Korkuyorum Ama Halledicem!


Semra Uygun

Aşağıdaki film sahneleri, sinemanın karanlık zindanlarında turlarken kendimi defansif hissettiğimde; tuttuğum karakterin bir yolunu bulup işin üstesinden gelmesiyle yükseldiğim anlardan oluşuyor. Bence cesaret, korkaklığın ikiz kardeşi. Birbirlerinden asla ayrılamazlar. Çift yüzlü madalyon, Ares ve Hades, Grady kardeşler gibiler. Malum sahnelerde de pısırıklıklarım ve rahatlamalarım birarada. Bir nevi şeytan çıkarma. O yüzden bana cesareti tanımla deseler, Marlon Brando’nun Apocalypse Now’da dediği gibi, cesaret korkuya teslim olmaktır derim. Korkuya teslim olmanın en güzel hali de sinema. Ne de olsa hayat dev bir plazma.
 
Insidious - Karanlığın bilinmezliğini adımlamak: Kötülük, fenalık düşünen ruhların bölgesinde, eldeki bir tutam ışıkla Diyojen gibi yürümek. Şüphesiz ki her hayaletin içinden geçip gidemezsiniz. Bazıları öyle silik silik ortalıkta dolaşmaz çünkü. Üstelik bir de aynı ortamda en büyük korkunuz vuku bulmuşsa değmeyin tedirginliğe. Etrafınızda çocukluk travmanız siyahlı bir kadın fink atabilir. (Benimki eli satırlı bir kasap mesela.) Rüyanın güzel başlayıp kabusa dönüşmesi hali vardır ya, bir yerden bir şeylerin çıkacağını hissedersiniz. Hatta bir şeylerin o an vücudunuza dokunduğuna yemin bile edebilirsiniz. İşte Insidious’un tekinsiz boyutunda dolaşırken hissettiklerim de aynısı oldu. Ama Josh Lambert’ın çok büyük bir motivasyonu vardı: Oğlunu kurtarmak. Bunun için kırmızı şeytanla dövüşmeyi bile göze almıştı. O zaman korkmam, kara delikten bile atlarım, atlarsınız.
 
The 13th Warrior - Hiç görmediğin barbar ve tehlikeli bir yaratıkla dövüşmek: Akıllı ve zarifsin. Olayları konuşarak çözmek taraftarısın ama bir savaşın içine düşüyorsun. Ve düşmanın seninle aynı çizgide değil. İnsan kafalarını bilezik yapıyor, kafa tasında su içiyor, dışkı kebabıyla doyuyor. Üstelik onunla dövüşmek için inine girmelisin. Çünkü eğer bu savaşı durdurmak istiyorsan, başlarındaki kişiye ulaşıp onu ortadan kaldırmalısın. Ben genelde akil taraftayımdır. Dengeli, kamerayı tepeye koymuş, izleyen. Ama bazen bu bir işe yaramaz. Ahmed Ibn Fadhlan hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını biliyordu ve en önemlisi kendine inandı. Yani zekâ, gösterişe üstün geldi. Şu kuralı da unutmamak lazım: Şov yapan her zaman en önce dağılır. Kibrin kovalent bağı yoktur.
 
X-Men: Apocalypse - Senden daha güçlü bir varlığın önünde başarısızlık korkusu: Karşında Tanrı var, dünyayı yok edeceğim diyor. Tanrı parçacıkları çaresiz ve senin gücünün ucubik olduğunu düşünüyor, 10’da 1’ini bile kullanmıyorsun. Jean her şeyi serbest bırakması gereken o kritik anda, her şeyi serbest bırakmanın korkmamak olduğunu anladı. Kritik an dünyanın yok olmasına 1 saniye falan kalması. Bazen gücümüzün o kadar az bir kısmını kullanıyoruz ki, potansiyel olarak gelip gidiyoruz. Bir tanrıyı ancak tanrıça durdurabilir. Bilinçli kitleler, kolluk kuvvetlerinden daha güçlüdür. Battal Gazi, tek başına koca bir orduyu yenebilir.
 
