A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | SİVİL HAKLAR MÜCADELESİNİN KISA TARİHİ

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/114/4242" target="_blank" class="twitter">twitter

SİVİL HAKLAR MÜCADELESİNİN KISA TARİHİ


Tayfun Polat
Sivil haklar denilince nedense Batı medeniyeti tarihine bakılıyor. Bunun sebebi, bulunan/bilinen yazılı kanunların çoğunun Mezopotamya ve batısında ortaya çıkması ve insanlığın belli hakları kazanmasının belgeleri olarak sadece Batı kaynaklarınca kabul görmüş olanların ciddiye alınması. Ancak kimse Aborijinler, Maoriler, Kızılderililer, Keltler gibi halkların ya da Şamanizm, Paganizm, Animizm, Hinduizm gibi hoşgörüye dayalı inanışlara sahip toplumların; ileri uygarlıklar kurmuş tüm kadim medeniyetlerin zaten insan ilişkilerinde ve doğa ile ilişkilerinde hakkaniyet mevzuunu kanunlarla belirlemeye ihtiyacı olmadığını ifade etmiyor. Anaerkil toplumlarda kadın hakları diye bir gündem elbette yoktu. Ya da Kızılderililerden bir çevre hareketi geliştirmesi beklenemezdi. İnsan hakları da, sivil hak ve özgürlükler de, insanlığın yerleşmesi, siteler kurması, bulunduğu konumu geliştirmeye çalışması, sanayi, ekonomi gibi kavramlarla tanışması... velhasıl medeniyetin gelişmesi sonucu biraradalığın sürdürülebilmesi için yeni kuralların olması gerekliliği ve bu gerekliliğin de güçlü/güçsüz, azınlık/çoğunluk ve benzeri kavramları doğurmasıyla ortaya çıktı. İvmesini sanayi toplumuyla, kalkınmacı ekonomiyle, tektipçilikle kazandı. Buna karşı da 1950’lerden itibaren Batı’da ve ardından da tüm dünyada yeni bir hak arama mücadelesi gerekliliği doğdu.

Kısaca yazılı kaynaklardaki sivil haklara dair ilk belgeleri bir sıralayıp 20. yy’a gelelim. Sümer şehri Lagaş’ın Kralı Urukagina’nın M.Ö. 24. yy’da yaptığı reformlar en eski yasal belge olarak geçiyor. Urukagina zengin ve fakir zümreler arasındaki vergi farklılıklarını eşitleyerek tarihte sınıflar arasındaki ayrıma karşı karar çıkartan ilk hükümdar olarak kayda geçmiş. Sonra meşhur Hammurabi Kanunları var. Babil Kralı Hammurabi’nin M.Ö. 1760 yılında ortaya koyduğu, tarihin en eski kanun düzenlemesinde kadın haklarını koruyan boşanma kuralları var. M.Ö. 539’da Babil’i ele geçirdiğinde silindir bir tablet üzerine bağışlayıcı kanunlarını yazdıran Ahameniş (bir Pers devleti) imparatoru Büyük Kiros’un bildirisi, köleleri serbest bıraktığı için tarihteki ilk insan hakları bildirgesi olarak görülüyor. Kiros, halkına can, mal, namus güvencesi verdiğini, dil, din özgürlüğü tanıdığını, ırk ayrımcılığını ortadan kaldırdığını ve yöneticilerini seçme hakkı tanıdığını söyleyen ilk hükümdar. M.Ö. 272-231 yıllarında hüküm süren Mauryan Hanedanı Büyük Ashoka’nın fermanları da Budizm inancının Hindistan geneline yayılmasında büyük etkisi olması dışında, dini hoşgörü ile hayvanların yaşamına saygı konuları ve ahlaki düzenlemeleriyle sivil haklar alanındaki önemli belgelerden. M.Ö. 73-71 yılları arasında Üçüncü Köle Savaşı’nı başlatan Spartaküs’ün kanunları yok. Ama sayısı 100 bini bulan köle ve yoksullardan oluşan ordusuyla Roma İmparatorluğu’nun yönetim sistemini sarsmayı başarıyor. M.S. 313 yılında, Roma İmparatorları I. Konstantin ve Licinius, Milano’da duyurdukları bir fermanla herkese dilediği tanrıya tapma özgürlüğü tanıyor. Fermanla Hristiyanlara kilise kurma ve devletin el koyduğu varlıklarını geri alma hakları veriliyor. 623 yılında Hz. Muhammed Medine Sözleşmesi’ni kaleme alıyor. Bu sözleşmeyle Yahudilerin hakları korunurken, din ve vicdan özgürlüğü güvence altına alınıyor. 1215 yılında da İngiltere Kralı John, Magna Carta’yı imzalamayı kabul etmek zorunda kalıyor. Kralın sonsuz yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlayan “Büyük Ferman”a göre artık “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacak”. 1453’te Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra ferman buyuruyor ve imparatorluğu dahilindeki tüm halkların din, dil, toprak hak ve özgürlüklerini güvence altına alıyor. 1517’de Martin Luther yozlaşmış Katolik Kilisesi’ne karşı reform hareketini başlatıyor ve Protestanlık mezhebini kuruyor. Katolik Kilisesi’nin aşırı zenginleşmesi, siyaset ve dünya meseleleriyle fazlasıyla ilgilenmesi, din sömürüsüyle halkı fakirleştirmesine karşı üçüncü büyük Hristiyan mezhebi doğuyor. Martin Luther eğitimin de laikleşmesini savunarak eğitime de reform getiriyor. 1689’da Birleşik Krallık İnsan Hakları Beyannamesi ile kral yetkilerini parlamentoya devrediyor. 1776’da Amerika Birleşik Devletleri’nin Bağımsızlık Bildirgesi yayınlanıyor. Bildirgede “Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, onları yaratan Tanrı kendilerine vazgeçilemez bazı haklar vermiştir, bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve refahını arama hakları yer alır, bu hakları korumak için insanlar arasında meşru, iktidar hak ve yetkilerini yönetilenin rızasından alan hükümetler kurulmuştur,” yazıyor. Fransız İhtilali’nin ardından, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayımlanıyor ve 1791’de mecliste kabul edilerek anayasaya önsöz olarak ekleniyor. Bildiri; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı koyma gibi doğal ve devredilemez hakların vatandaşlara verilmesi ve herkesin kanunlar önünde eşit olması gerektiğini yazıyor. Son olarak 1865’te Amerikan İç Savaşı’nın sona ermesi ile ABD’de kölelik kaldırılıyor.

