A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Distopyalar ve kıyamet sonrası metinler yeni gerçekliğimiz

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/118/4352" target="_blank" class="twitter">twitter

Distopyalar ve kıyamet sonrası metinler yeni gerçekliğimiz


Barış Yarsel

Giriş niyetine ufak hatırlama ve düşünceler

Distopyaların ve kıyamet sonrası dünyanın halini tasavvur eden kitapların okunurluğu, bu alt türlerin yaygınlaştığı nükleer savaş korkusunun yoğun olduğu bin dokuz yüz altmışlardan sonra ikinci kez, iki binli yıllarda artış gösterdi ve ABD başkanlığına Donald Trump’ın seçilmesiyle George Orwell’in 1984’ü, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i, Yevgeni Zamyetin’in Biz’i, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü başta olmak üzere Cormac McCarthy’nin Yol’u, dünyayı saran virüsün ardından zombileşenleri anlatan sayısız kitap ve bunların popüler kültürde izdüşümleri filmler, oyunlar, çizgi romanlar sıklıkla görünür oldu. Distopyalar, ütopyaları takip eden, zıttını terse yatıran sertlikte metinler üretiyor. Metinlerin ortaya koydukları, dünyanın siyasal anlamda artık ütopik söylemler ortaya çıkaramamasının etkisiyle doğrudan karamsarlığı vaat ediyor. Son küresel olumlu mesajı veren -Başarabiliriz, dünyayı yeniden düzeltebiliriz- Obama sonrasını görünce, artık ütopik metinler değil, alegorik veya bağlamsal yönü güçlü distopik hayal güçlerinin akınlarını izliyoruz. Amerigo Vespucci’nin bin beş yüz üç yılında Atlantik’i geçerken yaşadıklarını anlattığı Mundus Novus, birkaç yıl sonra, bin beş yüz on altıda Thomas More tarafından yazılan Utopia adlı kitaba, Olmayan Ülke’ye ilham oldu. Ardından sayısız sosyalist, anti-sosyalist, eşitlikçi, feminist, kolonyal kitaplar yayımlandı. İsimlerini zikretmek, boğucu bir liste havası yaratacaktır, bu aralar arayınca kolaylıkla bulunur durumdalar. Ütopyaların ilerlemeci, umutkâr tonuna karşılık distopyaların tedirgin, uyarılarla dolu içeriği çoğunlukla iki boyutlu, sıkıcı ve didaktik metinlere yol açtı. Bunu aşan nadir kitaplar ise, bir nevi vizyoner, peygambervari yazarların ortaya çıkmasını sağladı. Yaşananları anlatmaya kurgunun yetmeyeceğini söyleyenlerin arttığı bu çağda, yaşananları görmüş olanların söyledikleri daha dikkatle okunur oldu. Daha önce de olmuştu, İkinci Dünya Savaşı sonrası kamplaşan dünyanın nükleer savaş korkusu, hayal edilen mükemmel ülkelere dair yapıtların azalmasına, kabusvâri gelecek teorilerinin artışına neden olmuştu.
 
Karamsarlığı savunmaya, distopyaları ve kıyamet sonrasını düşlemeye, karabasanlar örmeye hakkımız var. Teknolojinin getirdiği travmalar, ekonomide ve siyasette kararmalar, gezegenin yaralarının derinleşmesi ve kolektif mutsuzluklarımızın hasadından üretilen değerin paraya nasıl çevrildiğini görmemiz, internetin bizi yakınlaştırmaması ama nefretimizi artırması, sözde büyüyen ekonomilerin sadece ve sadece gelir adaletsizliğini derinleştirmesi, demokrasi propagandasının çoğunlukla otoriter yönetimlerin işini kolaylaştırması, bastığımız zeminin kayganlaşması, merkezin tutunamaması ve şeylerin dağılması, darmadağın olması, her şeyin parçalanıyor olması ve sabah uyandığımızda bazen yeryüzünde canlı kalan tek insanmışız gibi hissetmemiz. Evet. Tüm bunları örgütleyenlere karşı akıl yürütmeleri savunma hakkımız var. Distopya ve kıyamet sonrasına dair kitapların sunduğu bir fark da şu sanki: İyi ya da kötü bazı cevaplar veriyorlar. Milyonlarca insanın sabah uyandığında, gün içinde kendi kendilerine ya da birbirlerine sordukları, gelinen durumun nedenini sorgulayan fikirlerine radikal karamsar da olsa cevaplar sunuyorlar. Hazır hayatlarımızın, otomatikleşmiş dertlerimizin ve tepkilerimizin, mevcut sosyal ilişkilerimizin aslında ne kadar kırılgan ve basit birer ortak çıkara bağlı olduklarını, bizleri sözde ve sorunlu da olsa biraraya getiren nedenlerin ortadan kalkması durumunda tahayyülde zorlanacağımız bir başkalaşımla olduğumuzdan vahşi, yamyam, ölü ve kötü olacağımızı gösteriyorlar. Alansızlaştırılıyoruz. Distopyalar ise, başka alanları gösteriyor, başka felaketlerin hep başkalarının başına gelmediğini, felaketin tam da şu an başımıza geldiğini ve geleceğimizi tersinden bir neşe ve coşkuyla sunuyorlar.

