A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | KORELASYON

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/115/4273" target="_blank" class="twitter">twitter

KORELASYON


Nazlı Kalkan
Sadi Gür, gür saçlarından dolayı eskiden bu lakapla anılırdı. Fakat o kendisine kimsenin haberi olmadan Korsan lakabını takalı çok olmuştu. Kendisine Korsan lakabı takması, ortadan kaybolması ile eşzamanlı geliştiğinden dolayı eski yakın çevresi onu en son Sadi Gür olarak görmüşler, bir daha da onu hiç görmemişlerdi. Dışarı çıktığı o güne kadar kendisi dışında kimsenin ona Korsan diye hitap etmemesi gayet anlaşılabilir bir şeydi. Zira zaman içerisinde dostlarına kendisini ustalıkla unutturma çabası müspet sonuç vermiş; yıllar içinde Sadi denilen bir varlığın dünya üzerinde olduğu bilgisi yakın çevresi tarafından unutulup gitmişti. Korsan Sadi ortalıkta hiç görünmediği yıllar boyunca ömrünü kıymetli bir araştırmaya vakfetmişti. Benim kendisiyle ilk tanışmam kapalı bir kapı ardından sesini duymam vasıtasıyla gerçekleşmişti. O zamanlar Gençlerin Pozitif Bilimlerle Uğraşmasını Desteklemek Bilimsel Düşünceyi Yaymak ve İstatistiki Verilerden Faydalanmayı Teşvik Etmek Vakfı’nın önünde ayakkabı boyacılığı yapardım. Arif Çatal Beyefendi de o yıllar vakfa gelen projeleri değerlendirmeye almak ve kabul edilmesi halinde takip etmek ile görevliydi. Arif Çatal Bey’in boyanmış ayakkabılarını teslim etmeye geldiğimde Çatal Arif’le Korsan Sadi’nin tuhaf tartışmalarına rast gelmiştim. Hayatımı değiştiren tok ve aynı zamanda alabildiğine sakin ve kendinden emin o sesi, ilk orada duymuştum.

“Sadi Bey bakınız...”
“Efendim lütfen Korsan diye hitap ediniz.”
“Peki Korsan Bey, içinde bulunduğumuz dünya her araştırmanın evreni olarak kabul edilir öyle değil mi?”
“Evet Çatal Beyefendi.”
“Bendenize soy ismimle hitap etmenize gerek yoktur, yine de siz bilirsiniz. Şimdi siz bir araştırma yaptığınızda -bilhassa beşeri bilimlerde- dünyanın her yerindeki insanları aynı şekilde etkileyeceğini varsayarız öyle değil mi?”
“Evet.”
“Peki o halde öyle bir örneklem seçmeliyiz ki bize evrenin bir kesitini vermeli değil mi?”
“Evet.”
“İşte! Şu halde siz bu araştırmanın örneklemi ‘bizzat benim’ diyemezsiniz! Siz tek başınıza evren olamazsınız! Evren sizin etrafınızda dönmüyor Sadi Beyefendi!”
“Korsan deyiniz lütfen...”

Korsan Sadi lakabının aksine inanılmaz sakin, barışçı ve kendinden emin birisiydi. Ses tonu ortalığa sanki bir huzur dalgası yayıyordu. Zaten pek sonra kendisinden aldığım dersler sayesinde korsanlarla alakalı gerçek bilgilere ulaşma şansını yakalamıştım ki bilinenin aksine korsanlar pek sakin ve iyi insanlardı. Hatta dünyada en az on milyon kişi inanırdı ki; korsanlar çocuklara düzenli olarak şeker dağıtırlardı (*). Her neyse, bu bahsin konusunu dağıtmak istemem, korsanların dünya barışına sağladıkları faydaları başka bir bahiste sizlerle paylaşmaktan memnuniyet duyarım. Lakin şimdi o güne dönmeliyiz. Korsan Sadi Çatal Arif’in sinirden çıldırarak sorduğu sorulara verdiği sükûnetli ve emin cevaplarla benim gönlümü açıktan; Çatal Arif’inkini de içten içe fethediyordu. Kutsal mekânlarda, bilimsel konferanslarda ve yasadışı örgütlerde görebileceğiniz bir bilgeliğe sahipti bu adam. Sanki dünyayı bir bütün halinde yemiş, sindirmiş ve ağzından çıkan her nefesle öğütülmüş bir halde karşısındaki insanın üzerine üflüyordu. Ona nasıl bir his beslediğimi ve nasıl inandığımı sizlere anlatamam, zira iman denilen hususun mantıksal açıklaması her zaman için yoktur. Bu adamın söylediği her şeye teslim olacağımı pekâlâ biliyordum artık. Bu sebebten Çatal Arif’in ayakkabılarını yere bıraktım ve söylenilenleri kulak kabartarak dinlemeye devam ettim.

