler, eski usül bir albüm dinleyeceksiniz.
 
Albüm ile ilgili yazılan, çizilenlerin genel olarak “Ah o eski güzel günler...”, “Memleketin haline şimdi bir bak, bir de eski zamanlarda yaşananlara...” vesaire makamlarından dem bulması anlaşılabilir. Ancak bu nostaljiden kurtularak dinlemek gerekiyor albümü. Evet, Elektrik Gramofon geçmişe dair bir albüm. Geçmişin nahifliğinin, saflığının altını çiziyor. Ancak albümü sadece geçmişe özlem parantezinden ele almak değerini eksiltiyor. Çünkü etnomüzikoloji, müzik sosyolojisi, müzik analitiği devreye girince, taş plaklardaki unutulan cevherlerin güncellenmiş versiyonlarını dinlemenin manası büyüyor. Bu manayı “Artık her şey berbat, ne varsa geçmişte varmış” vurgusuna hapsetmeden sahiplenmeliyiz. Özellikle de müzisyenlerin bu albüme dikkat kesilmesi gerek. ‘60’lı, ‘70’li yılların groove ve funk’larının keşfedilip tekrar tekrar edit edilerek piyasaya sürülmesiyle oluşturulan güncel pazarda, Elektronik Gramofon albümü bambaşka bir seçenek koyuyor ortaya. Gerçekten de şimdilerde üretilen, ortaya konulan bütün yerli müzikleri düşününce -birkaç janrı dışarıda bırakırsak- geçmişte bunların tillahının yapıldığını açık şekilde söyleyebiliriz. Bu müzikal mirası bilmeden, incelemeden müzik yapıyor olmanın sıkıntılarını hissetmemek ayrı tartışma konusu. Taner Abi, şimdiye kadar yaptığı abilikler azmış gibi, şimdi de ders niteliğinde bir albüm ortaya koydu. Hem memleketin müzikal mirasının bir bölümüne dikkat çektiği, hem de gündemde eksikliği bile hissedilmeyen bir sorunun yanıtını ortaya koyduğu için mühim bir albüm Elektronik Gramofon. Yani hanımlar beyler, dinleyince teşekkür edeceğiniz bir albüm bu.

YAYIN

 
Amerikan edebiyatının yeni yeteneklerinden Colson Whitehead’in 2016 tarihli ve Pulitzer ödülüne sahip yeni romanı Yeraltı Demiryolu Siren Yayınları’ndan Begüm Kovulmaz’ın çevirisiyle çıktı. Whitehead’in romanı Amerika’ya getirilen ve köleleştirilen bir kadının, Ajarry’nin öyküsüyle başlıyor ve oradan bir başka kadına, Cora’nın serüvenine uzanıyor. Genelde çok satanlara yer vermeyiz burada ama Whitehead iyi bir tecrübe vaat ediyor.

FİLM

 
Yılın ilgi çekici filmlerinden biri Good Time. Bu sene Cannes’da Altın Palmiye için de yarışan ve genellikle toplumdan dışlanmış karakterleri ele aldıkları filmleriyle tanınan New York’lu Ben ve Josh Safdie kardeşlerin yeni filmi, bir gecelik yanlış giden bir soygun hikâyesini anlatıyor. Twilight serisinin ardından David Cronenberg ve David Michod gibi iyi yönetmenlerle çalışan, iyi seçimler yaparak kalbur üstü filmlerle kendine saygın bir kariyer yaratan Robert Pattinson’ın yer aldığı ve Ben Safdie’nin de onun zihinsel engelli kardeşini oynadığı yapım umut vaat ediyor. Ayrıca Jennifer Jason Leigh’nin de kadroda olduğunu, müziklerini de Oneohtrix Point Never’ın yaptığını da ekleyelim.
Louis CK’yi çok severiz, ne yapsa severiz. Son birkaç yıldır kendi kotardığı veya yapımcılığını üstlendiği dizileri, stand up’larıyla ortalığı kasıp kavuran komedyen 2001’deki “deneysel” Pootie Tang’den sonra 2. uzun metrajı I Love You, Daddy ile karşımızda. Sessiz sedasız Toronto Film Festivali’nde prömiyerini yapan filmde 17 yaşındaki kızını 68’lik bir yönetmenden uzak tutmaya çalışan bir yapımcının hikâyesi anlatılıyor. Başroldeki yapımcı rolünde Louis CK yer alırken, John Malkovich, Charlie Day, Chloë Grace Moretz, Edie Falco, Helen Hunt gibi isimler de kadroda. Siyah beyaz çekilen film için Woody Allen referansı da bolca kullanılıyor. Elini her attığı işten yüzünün akıyla çıkan CK için zorlu bir sınav olacak. Umarız beğenilir.

