A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Düş Gezginleri

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/118/4359" target="_blank" class="twitter">twitter
Fotoğraf: Ceyhun Erden

Düş Gezginleri


Vikmügökdemusemseye*
Deniz güzel kokuyor, suratıma güzel bir esinti geliyordu. Az öteden “Burada öyle bir toplum var ki onun gibi bir adam fankşın edebiliyor” diye bir laf duyduğum sırada yanımdakilere, yıllardır kankalarım olan kişilere, Michael Douglas’ın nasıl her filminde takım elbise giydiğini ve bir şekilde mağdur olduğunu anlatıyordum. Sonrası belli. Çok güçlü bir ışık ve enerji. Hâlâ gözlerimi açamayacak kadar yorgun hissediyorum. Belli belirsiz sesler geliyor bir yerlerden. “Alt tür”, “hortum”, “yeni” gibi kelimeler, tabii ki İngilizce olarak, kulağıma takılıyor. İlginç bir şekilde kendi zamanımda ve yerimde olmadığım hissi çöküyor. Öbür türlü atom bombası falan atılmış olmalı ki her ne kadar dünyada tansiyon yüksek olsa da o bombanın o anda beni bulması çok küçük bir olasılık. Hani diyelim Kuzey Kore delirdi ve sağa sola fırlattı o da bize denk geldi, belli ki hâlâ yaşıyorum. Zamanda ileri gitmenin mümkün olduğunu okumuştum. O bir olasılık. Sonra gençken duyduğum bir tavsiye aklıma geliyor; “Eğer bir gün zamanda ileri gidecek olursan torununu öldürmende sakınca yok”. Gelecekteysem tadım kaçar. Çünkü gelecekle ilgili o kadar çok felaket senaryosu yazılıp çizildi ki birinden birinin kesin gerçekleşmiş olması lazım. Zenginler dünyanın içine edip Mars’a kaçmış olabilirler. Off! İnşallah gelecek değildir. Bir 10 yılım daha var sanıyordum, her şeyin tadı kaçmadan önce. Şimdi direk ortasına mı düştüm? İngilizce konuşulduğuna göre uzaylılar şıkkını şimdilik elemek istiyorum. Ölmüş olabilmem ihtimali tekrar aklıma geliyor. Bu fikri de şu an değerlendirmek istemiyorum, çarpıntıya yol açıyor. Göz kapaklarım hâlâ çok ağır; sırtüstü yatmaktan belim ağrıyor. Yanıma dönmeye çalışıyorum; o anda ıslak bir şeyler bacaklarıma değiyor, irkiliyorum.
 
*
 
Bacaklarımı, ayak bileklerimi kıpırdatmaya çalışıyorum, ama nafile. Sanki toprağa sabitmiş gibi ağırlar. Toprak mı? Ama ben en son deniz kenarındaydım! Hayır, ölmüş olamam! Kafamı kaldırıp bir an önce etrafı görmeye çalışıyorum. Ama bunu beceremiyorum. Başım sanki bütün ağırlığımı taşıyor. Sanki o da saçlarımdan toprağa gömülü. Bu yeni bir ölüm şekliyse keşke birileri bundan daha önce bahsetseydi, diye düşünüyorum. Tüm gücümle yeniden kendimi yukarı çekmeye çalışıyorum ki; hiç duymadığım kadar çok İngilizce kelime havada uçuşuyor. Bu sefer, kesin, yakınımdalar! Ama kafamı hiçbir yöne çeviremediğim gibi görüş mesafemde ne bir insan ne de herhangi başka bir canlının varlığını hissedebiliyorum. Peki, nereden geliyor bu konuşma sesleri? Belki de beni kurtarmaya gelmişlerdir diye kendimi teselliye kalkışıyorum. “Buradayım, hey, lütfen, duyun beni!” Bunların hiçbirini diyemeden sesler kesiliyor. Bacaklarıma değen şeyleri bir anlık tekrar hissediyorum. Başım hafifliyor. Hatta tüm vücudum rahatlıyor. Kasılan tüm yerleri anında çözen bu sistem neyse gerçekten tebrik edesim geliyor. Ama hayır! Şu an memnun olmak için çok erken. Birden doğruluyorum ve etrafa anlamsız bir umutla bakıyorum. Bakıyorum. Bakıyorum. Bakıyorum... Gördüğüm sadece ıslak toprak. Ayağıma değen şeylerin ne olduğunu tam göremiyorum çünkü toprak onları hızlıca kendine çekiyor. Beni de çekecek mi acaba diye düşünürken, deminki İngilizce konuşma seslerinin toprağın altından geldiğini anlıyorum. Korkarak kulağımı yere doğru uzatıyorum ve bir yandan da elimle yavaşça toprağı açmaya çalışıyorum.
 