Korsan Sadi gür ve tok sesiyle sakince soruyor, cevap veriyor ve anlatıyordu:
“Gözümüzün içine sokulan bu korelasyona (**) ne diyeceksiniz peki? Alttan alta oyulan, şimdi dünyada sadece 17 tane kalmış olan korsanlık müessesinin başına gelenleri görmezden mi geleceğiz? Sizi bilmem ama ben hiçbir zaman bu olanları görmezden gelmeyeceğim. Zira ikinci büyük dedeme kadar korsan olan atalarımın son safhada tükenmişlik sendromuna yakalanması vasıtasıyla yazık edilmiş bir sülalenin ve dahi yazık edilmiş bir müessesenin kolektif bilinçaltının parçasıyım, izin verin de anlatayım: Dünyanın başına gelmiş en büyük bela Sanayi İnkılabıdır!” diye söze başlayarak aklımı bam telinden yakaladı Korsan Sadi. “Zannedildiğinin aksine Sanayi İnkılabı dünyaya zenginlik ve refah getirmemiştir. Dünyanın doğal dengesini alt üst ederken, global ısınmanın gitgide yayılmasına neden olmuştur. Yıllar içinde artan global ısınmanın nedeni sanayileşmedir!”

Çatal Arif benimki kadar bir heyecana sahip değildi. Esasında tabiatı gereği pek de heyecanlı bir şahsiyete sahip değildi:
“Tespitiniz pek de enterasan değil Korsan Sadi Bey, bunu herkes tahmin edebilir zaten. Hatta isterseniz global ısınmaya karşı çıkan aktivite gruplarına katılarak hayatınızın amacını keşfedebilirsiniz.”

Fakat Korsan Sadi’nin her tepkiye hazır olan fikirleri, her dimağı kalbinden yakaladığını ayan bir halde teşhir ediyordu:
“Evet, insanlar bu kadarını biliyor elbette, pek şükürler olsun ki tepki veriyorlar. Fakat insanlar bu garabetin yol açtığı en kötü halden nedense dikkatlerini çeviriyorlar, haliyle en vahimini bilmiyorlar: Küresel ısınma ile havalar güzelleşti. Dünya daimi bir bahar mevsimindeymiş gibi davranmaya başladı ve dahi denizlerde öyle artık zor sıcaklık koşullarına direnen seçilmiş kişiler değil; herkes seyahat etmeye başladı. Bir de üzerine hammadde ve pazar arayan binler, hatta milyonlar gemileriyle okyanuslara doluşunca, okyanuslar gemilerden geçilemez hale gelerek adeta Çarşamba Pazarı’na döndü.”

Çatal Arif’in pırlanta gibi bir kalbi vardı ancak kalbinin çektiği enerjiden payını pek de alamamış anlayışı bu sebebten biraz kıt kalmıştı:
“E, bu korsanlık müessesesi için hiç de kötü bir şey değil! Hepsini soyarlar olur biterdi.”
“Peh Azizim, medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın kötü amelinin açıktan işlediği nerede görülmüş? Gerçekten de bu işlerden bihabermişsiniz. Korsanlık müessesesinin altını güzel görünen bu gelişme parça parça oydu. Ticaret meraklısı binlerce budalanın deryalara akın etmesiyle koskoca okyanusta bile yirmi dakikada katedilen mesafe deniz trafiğinden dolayı bir buçuk saat, hatta 2 saat sürmeye başladı. Korsanlığın esaslı zamanlarında hangi korsan neyi çalacağını iyi bilirdi. Hepsi kendi alanında ayrı birer uzmandı. Ancak deryalardan taşan onlarca yük gemisi işin esasını tarumar etti. Her korsan her şeyi çalar hale geldi. Bu mel’un inkılaptan sonra hammadde ve pazar arayışındaki zalim rekabet, korsanlar arasında da vuku bulan sinsi ve hain bir mücadeleyi doğurdu. Eskiden birbirlerinin alanlarına dahi giremeyen korsanlar arasında muazzam savaşlar çıktı ama daha da fenası vardı: korsanlık müessesi kurumsallaşmaya başladı. Artık üç çalsan beş çalmanı istiyorlardı. Üstelik bu meslekten edinilen kâr, habis bir prim sistemine bağlanmıştı. Daha fazla prim almak isteyen korsanlar, korsanlıktan çıkıp birer makineye dönüşmeye başladı. Artık ne çaldıklarını fark ediyorlardı ne de yaptıklarını biliyorlardı. Tek gayeleri aylık performans grafiğinde en üst sırada olmaktı. Nesilden nesile anlatılan hikâyesine göre büyük dedem işte bu şartlardan tükenmişlik sendromuna yakalanmıştır. Özgürlük, haytalık ve serseriliğin sembolü bu önemli zanaat, mel’un bir sistemin içine dahil olarak, premodern bir kölelik sistemine dönüştürülmüştür. Rahmetli sığındığı sahil kasabasında son nefesine kadar ‘Eskiden korsanlık böyle miydi?’ diye ağlar dururmuş. Hatta rivayete göre hasretinden tek gözü açık bir halde bu ikiyüzlü dünyayı terk etmiştir.”

