Fotoğraf: Tayfun Polat

kafa doktoru ne iş yapar?


yenal yergün
ben kendi kafamın doktoruyum. ama kendi kafamın hastasıyım da... nasıl olacak bu iş? kafamdaki (olası) rahatsızlıkları sağlıklı değerlendirip akıl sıhhatimi koruduğumu nereden bileceğim? kafamın hangi yarısı doktor, hangi yarısı hasta?
 
önce başka bir sorunun (varsa) yanıtını bulmaya çalışalım. akıl sağlığı diye bir şey var mı? yoksa hemen her şeyde olduğu gibi
 
--------------------alt / limit--------------------------------------------------normal-------------------------------------------------üst / limit----------------------------
 
kuralları işliyor da, bizim ikili sistemle (siyah/beyaz, iyi/kötü, akıllı/deli, evet/hayır...) çalışmaya alışmış beynimiz bilgileri normal-dışı=akıl sağlığı bozuk diye mi işliyor? (biz gri bölgede gezinenlerse işte böyle deli gibi sorulara yanıt bulmaya çalışıyor.)
 
bir çoğunluk/azınlık diktatörlüğü olabilir yani. işte bu noktada işkilleniyorum; ya toplu halde yaşamaya yatkın ve alışkın beşerler olarak bu huyumuza halel getiren uyumsuzları tespit edip kurtarılabilirliğine bakan (topluma kazandırma diyorlar ya) olmadı gerekirse kafesleyen akıl sağlığı polislerine gönüllüce ve topyekûn teslim olmuş isek?
 
geçenlerde denk geldiğim birleşik krallık’taki akıl sağlığı durumu hakkındaki haber* beni bu yazı için itekledi. yoksa, psikogillere özel bir garezim yok. (doktorlara olduğu kadar diyelim.) haberde, son beş yıl içinde yapılan istatistiki araştırmalara dayanarak ülkedeki akıl sağlığı durumunu tespit etmeye çalışmışlar. dikkatimi celbeden birkaç başlığı paylaşacağım.
 
ilkin, tüm nevrotik semptomların en üst kategorisinde gerçekleşen vakaların sayısı baz alınarak, ruhsal bozuklukların ‘90’ların başından beri sürekli artış içinde olduğu saptanmış. nedenleri olarak tartışılan (ve bence hepsinin de payı olan) ekonomik belirsizlikler, sosyal medya etkisi, hayattan beklentiler gibi faktörlerin arasında en şüphe götürmez olanı, insanların gittikçe daha fazla ruhsal sağlık problemine sahip olduklarını kabullendikleri ve bu durumlarını ifşa etmeye daha gönüllü oldukları. tabii bir yandan da, mesela “kendine zarar verme”nin bundan 20-30 yıl öncesine göre epey farklı değerlendirildiğine işaret ediyorlar bu işin uzmanı şahıslar. benim okumama göre, sürekli limitleri kaydırıyoruz.
 
sonra duruma cinsiyet filtresiyle bakınca (sadece sert vakalara bakıldığında aradaki fark yumuşasa da) bu akli dengeyi yitirme rakamlarındaki artışın lokomotifinin belirgin bir şekilde kadınlar olduğu fark edilmiş. ama intihar yarışında erkeklerin tozunu yutuyorlar, o ayrı. yaş grupları gözlüğünü taktığımızda görünen manzara ise -tahmin edilebileceği üzere- bu akıl sağlığı sorunlarından en çok gençlerin muzdarip olduğu. öyle ki, tüm ruhsal problemlerin dörtte üçünün 24 yaşına kadar, yarısının ise 14 yaşına kadar edinilmiş olduğu saptanmış. düşünün, tüm akıl sağlığı sorunlarının onda biri 5 ile 16 yaşlar arasında teşhis edilebilir durumdaymış. geleceğimizin teminatı diye pohpohlayıp başını küçükken ezeceksin.
bir de leblebi gibi yutulan haplar var tabii. anksiyete, depresyon, obsesif-kompulsif bozukluklar ve panik atak vakalarında en rağbet gören tedavi yöntemi olarak reçete edilen ilaçların sayısı 2006’da 31 milyon iken, son on yılda iki katından fazla artış göstererek 65 milyona ulaşmış. burada da anti-depresan’lar lokomotif rolünde. bu sürpriz değil. doktorlar daha iyi bir tedavi yöntemi olmadığı inancıyla insanları hap kafasında tutmayı seviyorlar. mutlu değil misin? al sana sahte mutluluk. biraz bununla idare et. tadı yavan gelmeye başladığında değiştiririz. ama işin ilginci, akıl hastalığı sahibi olduklarını kabul eden insanların yarıdan fazlası hiçbir tedavi görmediklerini açıklamış. yani hepsi tedavi görse varın siz hesaplayın havada uçuşacak hapların sayısını.
 
ve gittikçe artan sayıda insan klinik vaka oluyor. peki ne işe yarıyor bunca medikasyon? hemen diyorlar ki, klinik vaka sayısında tedavi görmeyenlerin yüksek oranını gözardı etmeyin. yani hap atmazsan kodese atarız. teşbih etmiyorum. kliniklerde yer kalmadığı zaman gerçekten kodese de kapatıyorlar kriz geçirenleri. medikasyonun yaradığı iş ise, sizi toplumsal kabul edilebilirlik limitleri dahilinde tutmak. sizi mutlu etmek değil.
 
dediğim gibi, bu birleşik krallık’taki durum. elbette bu rakamlar sağlıkla ilgili kanunlar ve yaşanılan toplumun kuralları gereği memleketlerarası (kimileyin büyük) fark gösteriyordur. ama modernliğin bulaşmadığı bir yaşam şekli kalmamak üzereyken bütün toplumlarda gidişatın bu doğrultuda olduğunu az çok kestirebiliriz.
 
yakında anti-depresan girmeyen köy kalmayacak.
 
tıpkı çocuklarımızı lüzumundan fazla hijyen içinde büyütüp bağışıklık sistemlerini zayıflatarak her türlü hastalığa (ve her geçen gün yeni tiplerine) karşı savunmasız bırakmamız gibi. bazen bana her şey ilaç sektörünün bir kurmacası gibi geliyor.
 
peki kimse tedavi görmesin de bir zırdeli topluluğuna mı dönüşelim? belki işe içimizdeki doktoru keşfederek başlayabiliriz. tıp bilgisi sahibi iyileştirici bir doktordan bahsetmiyorum. daha çok akıl hocası babında. herkes toplumsal yerinin ve işlevinin farkındadır (söz meclisten içeri, herkes kendini bilir). demem şu ki, hepimiz az çok rol kesmeyi kıvırırız. belki de işin sırrı çoğu kez normalmiş gibi davranmayı becerebilmekte. bu yaşıma değin iş gördü bende. saklanmaktan sıkılanlara ise toplum dışında her zaman yer var.
 
ama bence, limitleri aşanlar soruların (belki de bir tek sorunun) yanıtını bulmuşlar. hangisi hangisinin sebebi emin olamadım daha.

* http://www.bbc.com/news/health-41125009

yenyerg@hotmail.com