Kargo der ki, “Şairin Elinde”


Ekrem Buğra Büte
Mutfakta kalan son iki şey arasında seçim yapamadım. 6 ay önce alınmış bir Çokonat ve kim bilir kaç zamandır bir köşede bekleyip duran ton balığı. Yememek daha iyi. Günlerdir dışarı çıkaran olmadı beni. Hava nasıl bilmiyorum. Camlar kapalı. Oturduğum yerden bir sokak lambası görünüyor sadece. Kar yağsa turuncuya yakın ışığına yansırdı taneler. Bir de kucağımdaki battaniye turuncu evde. Yerinden oynatmadığım sandalyemde hareket etmeyen tek şey de o değil. Manasız yaşantıma mana katmayan diğer her şey gibi battaniyemin de bir yere gittiği yok.
 
Zaman akıp gidiyor. Yaş alıyorum. Eşyalar da yiyecekler gibi çürüyor. Kelimeler aynı. Geçen yaz kim bilir hangi aklı havadanın evde unuttuğu güneş gözlüğü hâlâ görünür bir yerde duruyor. Kim unuttuysa gelir alır diye. Yerlere düşmüş fıstıkların kabuklarına değiyor bazen battaniyem, görüyorum. Şiir yazsam ya da resim yapsam bunlara da bir mana katabilir miydim acaba diye düşünmeden edemiyorum.
 
Arayan soranlar belirlemiyor halimi. Ben zaten herhangi bir şeyi belirleyebilmiş değilim bugüne kadar. Sağlıklı olmak böyle bir şey mi? Ne bileyim. Akıyor gidiyor işte düşüncelerim, huylarım, ilaçlarım. Ben miyim kendimin de ilacı? Kim bilir. Sokağımın ucunu hayal etmeyi bırakalı bir süre oluyor. Geleceğim karanlık, tahmin etmesi anlamsız, nefes almaya çalışmam gibi.

Bir geyik görüyorum rüyamda. Zaten hep geyik görülmez mi rüyada? Bir de misket oynanır anılarda. Çocukken gittiğimiz yazlık kaçışları zihnimden bir türlü gitmiyor. Geyik de misket de kafamın içinde zır zır dönüyor işte. Ne sanatçı çıktı bu kafamdan, ne yazar, ne başka şey. Elimden iş de gelmez. Durduğum yerden bakmayı bile yeni öğrendim. Bir anlama gelmeyen kelimeleri art arda dizmeyi bile yeni akıl ettim. Bilmenin bir tane yolu yokmuş bu hayatta, öyle der pek sevdiklerim.
Ayaklarım yere basmayalı oluyor bir süre. Felçli de diyorlar bana. Ellerim oynuyor ya yeter bana. Denizlere gitmiyor ayaklarım, tekneden dışarı sarkmıyor. Ama ellerim titriyor, küvette çok fazla durursam da buruşuyor. Sağlığımın iyiye gidip gitmediğini kimse sormuyor artık. Oradan anlıyorum ümitsizlikte karar kılındığını. Ben almadım ki bu kararları. Ben getirmedim ki kendimi dünyaya. Ağlayacak duvar mı kaldı?
 
Canımın içinde bir sivilce var ki içi irin oldu. Akmıyor gönlümden geçenler taze taze. Akan suyun önüne atılmış taşlar gibiyim artık. Zaman öyle geçiyor üstümden. Açtığım deliği anca kendim görüyor işitiyorum. Bir tane hayalim vardı eskiden, artık o da kalmadı. Sen de çok depresifsin diyen bile kalmadı. Kafayı yemiş diyenler de eve uğramayı bıraktı. Ben artık evde bile yalnızım. Çokonat da ton balığı da kıymetsiz. Sağlığım yerinde. Ellerim sağlam. Bacaklarım ümitsiz. Sağlığım yerinde. Sağlığım yerinde.
 
Bir film dönüyor eski bilgisayarımın ekranında. İntihar etmeyi düşünüyor adam. İran’da mı nerde bir yerde. Dönüyor dolaşıyor. Başka birinin anlattığı bir hikâyede buluyor umudu. Bir dutun tadında yaşamın ucunu bulan bir hikâyede. Aklım Çokonat’a gidiyor. Olacak şey değil. Umudu bulmak bile böyle bir şeyse gülecek de çok şey var herhalde. Hasta olmayı unutalı oluyor bir süre de, sağlıklı olmayı ümit etmeyi yeni yeni bırakıyorum. Ağaca çıkıp dut yemekle olacak şey değil benimkisi. Herkesin elinde değil kendi ölümü.
 
Neyse ki filmin sonu iyi bitiyor, meğer bunlar ancak filmlerde olurmuş. Madem öyle basarım tuşa kapatırım ben de bilgisayarı. Radyoda güzel bir program dönüyor bu saatte, Koltukçular Çıkmazı.
 
“Bizi bize unutturdun, televizyon televizyon.” bugrabute@gmail.com