A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | TEVAFUK

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/114/4246" target="_blank" class="twitter">twitter

TEVAFUK


Nazlı Kalkan
Bir köpeğin senin kadar hakkının olmaması konuşamamasından dolayı mıdır? Haktan en evvel haberdar olanın, kendine hak biçmeyi akıl edenin hakkı buradan mı gelir? Hangi insan Şehremini’de tramvay beklerken bunları düşünür? “Ne saçma!” dedi yanındaki siyah fötr şapkalı adam tramvayı bekleyen mavi mantolu kadına. “Bunları sen kendi başına akıl edebildiğini mi sanıyorsun? Elbette konuşan benim.” Kadının başına bir kez daha gelmişti bu. Etrafındakiler geçen seferkinde çığlık çığlığa kavga ettiği kadının gerçekte olmadığını söyleyene kadar geçen sürede büyük bir facia yaşamıştı. Olmayan kişilerle kavga eden zavallı kadına herkes acıyarak bakmıştı. Hepsinin bakışlarında ilk notada hayreti, sonraki notada bir zavallılığa tanık olmaktan aldıkları hazzı, son notada kendisi gibi zavallı olmadıkları için normal şartlar altında kıymetini hiç bilmedikleri hayatlarına duydukları şükran hissini çatık kaşlarının altından görmüştü. Nefret ettiği bu insan yığınına karşı çok büyük bir açık vererek rezil olmuştu. Terapisti ona hiç de rezil olmadığını söylemişti. “Rezil olmanın ne demek olduğunu o nereden bilecekti ki?! Ne zaman bir vapurda kendi kendine konuşurken hatta kavga ederken insanlar ona bir zavallı gibi davranmışlardı. Her zaman makul ve akıllı değil miydi? O bakışları steril hayatında nereden görecekti ki?” “Yanılıyorsun,” dedi yanında duran terapist. “O bakışlardan en çok ben korkuyorum, makul olmanın yükünü omuzlarımda taşıyorum.” Mavi mantolu kadın gerçekten tedirgin olmaya başlamıştı. Çıldırdığını biliyordu tamam, bu durumu artık kabullenmişti de... Ama gerçeği algılamasıyla bu kadar dalga geçilmesine artık tahammül edemiyordu. Gerçek dünyada var olan bir terapisti vardıysa, şu anda birdenbire nasıl yanında bitip düşüncesine alenen cevap veriyordu? Etrafta gerçek olan kim vardı? Kim aslında yoktu? Olmayan birileri görüyorduysa hissettikleri hatta kendisi neden olsundu? Hiçbir şey gerçek değilse bu kadar sıkıntıyı çekmeye ne lüzum vardı? Normal insanlar gibi “bu dünyaya neden geldiği, hayattaki gayesinin ne olduğu” gibi soruları soramıyordu kendisine. Çünkü kendisinin gerçekten var olup olmadığını çoğu zaman bilemiyordu.

Neyse, bunların hepsinden önemli bir şey vardı: kalabalığın içinde ustaca bir manevra yaparak herkesten önce trene binmek. Şu an için hayattaki tek hakikat buydu, zaten buluşmasına da gecikmişti. Son treni kalabalık yüzünden kıl payı kaçırmıştı, trenin kapıları tam içeriye girecekken kapanmış, kapıların arasında kalmaktan kıl payı kurtulmuş, kendisini dışarı atmıştı.

“İstediğin zaman trenin gelmesi, kapıları sonuna kadar açık seni beklemesi ne hoş olurdu öyle değil mi?” dedi siyah fötr şapkalı adam. “Ama bunu istemeye hakkın yok. Zira etrafındaki her zerre kendi hakkını ister.”
 
Evet lanet olası, biliyorum, bu yüzden bu insafsız kalabalığın içinde bir yer bulabilmek için hakkıma ulaşmaya çalışıyorum,” diye iç geçirdi kadın.
 
