A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | STEPHEN KİNG’İN UYARLAMA DÜNYASI

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/118/4360" target="_blank" class="twitter">twitter

STEPHEN KİNG’İN UYARLAMA DÜNYASI


Murat Kızılca Utkan Çınar Semra Uygun Murat Mrt Seçkin

Geçen ay önümüzdeki dönemde yayınlanacak Stephen King dizi ve film uyarlamalarından bahsetmiştik. Bu sefer de geçmişten uyarlamaları paylaşıyoruz sizlerle. Önce Murat Kızılca’dan girizgâhımız, ardından da seçkimiz aşağıda.

“Bazı eleştirmenlerin söylediği gibi filmini düşünerek kitap yazmıyorum. Bugün Dickens aramızda olsaydı, eminim o da benzer suçlamalarla karşı karşıya kalacaktı çünkü onun da bazı kitapları sinemaya uyarlandı.” - Stephen King (New York Times, 1981)
 
Hollywood’u besleyen yazarlardan bazıları için “gişe başarısı garanti” diye kabul gören bir algı vardır. Gerçi sadece Amerikan sineması için değil, muhtemelen bütün ülke sinemaları için geçerli olan bu algının karşılık bulduğu yazarların belki de başında gelir Stephen King. The Hollywood Reporter, her sene “Hollywood’un En Güçlü Yazarları” başlıklı bir liste yayınlar. King, bu listede senelerdir (J.K. Rowling’in hemen ardından) ikinci sırada yer alır. Evet, Hollywood Stephen King’e bayılıyor ama nasıl bayılmasın ki? Bugüne kadar King’in kitaplarının sayısız sinema ve televizyon uyarlaması yapıldı ki sadece yakın geleceğe ait yapım aşamasındaki projelere baktığımızda bile uyarlamaların hız kesmeden devam edeceğini rahatlıkla öngörebiliyoruz.
 
Peki, bütün King uyarlamaları çok mu iyi? Kesinlikle hayır! Kimisi iyi, kimisi vasat, kimisi de çok ama çok kötü. Ancak BoxOfficeMojo sitesini baz alarak King uyarlamalarının gişe rakamlarına bakarsak, hemen hiçbir filmin yapımcısını üzmediğini görürüz. Bugüne kadar en çok gişe hasılatı yapan ilk üç uyarlama ise sırasıyla The Green Mile (1999), 1408 (2007) ve Misery (1990). Yani yazının başında belirtilen “gişe başarısı garanti” yaftası Stephen King için değişmez bir gerçek gibidir. Şunu da unutmamak lazım; King, uluslararası popülaritesini kitaplarından çok sinema uyarlamalarına borçludur. Herhangi bir kitabın bir milyon adet basması dünyanın her yerinde önemsenecek bir başarıdır ama sinema uyarlaması ile kıyaslandığında çok da önemli bir gösterge olmaz. Onlarca milyon dolar harcanarak çekilen bir filmin birkaç yüz milyon dolar gişe yaptığını düşünün, bir filmin böylesi gişe rakamına ulaşabilmesi için milyonlarca bilet satması gerekmektedir. Yani herhangi bir King uyarlamasına sadece King okurları bilet alsaydı, emin olun o film gişede tepetaklak olurdu ve uzunca bir süre hiç kimse King uyarlaması çekmeye cesaret edemezdi. Sözün özü “Stephen King” ismi, sinema sektörü için marka haline gelmiş durumdadır. Bugüne kadar King’in herhangi bir kitabının tek bir sayfasını bile çevirmemiş milyonlarca insan, onun ismini gördükleri bir filme hiç düşünmeden bilet almaktadır.
 
Dünyada neredeyse korkutmadığı kimse kalmayan King, ilk korktuğu anı şöyle anlatıyor: “On yaşımdayken annemle beraber Disney’in çizgi film klasiklerinden Bambi’yi izlemeye gitmiştik. Hayatımda ilk defa o zaman korktum, orman yangını çıktığı anda. Disney çizgi filmleri çok ama çok korkunç.”
 
