A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | DENEY

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/118/4355" target="_blank" class="twitter">twitter

DENEY


Nazlı Kalkan

“Yalnızlık, müzik ve ruhi sukûnet içinde dünyayı dinlemek ve anlamaya çalışmak... Ne güzel bir zenginliktir o!” - Edward Northsheen – “Kanadalı Şair” (*)

Yeni Dünya Düzeni. İnsanlar, dağlar, ormanlar, akarsular, okyanuslar, gezegenler, yıldızlar, güneş sistemi ve evren. Her şey bu düzenin etrafında dönerek hayatta kalıyor. Şükürler olsun ki; bugün neredeyse herkes bunun farkında. Fakat vaktiyle biz sıradan insanlar hayatımız her gün aynı rutinle güven içinde akarken, yaşadığımız zenginliği borçlu olduğumuz bu düzenden şikâyet etme gafletinde bulunduk. Hislerimizin başkaları tarafından yönetildiği yalanlarına inandırıldık. Kainatı dahi ayakta tutan Yeni Dünya Düzeni karşısında bireyselliğimizi ve duygularımızı savunduk. Oysa ki dünya bizim için yaratılmadı. Zaman içinde varoluşumuzun hakikatini unuttuk: insan Yeni Dünya Düzeni için vardır. Evrende eskiden zannedildiği gibi her şeyin doğal akış içerisinde kendi kaderine karar verdiği bir sistem yoktu. Evrenin dengesi, Yeni Dünya Düzeni ile tüm acılar ve korkular yok edilerek kuruldu. Ve düzen, kendilerini adamış o fedakâr insanlar, yani Yöneticiler sayesinde var. Yıllarca dünyayı yöneten bu kahramanların bencil ve insan ölümünden zevk alan zalimler olduğu zannedildi. Halbuki onlar medeniyet zincirinin son halkasıdırlar. Ve eğlenceyle geçirebilecekleri kıymetli saatlerini bu düzeni korumak için hâlâ fedakârca savaşarak harcıyorlar.
 
Bugün düzeni koruyan ve ayakta tutan torunlarının işi, Yeni Dünya Düzeni’ni kuran atalarınınkinden daha zor. Zira bütün burçları dahi etrafında döndüren bu merkez, tıpkı büyük bir mekanizma gibi her bölgesinde ne olduğu ile çok yakından ilgilidir. Mekanizma çok hassastır. En küçük bir hatadan dolayı düzen yıkılabilir. Dünya ve bütün evren yok olma tehdidi ile ebediyen karanlığa gömülebilir. Bu hassasiyet her yıl dünyadaki kaynakların nasıl dağılacağına, kimlerin birbirleriyle anlaşıp savaşacağına, kimin ne kadar zengin olacağına, kimlerin aç kalacağına, kaç kişinin ölüp ne kadarının hayatta kalacağına ince bir şekilde karar vermekle gerçekleşir. Fakat düzenin en önemli mihengi insan ölümleridir. Bazılarınız için üzücü ve biraz sert olsa da düzeni ayakta tutmaları için yeterli sayıda insan ölümüne ihtiyaç vardır.
 
Yeni Dünya Düzeni’ni ayakta tutmak söz konusu ise, bir insanın canını kaybetmesi kendi manasını bulmasının karşısında bir hiç olur. Kainatın ayakta durmasının ve bütün insanlığın devamının sağlanmasının karşısında birkaç yüz insan nedir ki? Biz sıradan insanlar o hassas mekanizmanın çalışmasını sağlayan dişli çarklarız, bunun için ölmemiz gerekiyorsa ölebiliriz. İşte bu gerçek sayesinde toplu ölümlerin hiçbirisi artık acı vermiyor bana sevgili dostlarım. Fakat ne yazık ki insan bir vaka vesilesiyle yoklukla yüzleştiğinde varlığın kıymetini anlayabilir.
 