Aslında Batı’daki sivil haklar hareketlerinin ABD’deki Siyahların Sivil Hakları Hareketi ile başladığını söylemek yanlış olmaz. İç Savaş sonunda Siyahlara özgürlük ve seçme hakkı verilmiş olsa da, Güney Eyaletlerinde bu haklar hiçbir zaman fiiliyata geçirilmedi. Siyahlar 20. yy başından itibaren oy kullanma, eğitim eşitliği başta olmak üzere hak mücadelelerini, örgütlenmelerini, bilinçlendirme çalışmalarını süreklilik gösterecek biçimde yükselttiler. Ancak kazanımlar II. Dünya Savaşı sonrasında gelmeye başladı. Savaş sonrası kurulan Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından, 1948’de 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi imzalanarak; herkesin din, dil, ırk, renk, cins, siyasal ya da herhangi bir inanç, ulusal ve toplumsal köken, varlık ya da yokluk haline bakılmaksızın, uluslar/devletler üstü bir statüyle özgürlüğü garanti altına alınarak ayrımcılığa izin verilmeyeceği belgelendi. Akabinde, 1950’lerden itibaren Amerika’da saygın sol politik çevrelerde yeni mücadele alanının sınıf mücadelesi değil, sivil haklar olması gerektiğine dair makaleler yayımlanmaya başladı. Diğer taraftan Amerikan edebiyatı, sineması, rock ’n roll müziği asi imajını pop kültürüne dahil ederken, Fransız varoluşçuluğu da konunun felsefi zeminini sağlamlaştırıyordu. Bu siyasi iklimde, Siyah Amerikalılar, Martin Luther King öncülüğünde farklı eyaletlerde gerçekleştirdikleri eylemlerle ABD yönetimini her açıdan zorlamaya başlayıp ırk ayrımı konusunda yeni yasal düzenlemelerin yapılmasını sağladılar. Bu kazanımlarla, vatandaşların yasalardan doğan hakları dışında ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, eğitim ve çalışma özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, askerlik, seçme ve seçilme gibi “doğal” haklar, sivil haklar, olarak tanımlanmaya başlandı ve yeni mücadele alanları doğdu.