Daha iyi bir toplum ya da daha beter bir dünya tahayyülü Tevfik Fikret ve Ahmet Haşim’i de etkilemişti. Servet-i Fünun döneminde bu topraklarda görülen baskı rejimi, devletin bireyi gözetlemesindeki güçlenme, bireylerin birbirlerini ihbar etmelerindeki sıradanlık Fikret ve arkadaşlarını boğuldukları bu ortamdan, bu toplumdan uzaklaşıp, derinden yaralandıkları siyasi baskılardan kaçıp Yeni Zelanda’da başka bir toplum hayaline itmişti. Bir özlemin olabilirliğine dair umudu ya da imkânsızlığına dair hayal kırıklığını yazmak için, güncelde yaşananların ışığı yolu aydınlatabilir belki. Molla Davudzade Mustafa Nazım’ın Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyye-i Rü’yet’i, sıkıntılar yaşayan Osmanlı’nın gelecekte mükemmel bir topluma dönüşmesinin hayaliydi. Celal Nuri İleri’nin Tarih-i İstikbâl’i oldukça ilginç bir gelecek sunar: Cennet sıkıcı, Cehennem kucaklayıcıdır. Yüz elli ikinci yüzyıl, devletlerin olmadığı, dillerin birleşip tek dile döndüğü, kadın erkek farkının kalmadığı tek bir toplumdur. Her yerde makineler vardır ve okyanuslar dahi imara açılmıştır. Dünya mekanikleşmiş, kabus gibi bir yerdir. Günümüzde ise, Arap Baharı’nın kâbusa döndüğünü bizzat yaşayan Basma Abdel Aziz, The Queue/Sıra isimli romanında Kahire’de bir sabah kapalı bir hükümet binasının önünde sıraya giren insanları görüp aralarına katıldığı, isimsiz bir Orta Doğu kentinde başarısız bir darbe girişimi sonrasında toplumun yaşadığı acıyı anlatırken, güncel politikanın distopik yansımasını gösteriyor. Kıyamet sonrası tahayyül sadece Sovyet-ABD çekişmesine dair bir popüler kültür öznesi olmaktan çoktan çıkmış, Doğu’dan da kâbus senaryoları yaratılmış oluyor. Doğruluğu şüpheli olduğu söylenen darbe girişimi sonrası yeniden şekillendirilen toplumda, açlık grevindeki mahkumlara kebap kokuları sunulan, gazetecilerinin “Kahrolsun İstibdat, Yaşasın Hürriyet!” diye mahkemelerde bağırmak zorunda kaldığı, Yoğurtçu Parkı’nda adalet isteyenlerin tellerle çevrilip sayısız polisle tecrit edildiği ülkedeki gerçeklerin distopik yansımalarını da gelecekte görmemiz gerekmez mi? Kadınların sistematik şiddete uğradığı bir roman yazılsa şu anda, bu bir tahayyül mü olur yoksa belgesel bir yapıt şeklinde mevcut gerçekliği anlatan kurgu dışı metin mi sayılır.
 
Gerçekleşmekte olan kâbuslarımızı anlatan kitaplar belirmeli. baris@futuristika.org