A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Kılavuzu Karga Olanın

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/118/4363" target="_blank" class="twitter">twitter

Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK


Zeytin – Merhaba Ben İnsan
Yeni kuşak reggae gruplarımız arasında adını kısa sürede duyuran Zeytin, ilk albümü Merhaba Ben İnsan’ı kendi imkânları ve destekçilerinin yardımıyla çıkarttı. 20. ve şimdilik son Roxy Müzik Günleri’nde birincilik ödülü olarak hak ettikleri tekliyi çıkartmak yerine daha meşakkatli bir yola girerek albüme soyunmalarının üzerinden çok da fazla zaman geçmeden ve fazla da beklemeden tüm dijital platformlara koydular Merhaba Ben İnsan’ı. Gitar ve vokalde Mellissa Lara Clissold, gitar ve vokalde Yunus Kart, klarinet, flüt ve saksafonda Ozan Erkan Keskin, basta Alper Çakıroğlu, davulda Metin Özçakır ve klavye ile efektlerde Emre Yusufi’den oluşan Zeytin, sihirli sahne enerjisi ile dinleyicilerini ele geçiren bir grup olarak dikkat çekiyordu. “Dinleyene kendini iyi hissettiren enerjilerini kayıtlara yansıtabilecekler mi?” sorusu albümü dinleyince ortadan kalkıyor.
 
Zeytin, köklere bağlı bir reggae grubu değil. İçinde soul, funk, rock öğeleri ve klarinetin etkisiyle buralara özgü namelerin birleştiği, çok daha eklektik bir tarzları var. Hatta progresif reggae diyebiliriz icra ettikleri müziğe. Bu anlamda da farklı bir yerde duruyorlar. Reggae’nin evrensel yaklaşımı gereği muhalif tavırlarını, en çok doğa ile insanın kavgasını mesele ederek çoğunlukla Türkçe ama bazen de İngilizce dile getiriyorlar şarkılarını. Hayyam Stüdyoları’nda pırıl pırıl kaydettikleri bu ilk albüm seslerini ülke boyutlarının ötesine taşıyacaktır. Ve SATTAS’ın ardından bir grubumuzu daha dünya klasmanına sokarız yakında. Şu sıralar reggae dinlemek herkese iyi gelecektir. Zeytin de dinleyebileceğiniz en iyilerinden zaten.
Goralı –Qualia
Daire 2: General Gramofon’un Gökhanlarından, Nekropsi’nin son gitaristi Gökhan Goralı, 6 yıldır üzerinde çalıştığı ilk solo albümünü yayınladı. Kendi ifadesiyle döngüsellik üzerine bir albüm Qualia. Bu bir sonik hatıralar albümü ya da geçmiş ve/veya gelecek şeyler hakkında bir günlük,” demiş Gökhan albümü için. Gitarın başat enstrüman olduğu albümde, tekrarlarla örülmüş düzenlemelere dalınca açılan yeni katmanlarla tekrarın sıkıcılığından devinime varıyorsunuz. İçsel bir gezintinin içinde kendi anılarınıza rastlıyor ve albümün haletiruhiyesiyle özdeşleşiyorsunuz.
 
Bir parçada Ekin Fil’in vokal yaptığı, üç parçada Serdar Ateşer’in bas çaldığı, gitar, davul, synth’ler ve prodüksiyonda Gökhan Goralı’nın imzasını taşıyan albüm, Candaş Şişman’ın elinden çıkan harika kapağıyla da dikkat çekiyor. Tüm geliri World Bicycle Relief ve Eşpedal’a bırakılacak olan Qualia’yı dijital platformlardan edinebilirsiniz. İyi bir kulaklıkla ya da hi-fi sistemiyle dinleyip, işçiliğin detaylarında kendinize rastlayacağınız bir albüm.
 

YAYIN

Levent Cantek ve Levent Gönenç’in kotardığı ve Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan, gündelik dilimize ve alışkanlıklarımıza derinden sirayet etmiş mizah dergilerinin ve onların kimi zaman sokakta neredeyse aynılarına rastladığımız tiplemelerinin bir ta­rihçesini çıkaran Muhalefet Defteri - Türkiye’de Mizah Dergileri ve Karikatür; en uzun soluklu dergi Akbaba’dan Türkiye’nin dört bir yanına ulaşmayı başarmış Gırgır ve 2000’li yıllarda en çok okuduğumuz LeMan, Penguen ve Uykusuz’a kadar ülkemizde yayımlanmış bütün dergileri etraflıca ele alı­yor. Çizgiye tutkuyla bağlı olanlara çok sevdikleri dergilerin perde arkasını anlatması­nın yanı sıra Zalim Şevki, Avanak Avni ve Abdülcanbaz’ın ardındaki yerli/yabancı esin kaynaklarını da gösteriyor. Böyle araştırmalara her zaman kapımız açık.