Stephen King ile Stanley Kubrick arasındaki meşhur The Shining kavgasını bilirsiniz. Hâlâ yeri geldiğinde konu hakkında görüş bildirmekten imtina etmeyen King, Kubrick’in kitabını hiç anlamadığından ve dolayısıyla kitabın ruhunu beyazperdeye yansıtamadığından dem vurur senelerdir. Yazarların sinemaya uyarlanan eserleri hakkında en hassas oldukları konuların belki de başında gelir “sadakat”. Ama şunu da unutmamak gerekir ki sinemanın kaygıları apayrıdır. Her şeyden önce “bütçe” gibi kısıtlayıcı bir engelle mücadele etmek zorundadırlar. Ayrıca yapım şirketinin en tepesinde bulunanların bile kafalarını uçurabilecek güce sahip “hasılat kaygısı”, Poe’nun kana susamış sarkacı gibi tepelerinde sallanır durur. Her yapım şirketi yatırdığı parayı katlayarak geri almanın derdindedir. Ancak King ile New Line Cinema şirketi arasındaki kavga, birçok yönüyle unutulmayacak cinsten. New Line, 1992 yılında The Lawnmower Man isimli filmi gösterime sokar ve gişe beklentisini de büyük ölçüde “Stephen King” markasının salonlara çekeceği seyirci üzerine kurar ama filmin King’in aynı isimli kısa öyküsü ile bağları çok zayıftır. Bunun büyük bir sahtekârlık olduğunu savunan King, isminin filmden tamamen çıkarılmasını ister. Şirket bu talebi reddeder ve olay mahkemeye taşınır. Öyküsünde bilgisayarlar ve sanal gerçeklik hakkında hiçbir şey olmadığını ve filmin tamamen bunlar üzerine kurulu olduğunu savunan King davayı kazanır. Mahkeme sürecinde ön kapağında King’in isminin kocaman puntolarla yer aldığı video kasetler piyasaya sürülmüştür bile. Mahkeme King’in isminin filmden tamamen çıkartılmasına, isminin geçtiği kasetlerin toplatılmasına, şirketin toplama işleminin gerçekleştiği süre boyunca geçen her gün için 10 bin dolar ceza ödemesine ve video kaset gelirlerinin bütün kârının King’e aktarılmasına hükmeder. Görüldüğü üzere King ile çalışmak -şakayla karışık- her zaman kârlı bir yatırım değildir.

Dolores Claiborne (1995)
Kathy Bates’in zirvesi tabii ki Misery idi. Ama Dolores Claiborne’u atlamak da bir hata olur. Sonradan çektiği Şeytanın Avukatı, Ray gibi filmlerinden tanıdığımız Taylor Hickford’un 1995’te uyarladığı roman, King’in kadın karakter yazmadaki yeteneğinin de bir göstergesiydi. Bates’in yanı sıra ‘90’larda genç oyuncu olarak keyifle izlediğimiz, hâlâ da iyi işler çıkarmaya devam eden Jennifer Jason Leigh de yanına katılınca oldukça kaliteli bir iş çıkmıştı ortaya. Aile içi şiddet, alkolizm ve ensest gibi doğaüstü değil, çoğu evde yaşanan korkuların anlatıldığı filmin, King’in birçok eseriyle hayalgücünüzde uyandırdığı coğrafyaları da en hakkıyla görselleştiren film olduğunu düşünmüşümdür. Filmin sonradan King’in Duma Adası‘nı okurken kafamda gereken atmosferin oluşmasına katkısı olmuştur. Ayrıca Krin Gabbard’ın toparladığı 2008 tarihli Screening Genders kitabında 1937 tarihli Stage Door filmi ile beraber Hollywood’dan çıkmış iki “gerçek” feminist filmden biri olduğu iddia da edilmiş. Filmi izlediğinizde de buna katılmak için argümanlarımız oluşuyor. 100’den fazla uyarlama içinde ilk beşe rahatlıkla konabileceğini düşünürüm.
Utkan Çınar
 
Needful Things (1993)
“Farz et bir dilek hakkın var Brian, ne dilerdin? Seni ne mutlu eder?”
Lise zamanındayken aldığım, ilk Stephen King romanıydı Ruhlar Dükkânı, orijinal adıyla Needful Things. TÜYAP Kitap Fuarı’nı turlarken kapağındaki uzun tırnaklı el ve avucunun içindeki evden çok etkilenmiştim. Belki de dükkânında herkesin karşı koyamayacağı ve sahip olmak için ruhunu satacağı objeler satan Leland Gaunt beni de bu şekilde etkilemeye çalışmıştı. Standdaki görevlinin Stephen King okumaya yeni başlayanlar için Şeffaf’ın (The Tommyknockers) daha uygun olacağını söylemesine rağmen ben bu kitabı kafayı takmıştım. Yani bana Needful Things gerekliydi. Elimde kitapla fuardan çıkıp eve doğru yürürken karşılığında ödeyeceğim bedelden haberim yoktu: Hayatımdan asla çıkaramacağım bir yazarla tanışmıştım. Ve ilerleyen zamanlarda onun diğer kitaplarını da almak zorunda kalacaktım.