*
 
Toprağı eşelemeye başladığımda, elim bir “şey”e değiyor, metal gibi, ancak değil, başka bir maddeyle karşı karşıya olduğumu anlıyorum, dokunuyorum, tarifsiz bir acı hissediyorum; elimi geri çekiyorum. Elime bakıyorum oturduğum yerde, kaçmak istiyorum, ancak elimde hiçbir şey yok. Hiçbir iz, hiçbir şey yok. Bir daha dokunuyorum, bir tepki yok, aslında canım yanmadı, sadece sinirlerim uyarıldı. Halüsinasyon gibi, ama hoşuma gidiyor, gençlikteki LSD trip’lerini anımsatıyor.
 
Islak toprağa doğru yüzümü yaklaştırıyorum, İngilizce sesler sanki şimdi Almanca gibi. Her şeyi görebiliyorum, bütün detaylarıyla. Ayağıma dokunan ıslak şeyin ne olduğunu şimdi anlıyorum. Bir tür metal, viskozitesi yüksek, etrafımda da varlar. Topak halinde saçılmış haldeler. Magnetik merkezim, nereye elimi uzatsam oraya doğru toplaşıyorlar, ya da ben öyle düşünüyorum.
 
Tekrardan elimi toprağa sokuyorum, maddeye dokunuyorum, bu sefer çok soğuk. Çok çok soğuk, Kelvin derecesinde soğuk, elimin tuzla buz olması lazım ama yine organlarımda hiçbir şey yok. Hiçbir şey. Madde ruh halime göre tepki veriyor, ona karar veriyorum.
 
Etrafta ufak tefek toparlaklar var, bir tepki umarak onları toplamaya çalışıyorum. Birden sesler çok şiddetleniyor. Kesik kesik, “Arschloch,” diyor sanki biri, biri kahkaha mı atıyor?
 
Yukarıya bakmayı akıl ediyorum, karartılar var, elimdeki toplardan birini dilime dokunduruyorum, bir kahkaha patlıyor. Birden büyük bi paranoyayla ayağa fırlamak istiyorum, ama yapamıyorum, iki büklümüm. Neye uğradığımı şaşırmış haldeyim. Ama madde güzel tadıyor, ananas gibi. Karmaşık hissedişler içindeyim.
 
Kahkahalar devam ediyor, birden ileri-geri itiliyorum, yuvarlanırken, tüm bunların sebebini düşünürken birden zihnimde bir ışık çakıyor, tüm bunlar dışsal varlıkların, ya da uzaylıların, bokları, ben bir bok böceğiyim, ve bir şekilde adamların tuvaletine getirildim.
 
Ve içimden “Uzaylıların boku çok güzelmiş lan,” diyorum.
 
*

Fakat anlamadığım, bu karartılar yukarıdayken -yani dünyada uzaylı diye tabir ettiğimiz şahıslar- dışkıları nasıl oluyor da yerden bitiyor? Bu tatlı topların bir dışkı olduğu belli de, tepemde Almanca pratiği yapan zatların dışkısı mı, onu tam çözemiyorum.
 
