Bir Sağlık Sorunu Olarak Günah: The Sinner


Murat Kızılca
Spoiler (sürprizbozan) içerir.
 
Daha yeni yeni yürümeye başlayan küçük bir çocuk sahibi, Cora ve Mason adında genç bir çiftle tanışırız önce. Her ikisi de Mason’ın babası Ron’un yanında, klima tamiri ya da montajı gibi küçük çaplı işlerle uğraşan aile şirketinde çalışmaktadır. Mason’ın anne ve babasının evinin hemen yanındaki evde oturan çiftin hayatı bir dolu rutin barındırır. Cora, Mason ve Ron her sabah işe giderken çocuğa babaannesi Lorna bakar. Akşam iş dönüşü illa ki Lorna’nın yaptığı yemekler yenir ve ancak gece olunca kendi evlerine geçebilen çifte sadece uyuyacak vakit kalır ki ertesi gün aynı rutini tamamlamak için güç depolayabilsinler. Mason’ın annesine olan aşırı düşkünlüğü nedeniyle, ne daha uzak bir yere taşınabilmeleri, ne de akşam yemeklerini kendi evlerinde yiyebilmeleri mümkün değildir. Artık iyice bunaldığı belli olan Cora ne kadar ısrar ederse etsin, olan biteni görmezden gelen Mason, talepleri kaçamak cevaplarla geçiştirmeyi yeğler. Cinsel hayatları da pek renkli değildir, Cora hiçbir zaman çok istekli görünmez. Tanettiler, dışarıdan bakıldığında normal, standart, mutlu bir “Amerikan ailesi” tablosu çizer ama Cora, patlamaya hazır bir bomba gibidir.
 
Bir hafta sonu Mason ve Cora, ufaklığı da yanlarına alarak deniz kenarına giderler. Klasik bir ev hanımı gibi ailesine armut kesen Cora, birden ayağa kalkar. Hemen önlerindeki havluda biraz yüksek sesle müzik dinleyerek öpüşüp koklaşan, iki çiftten oluşan dört kişilik gruba doğru yaklaşır ve elindeki bıçağı Frankie isimli birine saplamaya başlar. Yedi yerinden bıçaklanan adam, olay yerinde ölür. Cora, gözaltına alınır ve suçunu itiraf eder ama polis şaşkındır. Ceset, katil ve cinayet silahı ellerindedir, katil suçunu itiraf etmiştir, yirmiden fazla tanık vardır ama bir tek şeye cevap bulamazlar: Niye? Frankie’yi tanımadığını söyleyen Cora, cinayeti niye işlediğini bilmemektedir.
 
Alman yazar Petra Hammesfahr’ın aynı isimli romanından uyarlanan The Sinner, her biri yaklaşık 40 dakika süren 8 bölümden oluşan bir polisiye, muamma, gerilim dizisi. ABD’nin kablolu kanallarından USA Network için çekilen dizinin ilk bölümü 2 Ağustos 2017’de, son bölümü ise 20 Eylül 2017’de gösterildi.
 
Tam bir kapalı kutu gibi başlayan dizi, her bölüm sonrasında ortaya çıkan yeni bilgiler ışığında olayları bir parça aydınlatıyor gibi görünse de aslında yeni soruların ortaya çıkmasına ve akabinde yeni gizemlerin doğmasına neden oluyor. Cinayeti soruşturan iki dedektiften biri dosyayı kapatmakta bir beis görmezken, diğer dedektif Harry Ambrose kişisel çabalarıyla cinayetin niye işlendiğini bulmaya çabalıyor. Kişisel sıkıntılar, ailevi problemler ve bir garsonla yaşadığı sıradışı ilişki gibi “faul” özelliklerle donatılan Harry, bu tip dizilerin/romanların sunmaya bayıldığı kıvamda bir karakter. Cora ile biraz da profesyonelliği aşan (ama kesinlikle cinsel ya da duygusal hüviyeti olmayan) bir bağla yakınlaşan Harry, işi hayat memat meselesine dönüştürerek “gerçeklerin” peşine düşüyor. Aslında polisin yapması gereken asli iş, gerçekleri bulmak ya da bulmaya çalışmak iken Harry’nin doğal olması gereken gayreti, meslektaşları arasında (ve hatta seyircinin gözünde) beyhude bir çaba olarak görülüyor, ancak yakınlaşmanın getirdiği bağla rasyonalize edilebilen bir çaba. Bu da aslında adalete karşı olan inançsızlığın ne denli kanıksandığına dair bir işaret olsa gerek.
 