Bin dokuz yüz yetmişleri seksenlere bağlayan o yıllarda Yeni Dünya Düzeni dağılmanın en büyük tehdidiyle karşı karşıya kalmıştı. Dünyada gereğinden çok daha fazla insan vardı. Düşünün bir, milyarlarca kişi... Yiyiyor, içiyor hatta bir an bile durmadan nefes alarak atmosferde karbon salınımını arttırıyorlardı. Ve bunların çoğunluğu işsiz güçsüz, devamlı olarak şikâyet eden yaramazlardan oluşuyordu. Birçok iç savaş, bombalama, terör eylemi ve binlerce faili meçhul sayesinde dünya nüfusunda iki sene içinde hatırı sayılır bir azalma olmuştu. Fakat yetmiyordu, ne yaparlarsa yapsınlar ölümler yeterli olmuyordu. Daha fazla insan ölmesi gerekiyordu. Rutin ve planlı bir şekilde ölümlerin gerçekleşmesi için yeni bir yöntem bulmak gerekiyordu. Terörizm ve savaş gibi, insanlar insanların gözlerinin önünde ölürken diğerlerinin hiç ses çıkarmayacağı başka bir şey lazımdı. Belki de toplu bir histeri... Ama ne olursa olsun Yeni Dünya Düzeni’nin kurtuluşu ve insan ırkının devamı bu fikrin bulunmasına bağlıydı.
 
Tüm ümitlerin tükenmek üzere olduğu bir zamanda, ölmektense öldürmeye karar vermenin bir insan için daha kolay bir eylem olabileceğini Ruh Bilimcileri sayesinde fark eden ince düşünceli Yöneticiler tarafından, insan ölümlerinin nedensel bir şekilde gerçekleşebileceği alternatif bir yöntem sonunda bulunmuştu. Yöneticiler, Ruh Bilimcileri ile fikri aşama aşama geliştirerek o harika soruyu ortaya attılar: “İnsan ne kadar adildir?”

Suale cevap arayan bir deney çerçevesinde, insan ırkı kaç tane insanın öleceğine karar verebileceği bir sorunla yüzleştirildi. Bu sayede insan davranışı ile ilgili de pek çok ipucu yakalanırken, deney meşrulaşacak, dünyaya yayılacak ve dünyanın her yerinde rutin bir şekilde istenilen ölümler gerçekleştirilecekti. Deney aylar içinde uygulanmaya konmuş ve deneklerin tepkimeleriyle tekrar tekrar revize edilerek en mükemmel halini almıştı.
 
Deneyi uygulamak üzere dünyadaki nüfus 7’ye bölünerek bütün dünya bu deneye tabi tutuldu. Her 7 kişiden 1’i kendi isteğiyle bu deneye katılmış olan gönüllü birer denek yapıldı. 7 kişiden kalan 6 kişi demiryollarına mevsimsel işçi olarak alındı. Mevsimsel olarak aldıkları 6 işçiden 5’i, demir yollarının tek koldan ikiye ayrıldığı bir kavşağın sonrasında sağ taraftan devam eden raylarda çalıştırıldı. Kalan 1 işçi de kavşağın sol tarafından devam eden diğer raya yerleştirildi. Denek olarak seçilen kişi de tek raydan hızla gelen bir yük vagonunun rayların ikiye ayrıldığı bu kavşaktan geçişi sırasında vagonun hangi makastan gideceğine karar veren çevirme kolunun yanında durduruldu. Ve denekten vagonun hangi şeritten gitmesine kendisinin karar vermesini istediler. Eğer kolu çevirirse vagonun 5 kişinin üzerine gitmesini engelleyecek fakat bu kez de diğer tarafta kalan 1 kişinin ölümüne sebep olacaktı. Kolu çevirmezse de vagon 5 kişiyi ezip geçecekti. Deney insanları zor bir problemle karşı karşıya getirerek hareket ve fikirsel reflekslerini ölçüyor hem de insanların kendilerine “Aa, normalmişim ben” gibi yapay kişilik çözümlemeleriyle eğlenceli bir deneyim sağlıyordu. Fakat asıl bilinmeyen başarı, insanların reflekslerini ve karar verme yeteneklerini kaybetmesi ve apatinin tamamlanması sayesinde vagon geldiğinde yüz milyonlarcasından bir tanesinin dahi kolu çevirmemiş olmasından geliyordu. Dünyanın her yerinde hiç kimse itiraz etmeksizin 5’er 5’er ölümler gerçekleşiyordu. Deney gün geçtikçe daha fazla uygulanıyor, kolu çevirme kararını vermek isteyen gönüllü sayısı anormal biçimde artıyor, hatta insanlar denek olarak kabul edilmek için demiryolu işçilerini kendi komşuları, akrabalarından getirmeyi teklif ediyordu. Deneyi yayınlamak için televizyon ekranları birbirleriyle yarışıyor, bahislere tutuşuluyordu. Her yerde insanlar birbirine sorup, aynı şeyi yapmış olmanın aidiyeti ile birbirlerine daha da yakınlaşıyor, dünya barışı perçinleniyordu.
“Sen kaç kişiyi öldürdün?”
“Beş.”
“Sen?”
“Beş.”
 