Şöyle bir etrafıma bakıyorum benden başka bok böceği var mı diye, pek bir şey seçemiyorum. Tepemde tepinen karartılar sanki Mehmet Ali Erbil yönetimindeymiş gibi dünya dillerinde değiştire değiştire bir gezintiye çıkmışlar. İngilizce, Almanca, Korece, Hintçe, Arapça bir şeyler mırıldanıyorlar, bunu nasıl beceriyorlar, neyin peşinde bunlar? Madem dünyadaki dilleri araştırıyorlar, kesin kaçırıldım! Benden de Türkçeyi alacaklar diye işkilleniyorum. Acaba yetiyi nasıl aktarıyorlar kendilerine, dilimi mi kesecekler, nöron ateşlemelerimi taklit etmek için beynimi mi sökecekler? Kesin kaçırıldım ya... Beni tatlı boklarıyla sarhoş edip Türkçemi çalacaklar!
 
Tepemdekiler türlü Terra dilinde gezinirken etrafımdaki bokların form ve koku değiştirdiğini fark ediyorum. Uzaylı zatlar İngilizce konuşurken tatlı gelen bu bok topları, Hintçe mevzubahis olunca sanki baharatlanıyorlar. Offf iyice sıcak bastı belirsizlikten, nerdeyim neler oluyor ya rabbim... Tam aklımdan “ya rabbim” diye geçirmişim, tepemdekiler Fatiha okumaya başlıyor. Son birkaç dakikadır uzaylı kenefi diye varsaydığım bu mekân her Fatiha’da, her “haleluya”da, her Şabat Duası’nda şekil değiştiriyor. Bu kenefte ilk uyandığımda ağırlıktan kolumu kaldıramıyordum, şimdi de kendimi zeminde tutamıyorum, durup durup havalanıyorum. Çaresizce zemindeki boklara tutunmaya çalışırken gayri ihtiyari halime kıkırdıyorum. Ben kıkırdadıkça tepemdekilerin de hayrete düştüklerini hissediyorum.
 
*
 
Artık kesin eminim, sesler yukarıdan geliyor ve evet büyük ihtimal benden bahsedip bana göre tepki veriyorlar. Kıkırdamalarım histerik kahkahalara dönüşmeye başladığında -ki sanırım bu yaklaşık on dakika öncesine denk geliyor-  kaynağını tespit edemediğim ama doğal olmadığına da emin olduğum bir ışık ile aydınlanan yer ise bariz bir şekilde hücre. Hatta öyle ki, eğer uzaylılar varsa bizlerle aralarındaki en büyük benzerlik hapsetme şekli olabilir. Ne bileyim bugüne kadar izlediğim zırvalardan dolayı belki bir kozanın içinde, jölemsi, sümüksü ya da daha hip bir ifade ile “slaymi” bir maddenin içinde, sağıma soluma hortumlar takılmış olarak esir edilirim diye düşünürdüm. Belki de Futurama’daki gibi sadece kafaları saklamalarını. Hoş öyle olsa bile ben sanırım o kadar değerli bir zekâ ve bilince sahip değilim. Bir de ayıp yerlerime dokunmadan edemem sıkıntılı anlarımda, o yüzden sadece kafa ile yaşamak büyük ihtimal beni delirtirdi.
 
İçinde bulunduğum ve ışık sayesinde az da olsa aydınlandığım durum sayesinde bu hoş tadı olan topakların, pardon artık gördüğüme göre rahatlıkla bu grimsi mantar kafası şeklindeki topların bana bırakılmış besinler olduğunu söyleyebilirim. İşin doğrusu beni burada her kim veya ne tutuyorsa anladığım kadarı ile güçlenmemi istiyor. Çünkü bu yemeklerden her bir küçük parça body-building yapan birisinin karbonhidrat tüketeceğim diye bir dolu yumurta ve tavuğu iştahla tükettiğindeki enerjiyi veriyor sanırım. Doymak ve hayatta kalmak için konulsalar da kolaylıkla bağımlılığa dönüşüp olmazsa güçsüz ve zayıf bir insan haline gelmenizi sağlayabilir sanki.
 
