NBA’de Sezon Başlarken


Utkan Çınar

Aşağıdaki yazıyı sezon başlamadan önce kaleme almıştım. Ancak daha ilk maçın 5. dakikasında Gordon Hayward’ın yaşadığı vahşi sakatlık böyle bir girizgâh yapmayı zorunlu kılıyor. Hayward gibi zirvesine yaklaşmakta olan, ligin en iyi oyuncularından birinin kariyerini bile tehlikeye atabilecek böyle bir sakatlık geçirmesinin yeterince üzücü olması bir yana, zaten çekişmenin fazla olması beklenmeyen Doğu Konferansı’nda Cleveland’la baş edebileceği düşünülen tek takım olan Boston’ın büyük yara alması da tuz biber oldu. Hayward’a acil şifa ve bunun da bu yıl için bir nazar boncuğu olmasını dileyelim.

Aslında yıllardır süregelen bir konudur, son zamanlarda da sıklıkla karşılaştığım bir durum, Avrupa basketbolunu NBA’e tercih etmek. Bunun altında Amerika’nın o parlak ışıklarına olan alerjinin olması muhtemel. Uluslararası turnuvalarda hep rakibinin tutulması artık kuraldır. Bunlara karşı söyleyecek fazla bir şey yok ama şeytanın avukatlığını yapıp bu yıl izlenebilecek en iyi spor organizasyonu olduğunu söylemem lazım. En büyük rakibi olan ve paranın başları döndürdüğü Avrupa futbolu çok yetenekli oyuncular çıkarsa da %80’e 20 topla oynama oranına sahip bir City-Palace maçından da keyif almak her zaman mümkün olmuyor. Ya da hem finansal fair-play deyip hem de 300 milyonluk alışverişler yapmak. Ya da, ağzımdan yel alsın, PSG, Bayern München, Real Madrid ve Manchester City’den oluşan bir Şampiyonlar Ligi son dördü.
 
Avrupa ile NBA arasındaki farkı şu istatistik iyi anlatır sanırım. Geçtiğimiz Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda en skorer 10 oyuncunun 9’u NBA’de oynamaktaydı. Oynasalardı Sırp Teodosic ve Yunan Antetokoumpo’nun da bu listeye gireceğini düşünebiliriz. Milli takımın da en iyi 2 oyuncusu diyebileceğimiz Cedi ve Furkan da bu yıl NBA’e adım attılar. Turnuvanın yıldızı Dragiç 9 senedir NBA’de. Steve Nash’in yanında pişip önemli bir oyuncu haline geldi ama ligin oyun kurucularını saydığımızda sanırım ilk 20’de düşünmekte zorlanabiliriz. Avrupa Ligi maalesef sürekli statü değişiklikleri ve otomatik katılım gibi etkilerle iyice takibi zor hale geldi. En iyi oyuncularını sürekli NBA’ye kaybeden turnuva bir 2. lig muamelesine mahkûm gibi. Yakında NBA’in de nazaran yüksek ücretlerin verilebileceği bir 2. lig kuracağını düşünürsek faydalı Amerikalıları da kaybetmesi muhtemel. Yani 2002 finalinde Bodiroga ile Ginobili’yi karşı karşıya izleyebildiğimiz turnuva, kusura bakmasınlar ama artık kaşarlanmış Spanoulis ve Llull’ların elinde kaldı.
 
NBA’in bütün Amerikalılığına karşın eşitlikçi yaklaşımı malumunuz. 2010’da şampiyon olan en popüler takım Los Angeles Lakers geçen sene sezonun en kötü 3. takımıydı. Bir başka popüler takım New York Knicks son 17 yılda sadece bir kez play-off turu geçebildi. Golden State ise 2. şampiyonluğunu 40 yıl sonra 2015’te kazanabildi. Gene finaldeki rakibi Cleveland tarihindeki ilk şampiyonluğunu 2016’da kazandı. Evet oyuncular çok daha zengin artık ama bu zenginlikten her takım eşit düzeyde yararlanıyor. Oyuncular için şampiyonluk kazanmak veya sevdikleri şehirde oturmak dışında maddi bir motivasyon yok.
 