FİLM



ABD’den gelen filmlerin son zamanlarda yetersiz olduklarını söylemek artık biraz malumun ilanı oluyor. Ara sıra şans verebileceklerimizi düşündüğümüzde Lemon bu sınıfa giriyor. Geçen senenin başarılı dizilerinden Atlanta’da da yapımcılık yapmış Janicza Bravo’nun ilk uzun metrajı olan filmin yazarlığını da eşi ve başroldeki Brett Gelman üstleniyor. Garip-komedi olarak adlandırabileceğimiz filmde, kız arkadaşı onu terk ettikten sonra hayatı değişmeye başlayan Isaac’ın hikâyesini izliyoruz. Michael Cera, Judy Greer gibi isimlerin de kadroda olduğu film son yılların başarılı komedileri Master of None ve yine Atlanta gibi işleri hatırlatıyor. İlk denemenin eksikleri olacaktır ama bakalım. Bu arada Gelman’ı bu yıl Twin Peaks ve Stranger Things’de de izleyeceğiz. 

DİZİ


Derin yaz günlerinde yeni ve iyi dizi bulmak zordur. Pek başarılı Rectify önceki 5 sene boyunca bugünleri dolduruyordu. Bu yıl daha basit ama gene de hiç yoktan iyidir dediğimiz bir başlangıç yaptı. Bill Dubuque ve Mark Williams’ın başının altından çıkan Ozark, Breaking Bad’in konusunu, Bloodline’ın da dokusunu birleştirerek tanıdık ama gene de özgün bir yanı da olan bir yapım. Komedilerle, özellikle Arrested Development’tan tanıdığımız Jason Bateman’ın hem başrolü aldığı hem de yönetmenlik yaptığı seri, Meksika Karteli için para aklama işi yapan ve bunu da Lake of Ozarks adını taşıyan bir bölgede yapmak zorunda olan bir aile babasının etrafında şekilleniyor. Bateman son yıllarda özellikle The Gift ile drama da oynayabileceğinin sinyallerini veriyordu. Burada da fena değil. Yılların oyuncusu Laura Linney’i görmek de güzel ancak Bateman ile kimyaları maalesef tutmuyor. Yan karakterler de fena değil ancak senaryodaki çukurlar onların da hikâyelerini yarıda bırakıyor. Sonuçta “Breaking Bad varken Ozark da ne?” diyebilirsiniz. Gene de özellikle mekân ve sinematografide belli bir kalite tutturulmuş ve bu çorak yaz günlerinde ilginize mazhar olabilir. 
Genius ile iyi sükse yaptı. Rakibi Discovery de bir biopik-seri ile karşımızda. Amerika’nın gündemini zamanında uzunca meşgul eden, 17 yıl boyunca cinayetler işlemiş Ted Kaczynski, takma adıyla Unabomber’ın hikâyesi Manhunt: Unabomber isimli 8 bölümlük mini dizi ile hayat buluyor. 16 yaşında Harvard’a kabul edilen, 167 IQ’lu “Unabomber” rolünde Paul Bettany, peşindeki FBI profilcisi rolünde de Sam Worthington dizinin ağır topları. Andrew Sodorski’nin işinde biraz Narcos, biraz da The People v. O.J. Simpson: American Crime Story havası var. Bir de ‘90’larda geçmesine rağmen daha eskiyi anlatıyormuş hissine kapılmak da olası. Hikâyenin de gayet merak uyandırıcı olduğunu söylemek gerek.
 