Kalabalığın içinde sıkışmış bir şekilde sıyrılarak ve de kıvrılarak kapıdan içeri girmeyi başardı. İçeri girdiğinde kafası karışmıştı. O kadar insan ayakta beklerken hâlâ sol uçtaki köşe koltuk boştu. “Şimdiye kadar çoktan kapışılması gerekirdi,” diye düşünerek koltuğun boş durmasına şaşırdı. Belli ki bu koltuk evrenden ona verilmiş özel bir haktı. “Tabi buna koltuk denebilirse...” O şey bir koltuk adını alacak kadar konforlu değildi. Bu naylon ve soğuk oturağı kendisi gibi özel birisi kesinlikle hak etmiyordu. Bu kalabalık, bu bunaltıcı hava ve bu kokuları da... O özeldi ve özel yollarla yaşantısını sürdürmeliydi. Fakat dünya ona hak ettiğinden çok daha azını veriyordu.
 
“Ne sanıyorsun ki?!” dedi kadının önünde ayakta duran siyah fötr şapkalı adam. Terapist adamın sol omuzundan kafasını uzatarak “Lütfen onu örseleyerek konuşma, benlik algısına zarar vereceksin,” dedi. Siyah fötr şapkalı adam terapiste dönüp umursamaz bir bakış attıktan sonra sözüne devam ettti. “Her zerrenin hakkı vardır. Tohumun büyümesi için hakkı topraktır. Suyun akmaya hakkı vardır. Yağmurun ıslatmaya, ateşin yakmaya hakkı vardır...” Derken, ön tarafta oturan yolculardan birisi kafasını arkaya aniden çevirdi, siyah fötr şapkalı adama dönüp: “Ne şimdi? Senin hakkın başkasının hakkının bittiği yerde başlar meselesine mi getireceksin konuyu?” diye alaycı bir soru sordu.
 
Bu sırada mavi mantolu kadın oturduğu yerde kafasını dizlerinin arasına doğru indirdi. Ve kaygı içinde kendi kendine yalvarmaya başladı: “Allahım, lütfen daha fazla karakter girmesin! Normal dünyada kalmak istiyorum.” Gerçekte olduğundan şüphe duyduğu birilerinin bu ilişki çemberine dahil olmasının gerilimi ve endişesi içindeyken aklına gelen bir düşünce ona bir anda yardım etti. “Belki de bu olup bitenlerin hepsi gerçekti. Belki terapisti oradan geçerken tesadüfen kendisine denk gelmişti ve birden konuya dahil olmak istemişti. Belki sürekli konuşan siyah fötr şapkalı adam onunla öylesine konuşuyordu. Belki hafiften çatlak bir adamdı insanlarla böyle devamlı konuşuyordu. Belki yolculardan birisi gerçekten konuya kulak misafiri olmuştu, rahat bir adam olmasından dolayı da fikrini böylece dile getirmişti. Olağan bir günde olağan bir tramvayda böyle şeyler olamaz mıydı sanki? Tamam, belki de böyle şeyler olamazdı, gerçek olsa bile en iyisi kim ne söylerse söylesin hiçbir şey konuşmamak.” Evet hiç kimseye hiçbir şey demeyecek, kafa bile sallamayacak, boş boş etrafına bakacaktı. Böylece her durumda güvende hissedebilirdi. Oh be, rahatlamıştı artık, yokmuş gibi davranacaktı.
 Mavi mantolu kadın bunları düşünürken siyah fötr şapkalı adam arkasını dönen yolcuya tiksinti içinde bir bakış atarak, “İnsanlar ne tuhaf,” dedi. “Burada her bir zerrenin hakkını alarak nihayet hakikatine vardığından söz ediyoruz. Senin bittiğin yerde benimki başlar diye saçmalıyor. Sanki kendisinin nerede başladığını ve nerede bittiğini biliyor gibi...” Sonra da önünde oturan mavi mantolu kadına dönerek “Küçük hanım, siz hiçbir tepki vermiyorsunuz. Şu sorularıma cevap verebilir misiniz: İnsan, kendi derisinin bittiği yerde mi başlar? Hudut çizgisini nereye koymak lazım gelir? Beyaz tebeşirle siluetinizin etrafını çizip ‘girilmez’ yazmak haklarınızı korumaya yardımcı olur mu? Bence bütün bu soruların cevabı evet.”
 