Castle Rock’ta yeni bir mağaza açılır. Burada en derin arzuları tatmin eden, evleri ipotek ettiren objeler satılmaktadır. Bu objeler bir müşteri için bir şey ifade etmezken öteki için hayati önem taşıyabilir. Yani bir kişi bu dükkâna girdiğinde, bir objeyi ister ve içindeki ses onu elde etmesi için ona yalvarır. Buradan yola çıkarak dükkânın sahibi Leland Gaunt dükkanına “Gerekli Şeyler” adını vermiştir. Leland Gaunt bu objeler karşılığında para istemez. (Patron çıldırdı.) Müşterilerinden bir bedel ödemelerini ister. Onun için bir şey yapacaklar ve objeye sahip olacaklardır. Ve bu anlaşmaya neredeyse kimse hayır demez. Needful Things’in konusu kısaca bu. Ama şeytan ayrıntılarda saklı tabi.
 
Stephen King’in Gerekli Şeyler’i, aynı adla (Türkçe’ye Lanetli Hediyeler adıyla çevrildi. Bu isim, kitaba göre biraz daha mantıklı. Ne de olsa Ruhlar Dükkânı deyince biraz spoiler vermiş gibi oluyorsunuz), 1993’te sinema filmi olarak çıktı karşımıza. Fraser C. Heston imzalı filmi, kitaptan senaryoya uyarlayan isim W. D. Richter’dı. Kitabın karakterleri derinlemesine anlatan, iç dünyalarını açığa çıkaran, her biriyle bağ kurmamızı sağlayan dili filmde biraz yetersiz kalmıştı. Kitabın en büyük kozu karakter çözümlemeleriydi çünkü. Lelant Gaunt’ın insanları kandırması ve birbirine düşürmesindeki taktiği, insanların zayıf kişilikleri ve zaaflarını kullanmasıydı. Kıskançlık, kin, tutku gibi güçlü duygular ve bu duyguların insanlara neler yaptırabileceğini görmüştük kitapta. Karakterler o kadar iyi tasvir edilmişti ki kitabın sonunun gerçekçilikten uzak oluşu bile rahatsız etmemişti. Fakat film hem kitaptan oldukça kopuktu hem de karakterlerle bir türlü özdeşleşememiştik. Kötülüğe ders vermek gibi ahlaki bir kaygısı vardı. İşte bu yüzden Gerekli Şeyler kötü bir uyarlama olarak kaldı aklımda. Karakterlere hayat veren isimlerden Amanda Plummer adeta Stephen King filmlerinde oynamak için doğmuş bir yıldızcasına parlamıştı. Ürkek ve tehlikeli duruşuyla… Lelant Gaunt rolünde Max von Sydow’u da unutmamak lazım tabii. O da akıllı, şeytani ve son derece ikna ediciydi. Ama oyunculuklar bile filmi kurtarmaya yetmemişti. Daha güçlü bir “oyun” lazımdı.
 
Gerek Ruhlar Dükkânı gerekse Gerekli Şeyler, birbirlerinden bu kadar kopuk olmalarına rağmen bir noktada aynı şeyi söylediler aslında: İnsan insanın kurdudur. (Kitap bunu çok daha etkili söyledi.) Ve ben girdiğim her 1 milyoncuda Lelant Gaunt’un vizyonlarını aradım.
Semra Uygun
 
Carrie (1976)
Sinemaya uyarlanan ilk Stephen King romanı Carrie’dir ve sadece seyircinin değil sektörün de King ismi ile bir daha hiç unutmamacasına tanışmasına vesile olur. Oyuncuların birçoğu filmi izledikten sonra verdikleri beyanatlarda; çekimler sırasında bir korku filminde değil de korku filmlerini tiye alan bir kara komedide rol aldıklarını sandıklarını itiraf etmişlerdir. Carrie’den sonra böyle bir ihtimal söz konusu bile olamaz. Artık herkes bilmektedir ki işin içinde King varsa, oradaki başat mevzu korkudur. 1,8 milyon dolarlık bütçesine karşılık yaklaşık 34 milyon dolar gişe hasılatı elde eden Carrie, Brian De Palma için de önemli bir dönüm noktasıdır. 1940 doğumlu yönetmen, o güne kadarki kariyerinin ticari açıdan en başarılı filmine imza atar ve sonrasında çok daha büyük bütçeler ile çalışmanın yolunu açar.
 