Tam içimden bunları düşünürken o ana kadar dikkat etmediğim bir şey harekete geçiyor. İkizkenar üçgen şeklinde bir kapı sanki kanatlarını toplayan bir böcek gibi, yoğun bir metal sürtünmesi sesi ve oksit kokusu eşliğinde açılıyor. Kapının ardından gelen daha parlak ışığın doğal bir ışık olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, çünkü içeri sızması ile beraber güneşin -ne de çok özlemişim- o sıcak hissiyatı tenime değiyor. Kamaşan gözlerimi hafifçe araladığımda ise iki biçimsiz silüetin, zincire benzeyen bir ses ile bana yaklaştığını görüyorum, gözlerim kararıyor, yere yığıldığımda bayılmadan ne olur olmaz diye topaklardan bir tane ağzıma atıyorum. Sanırım bir süreliğine baygın ka...l...a........
 
*
 
Gözlerimi açtığımda güneşin hâlâ olması gereken yerde, gökyüzünde, parladığını görüyorum. Etrafa bakınca olabildiğine geniş ve kurak bir arazide olduğumu fark ediyorum. Aslında tam olarak gözlerini açtım diyemem. Sanki gözlerim hâlâ kapalı ama ben her şeyi görebiliyorum. Göz çukurumun arkasını ya da beynimin içini görebiliyormuşum gibi. Hayır hayır, tam olarak rüya hali gibi. Ama çok gerçek bir rüya hali. Halsiz değilim. Hiçbir yerim ağrımıyor. Hafifçe oynatınca fark ediyorum ki ellerim, ayaklarım da sağlam. Peki, onca böcek olma hissi, dünya dilleri de neydi? Duyduğum sesler, hapsedilmiş olmam o kadar gerçekti ki. Ama işte şimdi çöl gibi bir yerde uzanıyorum. Yoksa onlar gerçekti de bu mu rüya?
- Hepsi gerçek.

Beynimin içinden gelen bu sesle irkiliyorum. Şimdi her şeyin üstündeki flu perde biraz daha kalkıyor. Gözlerimi bastıra bastıra ovuşturmuşum da, hafif sisli bakıyormuşum gibi. Karşımda bir silüet dikiliyor. Ne olduğunu anlayamıyorum. Güneş yüzünden de göremiyor olabilirim, bilmiyorum.
- Beni görememen normal. Burada değilim çünkü. Bayılmadan önce gördüğün üçgen kapının ardındasın. Seni zincirlerinden kurtardık. Artık bir insan değilsin.
 
Hayır, insanım işte. Bedenim var.
- Bedenin var çünkü böcek olmaya dayanamazdın.
 
Karşımdaki her neyse düşüncelerimi duyuyor. Belki de konuşmuyorumdur.
- Evet, dillerin çok ötesindeyiz. Güneşin ve bedenin yeniden doğduğu yerde. Bunu sana başka yolla anlatamazdık. Bir bok böceği olmadan toprağı hissedemeyeceğini biliyorduk. Seni toprağın içinden geçirip yeniden doğurduk.
 
Siz kimsiniz? N’oluyor burada? Neden ben? Sanırım bunların hiçbirini gerçekten merak etmiyorum. Gerildiğim zamanlarda yaptığım gibi her şeyle dalga geçmek istiyorum. Eğer bunlar bir rüyaysa çok gülücem. Değilse n’aparım bilmiyorum.
- İla-ina-kumam… Sana çizilen sınırlardan kurtul. Hatırladın mı? Biz seninle burada defalarca buluştuk. Yaşamı başlattık. Sen hiç bebek olmadın. Sen hiç ölmedin. Hatırla. Hatırlaman lazım. Çünkü bu son buluşmamız. Yakında güneş doğmayacak...
 
