Sağlıksız Bilincin Cennet Tarifi Talk Talk, Spirit Of Eden


Murat Mrt Seçkin
1.
Doğduğumuz andan itibaren ne olmamız gerektiğine dair sürekli olarak “olur-olmaz” bombardımanına maruz bırakılıyoruz. Şöyle olmalısın, böyle yapmalısından öte mutluluk, sosyallik ve başarı ile ilgili yoğun yönlendirmeler ve hatta dikteler toplumun ya da çoğunluğun kim olduğumuz ile değil kim olmamız gerektiği ile ilgilendiğini gösteriyor. Kimimiz bunun altında ezilip sesimizi çıkartamıyoruz, bazılarımız yıllarca bu baskının altında kaldıktan sonra kendi yolunu sessizce bulmaya çalışıyor, başkaları durumun farkında olmasına rağmen “sunulmuş hayat”ın tatlılığı ve keyifli tembelliği içinde yaşayıp gidiyor. Tüm bunların dışında bir başka bakış var ki işte o belki de sağlıksız dediğimiz hayatın paralel evrendeki gerçek yansıması. Depresyon, hayal kırıklığı, baskıdan yılma ve kapıları mümkün olduğunca kapatma. Ancak dedik ya paralel evren diye, kim doğru hayatın bu olmadığını söyleyebilir ki? Umut denen kavramın neredeyse paketlenip marketlerde satılacağı bir dönemde hüzün ve durgunluğun, tercih edilmiş yalnızlığın, nefretin ve baskının ilacı olmadığını iddia etmek bence çok abartılı olmaz. En azından kendi adıma bunu düşünmek beni hep rahatlatıyor.
 
2.
Spirit, how long?
Evin balkonundan tek başına izlediğin, dışarıda ya da içerideki kalabalığın birdenbire yok olduğu bir geceye yolculuk. Sessiz ama her an patlayabilecek derecede gergin. Belki tutku bile diyebiliriz. Ne zaman nereden geleceği belli olmayan içindeki cinselliği hepten öldürmüş bir tahrik. Tıpkı bir eroinman gibi, sadece dokunmaktan haz alan, aşırı hassaslaşmış teninde karıncalar misali dolaşan endişeleri bir kenara bırakarak, düşünmeden sadece dokunmak. Kendine veya bir başka birisine. Hafifçe dökülen yağmurda kaçmaya çalışan yüzlerde geçmişin hayaletlerini görmek. Bedene sıkışmış her bir şuurda tırnak ucu kadar da olsa kendinden parçalar görmek. Suya değmeden yıkanmak belki de bir nevi arınmak olsa gerek bu ses.
 
The trial is gone, the trial goes on...
Yokluktan var olan bir ses duvarına doğru ilerliyoruz. Dipten ve belki de sadece enstrümanı çalanın bedeninde hissedebileceği titreşim kadar uzak bir ses tarlası. Hesap soran bir sorgulamanın değil ama sorgulayan bir kalbin şarkısı ile açılan hayat mahkemesinde hiçbir yaptırım yetkisi olmayan izleyici bir grup avukat gibi dinliyoruz. Tüm bu dertler yaşamayı tercih ettiğimiz hayatın yoğunluğu içinde manasız gibi gözükürken, müdahale edemediğimiz sesin aslında tam da kaçındığımız doğruyu işaret ettiğini anlıyoruz; ağırlıklardan kurtul ve sessiz düşün, ağırlıklardan kurtul ve bu abise dal.
 
My gentle friend, heaven bless you... 
Birbirimize bırakabileceğimiz tek anlamlı miras gülüşlerimiz. Gerisi tıpkı bedenlerimiz gibi çürüyüp gidecek “şeyler” ordusu. Ev, para, arsa değil de geçmişte kitabın arasına sıkıştırılmış keyifli bir not ya da beraber dinlenmiş bir konserin bileti. Sevdiğimiz, değer verdiğimiz canlılara gülümseten bir şeyler bırakmak. Bizi bulutlardan izliyorlar dediğimiz yer aslında tam da neşe dediğimiz cennetin kapısı.
 
Everybody will need someone...
Tekliğin güzelliği içinde kaybolurken her daim elini tutabildiğin bir şey, canlı veya cansız bir yol arkadaşı olması fikri heyecanlandırır. Kimi bir defter ile arkadaş olur. Konuşacak o kadar çok şeyi vardır ki başka defterler de alarak koca bir aile yaratır kendine. Kimi ise bir insanı seçer ömürlük olması umudu ile. Bazısı tenin ihtiyaçlarını geri dönüşüm kutusunda evirip çevirip dostlarına harcar tüm varlığını. Hiç olmadı ucuza alınmış ve üç güne çürüyecek bir saksı fesleğene dokunur, tanış olursun. Sen her kiminle ve her neyle kalacaksan yine de gel ve ağırlıklardan kurtul, sessiz düşün, ağırlıklardan kurtul ve bu abise dal.
 