Carrie, kelimenin tam anlamıyla kült bir klasiktir. İzlediğiniz anda aklınıza kazınan açılış sahnesi, bolca cinsel çağrışım içeren bir rüya gibi başlar. Sabun yere düştüğünde bol kanlı korkunç bir kâbusa dönüşen rüya, sonrasında olacakların habercisi gibidir. Aslına bakılırsa Carrie, bir korku filminin ihtiyaç duyduğundan çok daha fazla doneye sahiptir ve bunları bir bütün halinde sunmak ekstra bir maharet ister. Lisede arkadaşları tarafından ezilen kızın intikamı, acımasızca tersyüz edilmiş Cinderella masalı ve telekinetik güçleri olan bir kızın doğaüstü gücünün farkına varması gibi doneler ustaca biraraya getirilir. Yetmezmiş gibi bir de bunların kökenine Carrie’nin annesi ile olan sakat ilişkisi yerleştirilir. Piper Laurie ve Sissy Spacek, rahatlıkla patlamaya hazır kocaman bir balona dönüşebilecek ilişkiyi, olası en uç noktalardan sunmalarına rağmen en inanılmaz anları bile inandırıcı kılmayı başarırlar. Ve tabii ki final sahnesi: Film, kitaptakinden farklı bir finale sahiptir. Stephen King’in de defalarca çok beğendiğini söylediği final, daha önce kaç kez izlemiş olursanız olun, her seferinde bir kez daha korkutmayı başarmakla kalmaz, ayrıca anlatının bütünü düşünüldüğünde de çok doğru bir yere yerleşir.
Murat Kızılca
 
Maximum Overdrive (1986)
Bay King ile ilişkim oldukça inişli çıkışlı. Kendisinin çoğu kitabında uzadıkça uzayan karakter tanıtımları nedeni ile bana illallah dedirtmişliği çoktur ama bunun yanında aksiyona girdiği anda da “Hobareyy” diye bağırtmışlığı da. King ile ilgili beni en çok çeken şey ise sanırım kendisinde gördüğüm “hiçbir şeyi ciddiye alma” duruşudur. Yani sonuçta çok yakın arkadaş değiliz ama bana hep kendisi ile dalga geçebilen insan rahatlığı hissi vermiştir. Belki de bu konuda hayal kırıklığına uğramamak için röportajlarından uzak duruyorum. Bu yüzden hem ilk yönetmenlik deneyimi olan, hem de eğlencelik B sınıfı filmlere göz kırpan Maximum Overdrive’dan bahsedeyim dedim.
 
Gezegenimizi bir hafta civarı etkisi altına alacak olan bir kuyrukluyıldız bulutu beklenmedik tepkilere neden olur. Tüm makineler kendi kendine çalışmaya, insanları hedef almaya başlar. Üstelik elektrikli bıçağından, traş makinesine, ATM’sinden tırlara kadar hepsi anladığımız kadarıyla “insanları yok et” taktiği ile, bilinçli bir karşı saldırıya geçmiştir. Neyse ki yakışıklı ve aşırı can sıkıcı özgüveni ile kahramanımız Bill (Emilio Estevez) tabii ki bizleri kurtarmak için elinden geleni ardına koymayacaktır.
 
Post-apokaliptik kelimesini kullanmanın moda olduğu bu günlerde tam da bu tip işlerin tüm ciddiyetini bir kenara atan, buna rağmen ara ara makinelerin tüm ruhsuz katliam şekillerine de yer vermekte bir sorun görmeyen, çoluk, çocuk kim varsa çeşitli yollarla, tam da Bay King’den beklediğimiz şekilde yok eden bir film var karşımızda. Emilio Estevez ve tüm diğer oyuncuların bilerek veya bilmeyerek tüm kasıntı-artistik-kahraman-vatansever pozlarını en gıcık halleri ile takındığı ve hatta bu yüzden ara ara kendinizi makinelerin saflarında bulabileceğiniz oyunculuğu ile göz yaşartan bir film var karşımızda. “The Trucks” isimli kısa hikâyesinden uyarlayıp yönettiği Maximum Overdrive tam anlamı ile eğlencelik ve düşük bütçeli bir bilim-kurgu. Eğer bir açıkhava sineması işletsem kesinlikle göstereceğim filmlerden biri olacaktır.
Murat Mrt Seçkin

- Devamı Ekim sayısında -

info@kargamecmua.org