*
 
Hatırlamaya çalışıyorum, aklıma Keçiören’deki ilkokul yıllarım, Ayvalık’taki yaz tatilleri geliyor. Bir anda beynimde bir şimşek çakıyor, yere yığılıyorum.
- Hadi ama daha iyisini yapabilirsin. İnsanlığından öncesine gitmeye çalış, sen de bizdendin. İla-ina-kumam!
- Arkadaşım ne diyorsun, kesinlikle hiçbir fikrim yok. Arapça mı konuşuyorsun?
- Hmm, derin bir tramva geçirmiş olman lazım. İnsanlara âşık olup insanlığı seçtiğinde anlamamız gerekiyordu, sen yeterince güçlü değilsin, sen hatırlamaya layık değilsin. İki bin yıldır tekrar tekrar doğmaktan bıkmadığında anlamamız gerekirdi. Şimdi herşey için çok geç, artık seni yok etmemiz en doğrusu olacak.
- Bir dakika! Beni buraya getirip boklara böceklere, Almancaya maruz bıraktığınız için tramva geçiriyorumdur belki? Hem insanlığın nesi varmış ki, gayet güzel yaşayıp gidiyoruz, müzik, sanat falan. Yani ben çok bi katkı yapmamış olabilirim de, genel olarak yani...
 
Daha cümlemi bitirmeden heryeri keskin bir ışık kaplıyor, kendimi tekrar bok odasında buluyorum. Hafif bir ıslık sesi duyuyorum. Birden etrafta insanlar belirmeye başlıyor. Değişik zamanlardan değişik ülkelerden çeşit çeşit insan etrafımı sarıyor ama hareket etmiyorlar. En yakınımdakilerle konuşmaya çalışıyorum ama cevap vermiyorlar. Bir tanesine dokunmaya çalışınca elim içinden geçiyor.
- Bunlar sensin ama sen bunlardan fazlasın. İla-ina-kumam!
 
Artık delirmek üzereyim, ya herşeyi hatırlıycam ya da beni bitirecekler. Panik halinde bok topaklarından yiyorum, etrafta koşturuyorum, oturup meditasyona başlayıp onbeş saniyede ermeye uğraşıyorum. Yoga bile deniyorum ama hatırlayamıyorum.
- Hatırla. Hatırlamana engel olan anını hatırla.
 
Kafamda bu sefer ampul yanıyor, tekrar Keçiören’e dönüyorum, o lanet geceye...
 
*
balkonda kardeşimle birlikte çekirdek çitliyor, gökteki yıldızları seyrediyoruz. birden, nereden çıktığı belli olmayan bir homurtu sesiyle bir şey uçarak gelip “tok!” diye kafama çarpıyor ve balkonun zeminine düşüyor. korkudan ödüm bokuma karışmış bir halde, yerde debelenen şeyin bir bok böceği olduğunu fark ediyorum. kardeşim atılıp hep balkonda duran kibrit kutusunu boşaltıyor ve bir çırpıda böceği içine hapsediyor. sırıtarak bir marakas gibi ileri geri sallamaya başladığında müdahale ediyorum.
- dur! öldüreceksin!
- madem çok sevdin al senin olsun!
kardeşim elini şortuma daldırıp kutuyu açıyor...
 
bir şok hissiyle gözlerim faltaşı gibi açıldı. o geceyi hatırlamamın ardından tüm bu kargaşanın gördüğüm bir rüya olduğunu anlayarak uyanmıştım. ama gördüğüm manzara hâlâ uyanamadığımı düşünmeme neden oldu bir an. karşımda üzeri yanıp sönen kırmızı led ışıkları, titreşen ölçüm ibreleri ve ekranlarla dolu bir konsol vızıldıyordu. bir süre ekranlardan birindeki danseden renkli grafik çizgilerine boş boş baktıktan sonra bilincim gerçekten uyanmaya başladı. öyle ya, bu bir rüya değil, tersine düpedüz bir rüyanın gerçekleşmesiydi. başvuran binlerce kişinin arasından seçilmiş, mars two misyonunu yürütecek mekiklerden birinin mürettebatı arasına girmeyi başarmıştım. karşımdaki konsol, bu uzun yolculuk sırasında tamamlanacak yüzlerce projeden biri olan “uzayda rüya” projesini yürüten uyku laboratuvarına aitti. ee? neredeydi peki bu operatör?
 