Dayanamayarak gözlerim dolu halde içeride buldum kendimi: “Korsan Sadi!” diye gözlerim yaş içinde feryat ederek selamladım onu. Eline, eteğine yapışarak yüz sürmek istedim lakin izin vermedi. İşte yıllardır duymayı arzu ettiğim bu sözler, işte hayatımda yıllarca hasretini çektiğim ve bir türlü bulamadığım o şey! İşte bu zalim dünyaya geliş nedenim! İşte hayatımın anlamı!

Bu sakil müessese Korsan Sadi’ye inanmazsa ne çıkar? Ben canımı teslim edecek kadar inanıyordum ona ve kalan biçare ömrümü korsanlara yapılmış bu haksızlığa dikkat çekmeye ve eğer yapılabilecekse korsanlık müessesesini yeniden canlandırma amacına harcamaya hazırdım. Zira artık biliyordum ki korsanlar kurtulursa dünya kurtulur.

O sırada içimde çağlayan bir volkan gibi taşan heyecanımdan dolayı pek gürültü çıkartmış olmalıydım. Çatal Arif’in odasına giren güvenlik görevlileriyle hayli tartışmış ve kendimi yerlere atmış olacağım ki; beni tartaklayarak yaka paça odadan çıkartmaya çalışmalarına sebebiyet vermiştim. İçimden taşan kontrol edilemez bu coşkunun tesirinden onlara “Bittiniz! Zulüm! Karşılık! Korsanlar iyidir! Zalimler! Sizi bitireceğiz!” şeklindeki anlamsız bağırmalarımı pek ciddiye almalarından dolayı sinirlerinin hissettikleri korkunun tesiriyle daha da gerilmesine vesile olmuştum. Böyle durumlarda takdir edersiniz ki kimin kiminle münakaşa ettiği belli olmaz. Bir ara kendime geldiğimde güvenlik görevlisi ile Çatal Arif’i yumruk yumruğa dövüşürken buldum. Aynı esnada Korsan Sadi lakabına münhasır bir halde pasif bir mücadele sergiliyor; başvuru için dizilmiş bütün projelere kahve döküyordu. Birkaç ek kuvvetle birlikte üçümüzü de Gençlerin Pozitif Bilimlerle Uğraşmasını Desteklemek Bilimsel Düşünceyi Yaymak ve İstatistiki Verilerden Faydalanmayı Teşvik Etmek Vakfı Başvuru Ofisi’nden yaka paça dışarı attılar. Birkaç gün sonra Çatal Arif’e işyerindeki güvenliği sağlayan memurlara mukavemet ve kıymetli araştırma projelerini rezil etmek sebebiyle soruşturma açılarak arama emri çıkartılmıştı bile... Uzunca bir müddet Çatal’ı azılı zalimlerden korumakla ve saklamakla uğraştık. İşte Korsan Sadi, Çatal Arif, bendenizin dostluğu ve Korsanlıkla İlgili Şeyleri Koruma ve Yayma Derneği’nin kuruluşu da böyle bir güne dayanmaktadır.

Şimdilik gitmek zorunda olduğumdan burada bahsimize üzülerek son vermem gerekiyor. Belki de içimizden bazılarının analitik düzlemdeki hikâyesinin orijini -diğerlerinin aksine- tam olarak arzularının olduğu yerde bulunmaktan ziyade bir türlü oraya ulaşamamakta saklıdır.

(*) Pastafaryanizm inancına göre; korsanlar barışsever kâşifler ve iyiniyet elçileridir ve çocuklara şeker dağıtırlar.
(**) Korelasyon Grafik; Bobby Henderson, Open Letter to Kansas School Board. (Global Average Tempature vs. Number of Pirates, kaynak: venganza.org)

nazlikalkan8@gmail.com