A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | AÇTIM AĞZIMI YUMDUM GÖZÜMÜ

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/110/4091" target="_blank" class="twitter">twitter

AÇTIM AĞZIMI YUMDUM GÖZÜMÜ


Müge Ersan
“Pardon da...” dedim. “Siz kim oluyorsunuz da, benim işime karışıyorsunuz?” Bu tabii ki bir soru değildi. Karşımdakine kim olursan olsun bana karışamayacağının tembihiydi. Eğer beni dinlemezse ne mi olurdu? Tabii ki ağzıma geleni söylemeye devam ederdim. Sonra... Sonra da artık gücüm neye yetiyorsa... Bir yandan da umarım beni buna zorlamaz diye düşündüm. Tabii ki gücüm az şeye yetmezdi. Sonra al başına belayı! Şimdi sokak ortasında elaleme yanlış anlaşılır olmaya da hiç gerek yok. Hem yani yaşlısı var çocuğu var değil mi, böyle gürültü çıkarmak hiç doğru değil. Konuşmaya devam ederken aklımdan da bunlar geçiyordu. O yüzden mi sesim giderek kısılıyordu. Ama bu teslim olacağım anlamına asla gelemez. Hâlâ bana gözlerini dikip bakıyor. Dilsiz midir nedir? Hayır, öyleyse sağır olma ihtimali de var. Bu neden daha önce aklıma gelmedi ki! Boşu boşuna bağırıp çağırıyorum desene. Ama onu tanıyanlar var sağında solunda, ona bir şeyler söylüyorlar. Yok, yok sağır değil. Numara yapıyor. Hatta dilsiz de değil. Hadi artık yoruldum, bir şey söylesene be! Söyle de ne kadar haklı olduğumu herkes görsün. Konuşmayacaksan da çekil yolumdan. Yolum derken yani, tabii benim şahsi yolum değil. Ama yani hedeflediğim yol, gider olduğum yol, senin beni gitmeye engellediğin yol. Bak hâlâ susuyor!

Artık gerçekten yoruldum. Baktım etraftaki insanlar da yavaştan dağılmaya başladı. Ben de karşımdakine son bir tehditkâr bakışımı atıp arabama yönelmeliyim diye düşündüm. Ona bu son bakışımda, yani ilk defa olamaz ama, sanki ilk bakışımmış gibi, dakikalardır karşımda duranı görmemişim gibi hissettim. Acaba bana bir şey mi yapmıştı? Hipnotize falan? Korkarım ben öyle şeylerden. Tabii ki değil. Paranoyaklığın hiç sırası değil. Sonuçta insan insana benzer. O da bana benziyordu işte. Bunda ilginç olan ne vardı ki. Bana görüntü olarak benzemesi bana tavır olarak benzeyeceği anlamına gelmiyordu. Bana benziyor diye ona karşı empati kurma yoluna gitmem de gerekmiyordu. Ben haklıydım. Ben bu yola onun gibiler gelip önümü kessin diye çıkmadım. Hem dağ başı mıydı canım burası! Kimse kimseye karışamaz!

Bu son bakış biraz kafamı karıştırsa da daha fazla mevzuyu uzatmaya değmez. Basıp bir an yönce gidelim buradan ve yolumuza devam edelim. Arkamda duran arkadaşlara, artık buradan gitmek gerektiği işaretini vermek için, döndüm. Neredeydiler? Biraz önce soluklarını hissedebiliyordum. Herhalde beni anlayıp arabaya geçtiler diye düşündüm. Ama içimdeki kötü his haklı çıktı. Orada da yoktular. Daha uzaklara baktım. İkisi de sanki arabayla buraya gelmemişler de benden bağımsız yürüyerek geziyorlarmış gibi bir tavırla uzaktaydılar. Karşımdakine tekrar dönüp baktığımda ise onun da onlara doğru ağır ağır yürüdüğünü gördüm. Kaçıyordu işte! Kaçıyordu! Yüksek hızla gelirken önüme atlamak da neymiş! Ölmediğine şükür bile etmiyordu. İşin ilginç tarafı çoktan ölmüş gibi bir havası vardı. Artık bu kabusun uzamamasını isteyerek hemen arabama geçtim. Arkadaşlarım da nereye isterlerse oraya gidebilirlerdi. Ortamı farklılaştırsın diye radyoyu açtım. Programdaki ses “...bazen de öyle durumlar olur ki, o haklıdır, siz haksız. Yine de bağırmaya devam edersiniz. Çünkü ağzınızı kapatıp kulağınızı açarak, dinleyerek değil, tüm diğer duyu organlarınızı kapatıp ağzınızı açıp konuşarak başlarsınız iletişime. Kendi kendinize söyleyemediklerinizi bir anda o bağrış anında ona söylediğinizin farkına varırsınız. Bunu fark eder etmez durun. Cümlenin yarısında bile olsanız durun. Karşınızdakini daha da önemlisi içinizdekini dinlemeye çalışın,” dedi. Bu kadar uzun bir cümle de etmemiş olabilir. Ama manası buydu.

Edvard Munch’un resmettiği çığlığı da atsam ne fark eder ki. Onun da arkasında sanki onu hiç duymuyormuş gibi seyrine devam eden iki arkadaşı yok mu. Ha, şimdi benimkini varoluşsal bir sıkıntı olarak saymayacak olanlar olacaktır. Nedir ki varoluşsal sıkıntı? Herkesin bir diğerinin sesini bastırmak için avazı çıktığı kadar bağırdığı, hatta yetinmeyip bu eylemi diğerinin ağzını kapatmaya kadar vardırdığı, diğerinin gerekirse dişlerini dökecek kadar saldırganlaştığı bir dünyada nedir varoluşsal sıkıntı? Bir anda bu derin konuya nereden geldiğimi anlamadım. Sorunun cevabının sadece “sesini duyurmak” kadar basit olabileceği hoşuma gitti. Çünkü biri duyursa, olur da biri çıkıp sesinizi duyarsa, belki size kalpten hak verecek, belki de hatanızı yüzünüze vuracak. Bu riski göze almak değil midir biraz da bu zamanda varoluşsal sıkıntı. Bunu göze alamayanlar bunun sadece bağırarak aşılmayacağının da farkındaydı. Hatalarının yüzlerine vurulmasını istemedikleri için de hep bir gürültü içinde konuşuyorlardı. Önce herkesi dinleyip sonra ağzını açanlar ise sıkıntının kendi varlıklarında olmadığından emindi.

Kendi sessizliğimde bu birkaç saniyelik felsefeden sonra başımı çevirip yola, birlikte yola çıktığım arkadaşlarıma ve beni biraz önce hızla giderken aniden durduran o gücün gölgesine baktım. Hepimiz birbirimizi anlamıştık. Biraz sessizlik, uzaklaşma ve görüş alanını değiştirme... Yol daha bir aydınlaşmış gibiydi, oysa güneş biraz önce batmamış mıydı? muge.ersan@gmail.com