Desire, whispered, spoken
Sonuçta hepimiz var olmanın üzerimize bıraktığı ağırlığı küçük gramları hesaplamaya çalışan bir manavın terazisi gibi kavramaya çalışıyoruz. Ne kadarından kurtulmamız gerektiğini düşünürken tamamını atmamızın önemli olduğunu unutuyoruz. Bir şeyleri eksiltmenin verdiği korku, hayatın şuurumuzun kenarına yapıştırdığı kaybetme korkusundan başka bir şey değil. Oysa ki kaybetmek var olmanın temel elementlerinden biri. O yüzden boşver süslü ihtiyaçları, burnundan kıl aldırmayan egoyu, kaprisi ve sahip olma dürtüsünü. Sessiz düşün, ağırlıklardan kurtul ve bu abise dal.

3.
Mark Hollis’in özellikle üstüne düşülen “sorunlu insan” kimliği, Hollis ve arkadaşlarının müziğinin gelişimine dikkat kesildiğiniz zaman manasız bir tabloid başlığından daha değerli olmuyor. Bipolar buhranları ya da hepimizin bir şekilde içine düştüğü depresyon ovası aslında bir yandan da kim olduğunu anlatan, matbu olmayan bir kimlik. Yıllarca çeşitli iteleme ve zorlamalar ile gönül verdikleri işi istedikleri gibi yapamamanın getirdiği baskı altında ezilmişler. Buna rağmen tüm endüstri pompalamaları ve istismarlarına rağmen her daim çok güzel şarkılar yazmışlar. Gelecek her albümde de başka bir popun peşinde koşan insanlara umut vermişler.
 
Bu böyle devam eder diye düşünen patronlarına ise son iki albümlerinde gerçek cevaplarını vermeyi kafalarına koymuşlar. Burada da akla güzel sorular koymuşlar. Herhangi bir iş kolunda sizinle çalışmak isteyen bir işveren ne dereceye kadar kendi dilediği kurumsal kimlik ile seni yaşamaya zorlar. Zaten her daim senin fikrin ve düşüncelerin doğrultusunda ilerleyen işte bir noktadan sonra “Bunu değil şunu yapmak en doğrusu,” diye fikir verdiğinde ve çıkan sonuç onun kısa vadede paraya çeviremeyeceği bir ürüne dönüştüğünde suçlu, sorumsuz veya hain diye damgalanmak ne kadar doğrudur?
 
Hollis ve arkadaşları Spirit Of Eden (1988) ile başlayan yeni dönemlerinde bu doğruluk üzerine ilerlemeye karar verdiler. Onlara yapılan yatırımları kendileri için en doğru şekilde tınlayacak sesi bulmak için harcadılar. Sonuçta kim ne derse desin yatırım onlara yapıldı, sonuçları da onlar için uygun olmalıydı.
 
Oldu da, isteksizce emrivakilerine onay vermek zorunda kaldıkları bir düzeni arkalarında bıraktılar. Daha da önemlisi üç yıl sonra çıkarttıkları başka bir güzel ninni ile (Laughing Stock 1991) Talk Talk olarak varoluşlarını da noktaladılar. Bence tam da olması gereken zamanda, olması gerektiği şekilde bitirdiler.
 
Sonuç olarak bu oldukça kişisel albüm yazısını bir noktada da kendim için yazdım. “Başkaları ne der” dünyasında yetiştirilmiş (komşular ne der, akrabalar ne der, vs. vs) bir insan olarak sağlıklı bireyin olması gereken yapının başarılı, fit, neşe dolu, inançlı ve dayanıklı olması gerektiğine inandırıldığım anların yıkımı bu albüm ve daha önceden de yazdığım Cop Shoot Cop’un White Noise’u sayesinde oldu. Bu birbirlerinden ses ve tepki olarak tamamen zıt iki albüm aslında birbirini reddeden ikiz kardeşler gibi geliyor bana. Varlığını olduğu gibi kabul eden ruhlara hitap eden binlerce ses ya da görüntüden sadece ikisi. Biraz eşelerseniz kendinize ait olanı bulursunuz ama orada Spirit of Eden’a mutlaka bir oda ayırın. Ne zaman ihtiyacınız olacağı hiç belli olmaz. muratmrtseckin@gmail.com