Bundan sonrası çorap söküğü. Dünyanın dört bir yanında ‘60’lar boyunca eylemler, boykotlar, direnişlerle hak arayışı mücadelesi yükselen eğilim oldu. İkinci dalga feminizm dünyanın pek çok ülkesinde seçme ve seçilme hakkına sahip olmayan kadınların bu hakları ve diğer sosyal haklarını kazanmasında önemli gelişmeler sağladı. II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa ve Amerika’da örgütlenmeye başlayan LGBT bireyler, 1962’de ilk resmi gey yürüyüşlerini gerçekleştirdiler ve homofil hareketi ‘60’ların sonuna kadar tanınma çalışmaları yürüttü. ‘70’lerin ilk yarısında gey özgürlüğü, ikinci yarısından bugüne kadar da LGBT hakları hareketleri dünyanın hemen her yerinde mücadelesini sürdürüyor. Yeni Sol hareketi ‘60’lar ve ‘70’ler boyunca sivil haklar, gey hakları, kürtaj, cinsel özgürlük, uyuşturucu kullanma hakkı gibi Marksist geleneğin işçi hakları temelindeki sınıf mücadelesini redderek hippi kültürünü besleyen yeni sosyal mücadele alanlarının alt yapısını oluşturdu. Yine ‘60’lardaki Vietnam Savaşı özelinden tüm dünyada savaş karşıtlığı ve vicdani red kavramları tartışılmaya ve mücadele alanları olmaya başladı. Siyasi iklimdeki radikalleşmeler devlet yönetimleriyle gençler arasında aynı yıl içinde (1968) Batı Almanya öğrenci hareketleri, Prag Baharı ve Paris’te ’68 Mayıs’ının yaşanmasına sebebiyet verecek gerilimi tırmandırdı.

‘70’lerin gelişiyle yeni bir kavram ortaya atıldı; kimlik siyaseti. Yaş, sosyal sınıf, kültür, etnisite, cinsel tercih, jenerasyon, yaşlılık, gençlik, kentlilik, kırsallık, engellilik, eğitim, dil, ulus, din, yerleşim, meslek gibi pek çok kavram mücadele alanlarına dahil oldu. Tüm dünyada yaşanan özgürleşmeye karşı ‘70’li yılların sonu Batı medeniyetlerinin tek tek muhafazakâr partilerin ve politikacıların iktidara geçeceği ağır kapitalist, neoliberalist dönemlere geçiş ile ivmesini yitirmeye başladı. Dünya yeniden şekillendirilirken, her yerde darbeler silsilesi de gerçekleştirilerek topluca kapitalizme teslim olundu. ‘70’lerde nükleer enerji kullanımının artışı ve gerçekleşen nükleer kazalar ile nükleer karşıtlığı, sanayi toplumunun bitmek bilmez kalkınma hamleleri sonucu zarar görmeye başlayan doğaya karşı ekoloji hareketi ve hayvan hakları gibi yeni mücadele alanları doğsa da, ‘80’lerin sivil hak mücadeleleri anlamında geriye düşülen yıllar olduğu söylenebilir. Ardından gelen ‘90’larda ABD’nin “yeni dünya düzeni”ni ilanıyla dünyanın dört bir yanı savaş alanına döndü. 2000’leri zaten biliyorsunuz. Sivil haklar, ifade özgürlüğü, kimlik siyaseti üçlüsü, tüm dünyada renkli devrimlere, işgal hareketlerine, küreselleşme karşıtı hareketin güçlenmesine sebebiyet verdi.

Günümüzde nihayet kimlik siyaseti üzerinden oluşturulan siyasi söylemin terk edilmesi, yeni mücadele alanlarının atomize eden değil, biraraya getiren, kolektiviteyi sağlayan, sınıfları örgütleyecek biçimde oluşturulması gerekliliği dile getirilmeye başladı. ‘50’lerden itibaren yaşananları kapitalizm ve pop kültürü ile beraber düşündüğümüzde, bir taraftan bunca kazanıma rağmen insanlığın tüketimin bekâsı için başka bir plana alet olduğunu söylemek, görmek, göstermek gerekiyor. Yeni mücadele alanımız daha az tüketim, müşreteklerimize sahip çıkma ve kolektif bilinci arttırma olsun diyerek bitireyim. tayfunpolat@hotmail.com