başıma geçirdikleri sensör ve kablolarla dolu başlığı çıkarmak istedim. ama kolum hareket etmiyordu. uyurken havada süzülüp sağa sola çarpmamak için kendimizi dikeğe bağladığımızı unutmuşum yine. rüyadaki o kımıldayamama hissini hatırlayıp gülümsedim. buradakiler ısrarla ortak lisan olan ingilizcede “bed” demeye devam ediyorlar ama, mekikte uyumak için kullandığımız kampetler yerden kazanmak için yatay değil de dikey konumda sabitlenmiş olduklarından ilk günden beri yatak yerine dikek demeye kendimi alıştırdım. dikey yatak demekten daha kolay geliyor hem. tabii normalde uyandığımızda başkasının yardımına ihtiyaç duymamak için kollarımızı bağlamayız. ama laboratuvarda kollarım havada yüzüp geçişi engellemesin diye onları da cırtlarla dikeğe sabitlemişlerdi. çaresizce operatörün adını hatırlamaya çalıştım. ila... ina... tam o sırada gözümün köşesiyle görebildiğim yönetim konsolunun arkasından kafasını uzattı.
 
“ah, uyandın demek?” aygıtlarla dolu duvara belli aralıklarla yerleştirilen tutamaklardan kendine yakın olana tutunup nazikçe kendini çekti ve süzülerek yanıma yaklaştı. bu hintli güzellik abidesi zarif hareketlerle görüş alanımı kaplarken tulumunun göğsüne dikili isim etiketini yakalanmadan okumaya çalışmaktan şaşılaşmış olmalıyım ki, kıkırdadığını duyarak bakışlarımı gülümseyen suratına çevirdim.
 
“ila ina kumam,” dedi. “biliyorum hatırlaması zor. şimdi kollarını çözeceğim ama başlığı henüz çıkarmıyoruz. bana hemen gördüğün rüyayı anlatmanı istiyorum. böylece hatırlama anındaki tepkilerini de ölçebileceğiz.”

tulumunun cebinden bir kayıt cihazı çıkararak düğmesine bastı. gözümü kırmızı ışığa dikerek “rüyamda bir bok böceği olmuştum,” dedim. ister istemez gözlerim kayarak boynunun başladığı küçük çukurdaki “scarab” dövmesine takıldı. “evet” dedi ina, “benden etkilenmiş olabilirsin.” tam bir hintlinin neden bir mısır simgesini dövme olarak seçtiğini soracaktım ki, “ama bana hatırlayabildiğin kadarıyla baştan başlayarak anlatmanı istiyorum,” dedi.
 
rüya başlamadan hemen önce birisiyle hakkımda konuştuklarını hatırladığımı söylemedim. evet benim gibi bir böcek bilimcinin bile mars’taki toplumda bir işlevi var. on yıl önce ilk yerleşimi kuran mars one misyonu dev oksijen çadırlarında tarım alanları oluşturmuş, ama bir türlü istenen kalitede ve bollukta ürün alınamayınca akıllara böceklerin önemi gelmişti.
 
“ilk başta hareket edemiyor ve birtakım konuşmalar duyuyordum,” dedim. “sanki üzerimde deney yapıyorlarmış gibiydi.” gülerek “haksız sayılmazsın,” dedi ina. “hatırladığın ilk şey bu mu?” “hayır, güçlü bir ışık vardı. bana söylediğin gibi rahatlatıcı bir anımı düşünüyordum, sonra birden kuvvetli bir ışık ve enerji hissettim” “a, evet. başlarken bunu söylememiştim. başlığın sadece bir reseptör değil, aynı zamanda verici. deneklerin uykuya dalmasını bekleyerek zaman kaybetmek yerine uyku frekansı yayarak beyni hızla uyku moduna geçiriyor. bu sırada güçlü bir ışık etkisi yarattığı daha önce de rapor edilmişti.” içimden “bu şimdi mi söylenir?” diye homurdanarak “peki rüyaya etkisi olmadığını ne biliyorsunuz?” diye sordum. “varsa bile uyku enjeksiyonunun yaratacağı etkiden çok daha düşük olduğu düşünülüyor,” diye cevapladı. “hem ‘iğne korkusu’ kaynaklı strese yol açmaması da artısı. ama rüyaya odaklanalım. başka şeyler düşünüp unutmadan önce...”
 