Gerçekten de çok iyi planlanmış ve muazzam bir başarının ürünü olan deney, yıllar evvel henüz küçük bir bebekken bilim dünyasına kinlenmiş bir adam yüzünden bütün tarih sahnesinden silindi. Bu yüzden o yıllarda yaşanan bu tehlikeyle nasıl kahramanca mücadele edildiğini hiç kimse hatırlamıyor. Bu adam vaktiyle beyaz bir tavşanla bilim adamları tarafından defalarca korkutulmuş Küçük Albert’ti. (**) Herhalde bebekliğinden zihnine kazınmış korku ve öfke hayaletinden olsa gerek, kolu çevirecek olan denek olarak kabul edildiğinde, seri hareketleriyle sol rayda kalan 1 demiryolu işçisini sağ tarafta duran 5’linin yanına gönderecek manipülasyonu yapmayı başarmış; vagonun 6 kişinin üzerine birden gitmesine izin vermişti. Yaşanan tam bir faciaydı! Albert tam 6 kişiyi öldürmüştü! Bütün dünya şoktaydı.
 
İnsanların deneyin bu sonucu karşısında yaşadıkları şok, gerçekten de böyle planlamaların hiç kolay yapılmadığının bir göstergesiydi. Küçücük, rutin dışı bir veri her şeyi yerle bir etmeye yeterdi. İşte düzen böylesi hassas bir organizmaydı. Bütün dünya “Neyimiz Var Bizim?” manşetleriyle çalkalanıyordu. Yöneticilerin başka çaresi kalmamıştı. Ruh Bilimcileri öne sürdüler ve böylesi insanlık dışı bir deneyi gerçekleştirildikleri için son derece adil bir şekilde yargılanmalarını sağladılar. Albert de 6 kişinin ölümünden sorumlu tutularak bütün dünya sahnesinde afişe edildi ve aynı anda -hak ettiği gibi- idam edilerek insanların hafızasından silindi. Neyse ki; facianın sorumlularının sunulması ve gerçekleşen infaz bütün dünyaya yeniden adaletin var olduğu hissini getirmişti. Adalet hissinin en güzel belirtisi olan evrensel sükûnet de hemen peşinden gelmişti. Öylesi bir sükûnet ve rahatlama isteği vardı ki; bütün insanlık bu deneyi bir daha hatırlamamak üzerinde anlaştı. Herkes Yöneticilerin de yardımıyla bu olayı tamamen unuttu. Nasıl olsa herkes birazcık sorumluydu öyle değil mi? O yüzden kimsenin olayı deşecek ya da konuşacak hali kalmamalıydı.
 
Nihayetinde, Yöneticiler için önemli bir sorun başarıyla atlatılmıştı. Amaç yerine geldikten sonra gerisi zaten unutulabilirdi. Deney (***) bu sürede Yeni Dünya Düzeni üzerindeki tehdidi alt etmek için; hatta dünya sahnesinin önündeki yirmi yılı kotaracak kadar insanı öldürmeye kafi gelmişti. Bu sayede savaşlar geçmişe göre bir hayli azalmıştı, dünyada barış ve refah hâkim olmuştu. Şu geldiğimiz günlere bakın, etrafıma bakıyorum insanlar diledikleri gibi yiyip içiyorlar, diledikleri gibi alışveriş yapıyor, diledikleri yere tatile gidiyorlar. Kanadalı Şair’in dediği gibi, dünyayı sakin bir müzikle anlamaya, okumaya çalışmak refahına bizi getirenleri şükran ve minnetle selamlıyorum.

(*) Şair ve dizesi gerçekte yoktur.
(**) The Little Albert Experiment, by John B. Watson, 1920.
(***) Fikrin orjinal hali: Trolley Dilemma, Etikle İlişkili Düşünsel Deney. Philippa Foot,1967.

nazlikalkan8@gmail.com