ALBÜM

John Murry’nin harika ilk albümünün yanı sıra gelen “dertli rock star” imajı biraz karikatürize olmaya başladı. Zorlu bir rehabilitasyondan sonra eroin bağımlılığından kurtulan Murry 2012’de ilk solosu The Graceless Age’i prodüktör koltuğunda American Music Club’dan tanıdığımız dostu ve mentoru Tim Mooney’nin yardımıyla kotarmıştı. Şarkıların ilginç giriş çıkışları, biraz kafaya göre prodüksiyon derken şarkıların gücüyle gayet iyi bir denemeydi. Ama albüm yayınlandıktan sonra önce Mooney’i genç yaşta kaybettik. Albüm çok satmadı, Murry de sıkıntılı bir boşanma sürecinden geçti. Para sorunları nedeniyle turneye de çıkamadı derken yine zorlu bir süreç bekliyordu onu. Cowboy Junkies’den Michael Timmins’in prodüktörlüğünde hazırlanan A Short History of Decay sadece 5 günde kaydedilmiş. Bu da ilkine göre çok daha ham bir albümle karşı karşıya bırakıyor bizi. İlk albümdeki “sürpriz” durumu da yok ortada. Murry’nin zaten yorgun sesi daha da zor çıkıyor ama yine de country’den ne zaman uzaklaşsa iyi şeyler olmuş albümde. “Defacing Sunday Bulletins”ı örnek verebiliriz buna. Murry ilginç bir herif. Siz önce bir ilkini deneyin. Sonra buna da bakarsınız. Ama içimizden bir ses bir sonraki albümü yapmanın daha da zor olacağını söylüyor.

Floating Points’ten bahsetmenin zamanı geldi de geçiyor bile. İngiliz nörolog(!) müzisyen Sam Shepherd’in başının altından çıkan projenin ilk albümü Elaenia’ydı. Bu güzel işten sonra geçen yıl daha deneysel diyebileceğimiz EP Kuiper geldi. Son albümleri Reflections – Mojave Desert ile tam gaz devam ediyorlar. Canlı olarak 5-6 kişilik bir takım ile müziklerini icra eden grup son albümlerinde türler arası bir yolculukta. Ambient, elektronik, psych, Godspeed You… vari enstrümental işler, biraz noise. Bunları da özellikle sound ve çalım (davula ayrı alkış) olarak gayet iyi kotarıyorlar. Kulaklarınızı eksik etmeyin. Özellikle YouTube’de bulabileceğiniz KEXP performansını da şiddetle tavsiye edelim.

Chris Robinson Brotherhood’un çok çalışkan bir çete olduğunu söylemeli. 2011’de ‘90’ların popüler ve keyifli grubu The Black Crowes üyesi olan Chris Robinson’ın kurduğu kolektif o yıldan beri tam 6 albüm verdi. Robinson’un yanı sıra son dönemde kalibresini iyice yükselten gitarist Neal Casal, yine Crowes’dan harika klavyeci Adam McDougall’ın yer aldığı grup şu günlerde belki o kadar da geçerliliği olmayan, geçmişe, ‘70’lere bakan bir müzik yapıyor. Psych, soul, funk ve klasik rock’ın elementlerini birleştiren, Grateful Dead-vari bir ortam yaratıyorlar. Bunu da hakkını vererek yapıyorlar. Bu 6 albümde birçok klasik, iyi beste var ve son albüm Barefoot in the Head’in de daha düşük ritimli havasıyla bunların aralarında en iyilerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.
Norveç’ten genelde hep iyi müzik gelir. 2000’lerde elektronik müziğe katkıları tartışılmaz. Önce Röyksopp, sonra da son yıllarda Todd Terje bu bayrağı layıkıyla taşıyor. Bu coğrafyanın diğer isimlerinden Bjørn Torske ve Prins Thomas (Thomas Moen Hermansen) da güçlerini birleştirip oldukça keyifli bir ortaklaşa albümle çıkageldiler. Torske özellikle 2007’deki Feil Knapp ve 2010’daki Kokning ile takdirimizi kazanmıştı. Elektronik ve akustik sesleri çok başarıyla harmanlayan bir isim. Prins Thomas ise daha elektroniğe yatkın. Onu da özellikle Lindström ile yaptığı işler ve remix’leriyle biliyoruz. Geçen yıl yayınladığı Principe Del Norte ile ambient ve krautrock tatlarına da sağlıklı yaklaşabildiğini göstermişti. İkilinin albümü Square One da gayet hareketli bir ambient-krautrock albümü. Prodüksiyonu harika, şarkılar da gayet kıvamında. Yılın en güzel işlerinden biri. Norveç’e selam, yola devam.