DİZİ

 
Mike Judge’ı bizim jenerasyon Beavis and Butthead’i yaratan adam olarak başının üzerine koymuştur tabii ki. B&B dışında da aslında çok dolu bir CV’si olduğunu söylemek zor. Halen 5. sezonunu yaşayan Silicon Valley, filmleri Office Space ve Idiocracy dışında pek bir şey sayamayız. Yeni projesi Mike Judge Presents: Tales From the Tour Bus ise 6 bölümlük kısa bir iş olsa da yılın en güzel sürprizlerinden biri. Judge’ın animasyon-belgesel mantığıyla kotardığı ve country müziğin eğlenceli, garip, illegal hikâyelerine dalan seri Johnny Paycheck, Jerry Lee Lewis, George Jones, Waylon Jennings gibi isimlerin inanılmaz hikâyelerini tanıkları aracılığıyla anlatıyor. Çizgi film mantığıyla yaklaşması (zamanında The Ricky Gervais Show da bunu çok iyi başarmıştı) işe dinamizm katıyor. İyi eleştiriler almasını ve Judge’ın bu projeyi büyütebilmesini yürekten diliyoruz.
Bir dizinin son derece itici, sevimsiz bir başrol oyuncusu varsa onu ne kadar sevebilirsiniz? Kariyerine çok genç yaşta Alien 3’ü çekerek başlayan, sonrasında Seven, Fight Club, Zodiac, The Social Network gibi başarılı işlerle devam eden yetenekli yönetmen David Fincher’ın yeni dizisi Mindhunter ile ilgili en önemli soru bu. Dizi macerasına House of Cards ile başlayan Fincher’ın ‘70’lerde geçen bir seri katil dizisi hazırladığını duyduğumuzda özellikle Zodiac’ı hatırlayarak heyecanlanmıştık. Gerçekten de rengi, dokusu, sinematografisi usta bir elden çıktığını gösteriyor Mindhunter’ın. Fincher’ın yanı sıra Senna, Amy gibi belgesellerden tanıdığımız Asif Kapadia ve Thomas Vinterberg ile beraber çalışan ve Borgen isimli dizisiyle tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Tobias Lindholm’un da destek attığı yapımda FBI bünyesinde davranış bilimini geçer akçe kılmaya çalışan bir ekibin seri katillerle konuşarak belirtileri çözmeye çalışmalarını izliyoruz. Yer yer her bölüm başka vakanın yaşandığı eski tip dramalara da benziyor. Keyifli diyaloglar var, Holt McCallany ve Fringe’de severek izlediğimiz Anna Torv da ana karakterler olarak iyi iş çıkarıyorlar. Gelgelelim asıl başrolün sahibi, Glee isimli diziyle tanınan Jonathan Groff dizinin yumuşak karnı. Katillerden birini oynasa olabilecek Groff’un sosyopatlığı, manasız narsizmi ve ilişkileri dizinin ritmine darbe vuruyor. Belki bu kasıtlı bir seçimdir, olabilir. Bazı vakaların da çok çabuk sonuca ulaşması bir dert olarak görülebilir sanki. Gene de arka arkaya izlenebiliyor ve belli bir kalitesi var. 2. sezonunu da aldığını düşünürsek belki işler daha da yoluna girer o zaman.

ALBÜM

Küçük Prens geri döndü. 2014’te henüz 20 yaşında harika debütü 6 Feet Beneath The Moon ile kariyerine giriş yapan King Krule (nam-ı diğer Archy Marshall) merakla beklenen yeni albümü The Ooz’u yayınladı. 1 saatten uzun süren albümü bir önceki gibi herhangi bir türe bağlamak kolay değil. Denemeye kalkışsak herhalde Syd Barrett-garaj rock-caz-Maxinquaye dönemi Tricky-krautrock-funk gibi bir sonuç çıkardı ortaya herhalde. İlkine göre daha arkasına yaslanan, daha atmosferik bir yapıt olduğunu da söyleyebiliriz. Ama bir oturuşta da sindirmek kolay değil. Henüz 23 yaşındaki Marshall 2010’ların en önemli figürlerinden biri olmayı sürdürüyor.  
Kadın erkek düet albümler iyi sonuçlar vermiştir. İlk aklımıza gelenlerden Isobel Campbell ile Mark Lanegan, Robert Plant ile Allison Krauss, Lee Hazlewood ile Nancy Sinatra ve zor bulunsa da 1988 tarihli Johnny Thunders ile Patti Palladin ortaklıklarından güzel albümler çıkmıştır ortaya. Günümüzün indie camiasının kralı ve kraliçesi desek abartmayacağımız Kurt Vile ve Courtney Barnett ortaklığı Lotta Sea Lice da hayal kırıklığına uğratmıyor. Birbirine benzeyen nev-i şahıslarına münhasır uykulu vokalleri ve oya gibi işledikleri gitarlarıyla çok sevimli bir çalışma. Müzikleri herkesi çekmeyecektir belki ama her ikisinin de günümüzün özgün yetenekli isimleri olduğunu söylemek lazım. Solo işlerini de pas geçmeyin.
Robert Plant demişken, onun da yeni solo’suna değinmeden olmaz. Öncelikle 50 yıllık kariyerinde hâlâ manalı işler yapabiliyor olması onu çok ayrı bir yere koyuyor. Yetenekli müziyen Justin Adams ve grubu The Sensational Space Shifters ile kotarılan Carry Fire aynı kadronun yer aldığı bir önceki Lullaby and… The Ceaseless Roar gibi gayet usta işi bir albüm. Gene biraz Afrika esintisi, biraz country, biraz rock soslu çalışmadaki şarkılar çok daha kolay dinlenilir vaziyetteler. Bunu olumlu anlamda söyleyebiliriz. Justin Adams’ın şefliğindeki grubu da onun Led Zeppelin sonrası kariyerindeki en iyi ekip kesinlikle. Plant’ın harika vokalini her döneme uyarlayabilme yeteneği de takdire şayan. Yaşayan efsaneyi kutlamak için bir sebep daha.