Kill Bill: Vol. 2 - Diri diri gömülmek: Klostrofobi bütün dertlerin en penceresiz, en ızdırap verici olanıdır. Nefessiz kalmak bir insanın kapatma düğmesi olduğu için tahtalı köye jet uçuştur. Ve benim bir numaralı fobimdir. Beatrix Kiddo tabutun içinde darlanırken beni de oturduğum koltukta boğazlamışlardı. Suratıma yastık bastırılmış, ayağıma taş bağlanıp okyanusun dibine atılmış gibi olmuştum. Neyse ki hızır Pai Mei imdada yetişti de, dele eşeleye kurtuldu tabuttan gelin. Ben de derin bir nefes aldım. En kral meditasyon hocası bile aldıramazdı o nefesi bana.
 
Gravity - Uzay boşluğunda yalnız kalmak: Uzayda salınmak, yıldızlar falan çok güzel de, işin bir de sonsuz yalnızlığı, telefonsuzluğu var. Hele bir de Dünya’ya dönüş ümidin yok gibi bir şeyse, öleceğin anı beklemekten başka sosyal aktiviten olmaz. Uzayda asılı kalmak, öylece, kasaptaki koyun gibi. Benim paniklememe rağmen Ryan Stone metanetli kalabildi ve Matt Kowalski -ölüm meleği mi, direnmesi için gönderilmiş iyilik meleği mi olduğunu anlayamadığımız- hayaliyle onu motive etti de yerçekimli ortama dönmeyi başardık. Ayağımız yere bastı, sadık yare kavuştuk. Atmosferi sevmiyorum ama yalnız kalınca da sıkılıyorum.
 
Ant-Man - Mikro zamana sıkışmak: Sürekli tekrar eden bir zaman diliminin içinde sıkışmak korkularımın master derecesidir. American Horror Story: Coven finalinde en nefret ettiğin ortamda en nefret ettiğin insanla sonsuza kadar yaşamak zorunda kalmak cehennem olarak tasvir ediliyordu. Ben de öyle düşünüyordum. Ta ki Ant-Man’in canlı canlı, hiçbir yaşayan varlığın fark edemeyeceği, sesini duyuramayacağı; atomların, hücrelerin olduğu bir ortamda sıkışıp kaldığını görene dek. Bundan daha kötüsü yaşayan bir çaydanlık olmaktır herhalde. Ama kalbin sesi yüksek desibeliyle onu bir terliksi hayvan olmaktan kurtardı ve yeniden bir karınca oldu. Demek ki neymiş, beterin beteri varmış.
 
The Countess - Yaşlanmak: Yaşlanmak, kırışmak, çökmek, yüzünün buruması… Buna sağlıklı bir yaşamla karşı koyanlar ya da kabullenenler, bir de botoksla direnenler vardır. En sonuncusu o kadar risklidir ki, sizi defalarca arı sokmuş birine çevirebilir. Hepimiz yaşlanmaktan korkarız ama James Dean gibi hızlı yaşayıp genç ölmeyi de istemeyiz. Ben daha çok Elizabeth Bathory’nin yöntemini tercih ediyorum. Yani genç kızların kanıyla banyo yapmayı. Bana hiç kızmayın. Çünkü Three Extremes’teki yöntemin yanında Bathory’ninki gayet masumane kalıyor.
 
Hush - Fiziksel bir engel içindeyken tehlike durumu: Engelli olmak başlı başına bir mücadele zaten. Hele bir de korku filminin ortasında, manyak bir katille yüz yüzeyken… Maddie duyamıyor ve bu onu savunmasız kılıyor. Ya da katilimiz öyle sanıyor. Çünkü Maddie sağır ama aynı zamanda sağlam da. Düşünsenize evinizin içinde soğukkanlı bir katil geziniyor ve siz hiçbir şey duymuyorsunuz. Maddie’nin beni en çok etkileyen özelliği hızlı düşünmesi, neden sonuç ilişkilerini dikkate alarak; ne evde saklanmanın ne de evden kaçmanın işe yaramayacağını çabucak anlaması oldu. Geriye yapacak tek bir şey kalıyordu: Onu öldürmek. Yürü be kızım!

semra_uygun@yahoo.com