Cora’nın geçmişi, kurbanın geçmişi, ortaya çıkan yeni isimlerin birbirleriyle ilişkileri derken olayın çapı gittikçe genişliyor ve belli bir noktadan sonra acaba davayla ilgisiz şeylerin peşinden mi koşuluyor hissi hâsıl oluyor. Ancak her bir detayın bağlantılı olduğu şüphesinin (en azından seyirci nezdinde) gerçeğe yakınlaşıldığını hissettirmesi sayesinde merak duygusu daima zirvede tutuluyor ve The Sinner buradan aldığı güçle elini iyice güçlendiriyor.
Peki, dizinin ismi The Sinner (Günahkâr) nereden geliyor derseniz, bir parça sürprizbozan (spoiler) vermeden bundan bahsetmek pek mümkün değil. Fakat üzeri örtülü biçimde hafifçe bahsetmeyi deneyebiliriz. Hele başlığı da “Bir Sağlık Sorunu Olarak Günah” şeklinde atınca hiç bahsetmemek olmaz zaten. Cora’nın annesi aşırı dindar (ve belki de bu yüzden biraz dengesiz) bir kadındır. Cora’nın kardeşi Phoebe zor bir doğumla dünyaya gelir ve hastalığı nedeniyle belki de hayatı boyunca yatakta tedavi görmek zorunda kalacaktır. Kardeşinin hastalığını o sırada henüz dört yaşında olan Cora’ya şöyle açıklar annesi: “Sen karnımda bir bebek iken tüm gücümü tükettin. Üç bebeğe yetecek kadar. Phoebe gelince ona vereceğim bir şey kalmamıştı. Bu yüzden çok hasta o. Ama dua ettim. O hastanede hiç etmediğim kadar dua ettim ve işe yaradı. Tanrı beni sınıyordu. Hepsi bir sınavdı. Bizden beklediği her şeyi yapmak zorundayız. Ancak böyle hayata tutunabilir.” Bu cümlelerin bir çocuğun kafasında ne tarz bir hasara yol açabileceğini tahmin etmek çok zor değil. Annesi bununla da kalmaz, dini söylemleriyle küçük Cora’yı her fırsatta huzursuz eder: “Dua etmene sevindim. Seni duyduğuna ve kardeşini kurtaracağına inanıyorum. Ama şu ankinden daha güçlü olmalısın. Zor olduğunu biliyorum ama O’na bizi cezalandırması için sebepler veremeyiz. Teyzenin aldığı çikolatadan tek bir ısırık alırsan, O da Phoebe'nin canını alabilir.” Küçük Cora ne yaparsa yapsın, aklını dinle bozmuş annesine yaranamaz. O da kendince masum intikamlar almaya girişir; mesela inadına gidip çikolatasını yer ki Tanrı da Phoebe’nin canını alsın, böylece kendisi devamlı dua etmekten ya da giderek yoğunlaşan baskıdan kurtulsun. Din eğitimi verilsin mi, verilmesin mi tartışmasını bir kenara bıraksak bile hangi yaşta başlaması ve kimler tarafından verilmesi gerektiği kesinlikle tartışılması gereken bir konu. Cora, annesinin çocukluk ve ergenlik dönemleri boyunca uyguladığı baskı sonucu, din (ve tabii ki günah) ile hastalıklı bir ilişki içerisine girer. Belki de farklı bir aile eğitiminden geçse hiç sapmayacağı yollara girer ve yolun sonunda kendini bir nezarethanede cinayetle suçlanırken bulur. The Sinner, birçok farklı konuya değinse de anlatısının tam kalbine bu problemi yerleştiriyor.
 
The Sinner, gayet zekice yazılmış bir senaryo sayesinde her bölümde önceden tahmin edilmesi mümkün olmayan gelişmelerin yaşandığı, dolayısıyla merak duygusunun bütün bölümler boyunca daima zirvede tutulduğu bir dizi. Daha ilk bölümle seyirciyi kendine bağlamayı başarıyor ve son bölümün son dakikasına kadar da bırakmıyor. Neredeyse istisnasız bütün oyuncu kadrosunun çizgi üstü performansları da gücüne güç katıyor. Bir tek Cora’nın sanırım 23 yaşındaki halini de Jessica Biel’in oynaması biraz iddialı bir tercih olmuş.
 
The Sinner’ı biraz Twin Peaks’in 1990 yılındaki ilk sezonuna yakın buldum. Ton olarak kesinlikle benzeşmiyorlar ve aslında tamamen farklılar ama her ikisinin de önceden tahmin edilemeyen gizemlerin üzerine kurdukları karanlık dünya tasviri, iki diziyi ufak da olsa bir bağ ile yakınlaştırıyor.
 
Bölümlerden birini (dördüncü bölümü) çok sevdiğimiz Brad Anderson’ın yönettiğini de gereksiz bir not olarak ekleyelim. mkizilca@gmail.com