gözlerim yine boynundaki dövmeye kaydı. “hafif enerji akımlarıyla beni rahatlatan, önce bir tür dokungaç olduğunu düşündüğüm şeyler hissettim vücudumda,” dedim. “sonra ne olduğunu bilmediğim akışkan bir metale, ardından kimin bıraktığını bilmediğim bir çeşit dışkıya dönüştüler. tüm bunlar olurken devamlı çeşitli dillerde konuşmalar duyuyordum.” bir kahkaha patlattım. “benim bok böceğine dönüşmem de işte bu sırada oldu. bu dışkı mantarları ile beslenmeye başladım.” durdum. aklıma kanatlarını toplayan o böcek kapısı ve ardındaki ışıktan beliren silüetler gelmişti.
 
devam etmediğimi görünce ina, kestane rengi gözlerini yüzümde gezdirerek, “biliyor musun,” dedi, “sana söylemeyecektim ama şimdiye kadar karşılaştığım en ilginç denek sen oldun. bir kere senin kadar uzun süre uyuyanı görmemiştim. tam on altı saattir uykudasın. kan akışını stimüle edip uyuşmaları engellemek için iki saatte bir hafif elektrik akımları veriyordum vücuduna. ama bu kadar uzun ve kesintisiz uyumayı nasıl başarıyorsun?” kıkırdadı, “peki söylesene, siz türklerin bir özelliği mi bu derin uyku durumu? hem...” sustu.
 
gözlerimi dikip pis pis bakarak birini susturabildiğime ilk tanık oluşum değil bu. “peki yediğim tatlı boklara ne diyeceksin?” diye sordum. “çünkü seni besledim,” dedi. “ağzında bir şey olmadığı halde çiğneme hareketleri yaptığını görünce, deneye başka bir boyut daha katıp uykuda yemenin mümkün olduğunu kanıtladım.” cebinden bir paket çıkarıp salladı. normal öğünlerin yanı sıra, atıştırma alışkanlığı olanlar için bütün mürettebata bu drajelerden dağıtılmıştı. besleyici olmakla beraber, tarif edilmez şekilde her şeye benzetebiliyordunuz tadını. “bir yandan da paketin arkasındaki, mürettebatın kullandığı bütün dillerde yazılı özelliklerini okuyordum,” diye devam etti. “amma da dil biliyormuşsun,” diye söylendim. “evet. pratik yapmak gerekiyor.” yine gülümsedi.
 
kayıt cihazını kapatmak istediğini fark edip, “dur,” diye elini tuttum, “bitmedi.” ona üçgen kapıyı, yanıma gelip benimle konuşan, uzaylı olduğunu varsaydığım ama bir türlü göremediğim varlıkları, gördüğüm yüzlerce beni anlattım. “hem de bana senin adınla hitap ediyorlardı.”
 
işaret parmağını dudaklarıma yavaşça dokundurup hınzırca bir gülümsemeyle, “işte bu kısmı gerçekten rüya olmalı,” dedi. tam öpüşeceğimiz hissine kapılmıştım ki, interkomdan gelen anonsla irkildik.
 
“bütün mürettebat görev yerlerine! mars yörüngesi için son altı saat! lütfen görev yerlerinizden rapor verin.”
 
sanki “başka zaman” dermiş gibi gözlerime baktı. kayıt cihazını cebine sokup zarif hareketlerle başlığımı çıkarmaya başladı. “mars’a indiğimizde böceklerimi ziyarete gelirsin,” dedim. “ilgimi çeken tek bir böcek var,” diye cevapladı. birbirimize tutunup laboratuvarın çıkışına doğru süzülürken, biraz önce bağlı olduğum dikeğin görüntüsünü veren bir ekranda durmaksızın çeşitli ırklardan insan silüetlerinin belirip birer birer ardım sıra ekrandan kaybolduklarını ne o görebilmişti ne de ben. 

(*) Sırasıyla Viktor Pilatan, Müge Ersan, Gökhan Birdal, Deniz Yenihayat, Murat Mrt Seçkin, Semra Uygun, Selim Ataş ve yenal yergün tarafından yazılmıştır.

info@kargamecmua.org