Günümüzde bu eşitliği “mecazen” bozan; oyuncuların şampiyonluk yaşamaya verdikleri önemin çok artması. Artık hemen hemen her oyuncu şehrinin tek lideri olmak ve muazzam kontratlara imza atmak yerine diğer alfa köpeklerle beraber oynayıp yüzük takarak tarihe geçmek istiyor. Tabii basketbol dışında da yeterince para kazandıklarını da söylemek lazım. Bu yıl Lebron-Wade-Love ve Derrick Rose’lu Cleveland, Chris Paul ve James Harden’lı Clippers, Westbrook-George ve Carmelo’lu Oklahoma City, Kyrie Irving ve Gordon Hayward’lı Boston Celtics izleyeceğiz. Oyuncuların yeteneklerinden çok birbirleriyle oynama yetileri ve takım olabilme yolunda mental kuvvetleri de devreye girecek. Bu konularda kağıt üstü sahaya yansımaz. Bu işi en iyi beceren ise Stephen Curry. 1.91’lik ve 86 kiloluk gayet alelade bir fiziğe sahip oyuncu, takımının yüzü olmasına rağmen nasıl bencil olmadan oynanır ve takımın başarısına katkıda bulunuluru geçen sene çok iyi gösterdi. Yetenekleri bir yana tavırlarıyla da takdir edilmesi gereken bir yetenek. Tabii bu Iverson’cı, gangsta seven tayfayı bozabilir ama devir değişti. Bu arada içimde kalmasın, kendisi geçen sene final serisinde Lebron James’den 5 dakika az oynamasına rağmen triple-double’a yakın 26.8-9.4-8 (sayı-asist-ribaund) gibi harika bir istatistiğe imza attı.

O eskiden bildiğimiz pivot diye bir pozisyon kalmadı. Basketbol artık uzunların sporu değil. Çoğu takım artık eskiden 3 numara, yani kısa forvet adlandırılan mevkilerde oynayan isimleri 5 numara oynatıyor. Şut kullanma sayısı son derece arttı. Her şey artık hız ve geçişkenlik üzerine. Şut atabilen bu isimler, sahayı açıyor ve böylece kısaların pota altına girişleri daha sık yaşanmaya başlıyor. Bu da zevki arttırıyor. Bunu en iyi yapan takım Golden State geçen yıl final serisini 121.6 sayı ortalamayla tamamladı. Hız ve üçlük yüzdesi her şey. Bilimi de çok iyi kullanan bir nevi basketbol 2.0 izliyoruz.
 
Evet 4. sene de üst üste Golden State-Cleveland finali ve bir sakatlık (tahtaya vur) olmazsa da Golden State’in rahat alabileceği bir şampiyonluk beklenmekte. İddaa’nın Golden State’e 1’e 1.4 arkasından gelen Cleveland’a 1’e 5 oran vermesi her şeyi anlatıyor. Bu genelde sıkıcı bulunsa da Golden State’in müthiş planlama başarısını da kutlamak lazım. Durant dışındaki tüm yıldızlarını draft’ten bulup yetiştirmiş, doğru koçu bulmuş ve doğru sözleşmeleri yapmış bir takım. Biraz futbolda 6-7 sene öncesinin Barcelona’sını andırıyorlar. Ayrıca zamanında Michael Jordan her sene şampiyonluğu kazanırken kimse ligi sıkıcı olarak değerlendirmiyordu diye hatırlıyorum. Gene de “riskli” fenomen Embiid ve Furkan’lı genç Philadelphia, Yunan anomali Giannis’li Milwaukee, 2.21’lik şutör Porzingis’li New York, Westbrook-George ve Carmelo’lu Oklahoma, Spurs ve muhteşen Kawhi, Lonzo ve Kuzma gibi iki çaylağa sahip Lakers, Butler-Wiggins ve bir başka fenomen Towns’lı Minnesota, Lillard-McCollum ve bu sene patlama yapması beklenen Boşnak Jusuf Nurkiç’li Portland derken seyredecek çok şey var bu ligde. Bu heyecandan kendiniz mahrum etmeyin.
 
Bir not da memleketle ilgili olsun. Türkiye maalesef ‘90’larda “Tamer’den başka uzunumuz yok” paranoyasıyla iyi kısalar yetiştirmeyi unuttu ve maalesef hali hazırda umut vaat eden bir oyun kurucu da yok. Basketbolun dönüştüğü şeye uzak kaldığımız bir gerçek. Çok para akıtılan ligde de gençler fırsat bulamıyor. Gene de milli takımda Ufuk Sarıca’nın modern basketbol düşüncesiyle kendilerini geliştiren Furkan ve Cedi ile çok da umutsuz olmaya gerek yok. 1.75’lik Isaiah Thomas 30 sayı ortalamayla oynayabiliyorsa NBA’de, herkes basketbolcu olabilir.
 

YN: NBA’de olan biteni takip etmek için yazihaneden.com’daki Potacast podcast’ini ve basketball.com.tr’yi önerelim. Ayrıca İngilizce derdi olmayanlar theringer.com’a, hipster muhabbeti için youtube’deki The Starters yayınlarına veya goygoy isteyenler de Shannon Sharpe ve Skip Bayless’in gırgır geyik çevirdikleri Undisputed’a da takılabilir.

khgv@hotmail.com