Mavi mantolu kadın hiçbir şey duymuyormuş gibi yapıyordu. Adam kadının tepkisizliğine gitgide sinirlenerek konuşmasına devam etti. “Böylece her insanın nihai hakkı ve hududu belirlenmiş olurdu.” Bu esnada öndeki yolcu tekrar arkaya döndü. Alaycı ifadesini takınarak söze karıştı, “Ne yani şimdi hak verilmez de alınır...” diye devam edecekken adam hiddetle bu patavatsız adamın sözünü kesti. Elini kaldırarak. “Lütfen susun! Saçma yorumlarınızla ortamı kalabalıklaştırmayın. Sonra adam yolcuya bunları söylerken gözlerini kısarak, “Sizi tanıdım, siz klişe timindensiniz! Derhal önünüze dönün, aksi halde başınıza geleceklerden ben sorumlu olamam,” dedi.
Adam korku içinde önüne döndü ve bir daha da söze hiç karışmadı.
 
Bir süreliğine sağlanan sükûnetten sonra, terapist uzaktaki ekranı göremediğinden, siyah fötr şapkası yerde duran adama hangi durağa gelmek üzere olduklarını sorduktan sonra “Zeytinburnu’nda ineceğim de, durağı kaçırmak istemiyorum,” diye devam etti sözüne.
 
“Ne tevafuk!” dedi adam kibirli bir şekilde. Ben de Zeytinburnu’nda ineceğim.” Sonra önünde oturan kadına dönerek kinayeli bir şekilde, “Küçük hanım? Ha, tabii, siz bizi hiç ciddiye almayınız.” Terapist bu insanları uzun zamandır tanıyormuş gibi konuşmasından ileri gelen bu tuhaf bağlantıdan neden sonra endişelenmişti. Artık tramvaydan bir an evvel inmek istiyordu. Onlara bir açıklama yapma zorunluluğu gibi gereksiz bir his ile, “Ben bir durak evvel inerim. Bir işim vardı da unutmuşum,” dedi ikisine de dönerek, “Yani, bundan sonraki durakta artık ineyim.”
 
O sırada tren Pazartekke Durağı’ndan hareket etmek üzereydi. Kapılar kapanmış, yolcular içeri doluşmuşlardı bile. Yolcuların içinden uyanık bir adam, sol köşede keşefettiği bir hazineye ulaşmaya çalışarak “Pardon, pardon,” diyerek kalabalığın içinden sıyrıldı. Terapist ve adamın önünden geçerek bir çırpıda mavi mantolu kadının üzerine oturdu. Mavi mantolu kadının üzerine oturan adam, oturağın tepesinde duran bozulmuş klimaya bakarken “cık cık” yaparak bir teessüf sesi çıkarttı. Elindeki çantayla klimanın üflediği toz kokulu ve buz gibi havayı engellemeye çalışarak bir müddet klimayla boğuştu. En sonunda direnemedi. Kendini çok şanslı ve özel hissederek geldiği bu oturaktan, kazıklanmış olma hissiyle kalkıyordu. “Bu ne terbiyesizlik, bunu yapmaya ne hakları var? İnsan oraya bir yazı koyar,” diyerek sonraki vagona doğru söylenerek yürüdü.
 
Adam yerde duran fötr şapkasını sakin bir şekilde alarak terapiste döndü. “Bu neydi şimdi? Biz kiminle konuşuyorduk? Küçük hanım kayboldu ortadan, öyle birisi yok muydu yani?”
 
Terapist adamla olmayan bir kişiyi görmek ile ilgili ortak kaderi paylaşmayı gururuna yediremediğinden “Hı? A tabii. Şey. Ben. Bir şey... şimdi inecektim, kapıya doğru gideyim,” dedi.
 
Kapıya doğru kalabalığı yararak ilerleyen terapist gergin bir halde tramvayın bir sonraki durağa ulaşmasını bekledi. Kapılar açılır açılmaz indi. Siyah fötr şapkalı adam bir müddet öylece kaldı. Önündeki boş oturağa oturdu. Zeytinburnu durağında tramvaydan indi.
 
Burada olan bitenin ne olduğunu artık anlatabilecek hale gelmiş olan tramvay, bunun yerine bir sonraki durağı anons ederek rutin bir şekilde seferine devam etti. nazlikalkan8@gmail.com