Bir geç dönem canlanması yaşayan isim de David Crosby. The Byrds ve Crosby, Stills, Nash & Young’dan tanıdığımız 76 yaşındaki isim 2014’te Croz adıyla, 21 yıl aradan sonra yeni bir solo albüm yayınlamıştı. Gayet iyi tınlayan çalışmanın devamının da bu kadar sağlam geleceğini tahmin etmemiştik. 2016’da Lighthouse ve şimdi de aralarındaki en iyisi olan Sky Trails ile şaşırtmaya devam ediyor. Aslen bildiğimiz müziğinden farklı bir iş yapmıyor ama hâlâ sahip olduğu güçlü sesi ve abartısız, yer yer modern dokunuşlu kadife prodüksiyonuyla  alamet-i farikası folk-cazın en güzel örneklerini vermeye devam ediyor. Albümdeki nefesliler de ayrı bir keyif. Bir 10 sene önce söyleseniz inanmazdık ama Crosby şu anda eski grup arkadaşlarının hepsinden daha iyi müzik yapıyor.
Dhani Harrison babası George’a çok benzer hem sesiyle hem de görünüşüyle. Onu bu düşünceleri savuşturarak dinlemek kolay değil. 2004’te Rock and Roll Hall of Fame gecesinde bir yanında Tom Petty bir yanında Prince ile babasının efsane şarkısı “While My Guitar Gently Weeps”i söyleyen 25 yaşındaki Dhani artık orta yaşlı bir müzisyen. Şu ana kadar solo iş yapmamış olması da ilginç. En bilinen işi de Joseph Arthur ve Ben Harper ile beraber oluşturdukları Fistful of Mercy projesiydi. Şimdi Harrison’un kendi ismiyle yayınladığı ilk solo albümü In//Parallel var elimizde. Vokal ve yer yer doğu motifleriyle ister istemez andırsa da özünde babasının müziğinden oldukça uzakta, elektroniklerle bezeli atmosferik bir albüm. Ama maalesef herhangi yeni bir şey söylemeyen, pek güçlü olmayan şarkılarla dolu. Dhani’nin üstündeki baskıyı anlayabiliriz ama daha iyisini de bekleriz ondan.
Gary Numan’ı sevmemek mümkün değil. Yaklaşık 35 yıl önce hit’leriyle synth-pop’un babası lakabını alan ve ortalığı yıkıp geçen Numan, o zamandan beri müzik yapmaya devam etse de bir daha o dönemki tazeliğini ve yenilikçiliğini yakalayamadı. ‘90’larda Trent Reznor’un yardımıyla tekrar hatırlanan Numan sıklıkla albüm (20 civarında solo’su var) yapmaya devam ediyor. 2013’de yayınladığı Splinter onun zafer günlerinden beri yayınladığı en iyi işlerden biriydi. Müziği ehlileşmiş Nine Inch Nails duygusu verse de synth’lere olan güveni, günümüzde artık her grubun kullandığı bu enstrümanı kullanış şekli keyifli olmaya devam ediyor. Yeni albümü Savage (Songs from a Broken World) da aynı damardan. Doğu namelerinin çok daha güçlü olduğu, kızının vokalleriyle süslenmiş ve tabii ki sert synth darbelerinin yer aldığı albüm Numan’ın külliyatına çok bir şey katmıyor belki ama bu alçak gönüllü adamın hâlâ müzik yapabildiğini görmek güzel.