En Uzun Gece


Vartan Estukyan
İstanbul, 1914
 
Henüz Mart’ın başları, güneş tam kıvamında. Huydur bu mevsim bu havada tiryakisi olduğu meyhanede iki tek atmak Hovsep’te. Aynı zamanda çırağı olan yeğeni Aram’a devretti bakkalı, yalnızca birkaç saatliğine. Kapıdan çıkarken iyice tembihledi çırağını: “Ben gelene kadar dükkân sana emanet, dikkat et.” Tarlabaşı’ndan Asmalımescit’e doğru çıktı, oturdu Pantelis’in arka bahçesindeki köşe masaya. Yarım karaf istedi. Niyeti iki duble içip çakırkeyif olmak, dükkânı kapatıp erkenden yatmaktı. Kısa süre sonra Keğam mekâna gelerek Hovsep’in tüm planlarını altüst etti. Bir bakkala göre oldukça entelektüel bir çevresi vardı Hovsep’in. Keğam, haftalık yayın yapan mizah dergisi Abuş’un önemli çizerlerindendi. Sakızağacı Caddesi’ndeki ofisinden çıkmış, yolda karşılaştığı Hovhannes’i de peşine takarak Hovsep’in bu güzel havayı fırsat bileceğini tahmin edip gelmişti meyhaneye. Biraz sonra “varbed” lakaplı Sımpad damladı yanlarına. Kadro ile karaf aynı oranda artıyordu. Pek tadı tuzu yoktu Sımpad’ın. Diğerleri gibi keyifle değil de daha çok endişeyle yudumluyordu kadehini. Kederli olduğu rakıyı sek içişinden belliydi. İlkin günün yorgunluğuna verdiler Sımpad’ın bu halini. İçine kapanık bir kişiliği vardı Sımpad’ın, arkadaşlarının da keyifini kaçırmamak için sessiz sedasız bitirmişti dördüncü dublesini. Tam başı hafif dönmeye başlamış, alkol kendini iyice hissettirmişti ki Keğam, Sımpad’a seslendi. “Var sende bir şeyler ama hadi bakalım...” Sımpad durumu onaylarmışçasına başını salladı ve arkadaşlarından müsaade isteyerek masadan kalktı.
 
Evi meyhaneden çok uzakta değildi, Yüksek Kaldırım’dan Kuledibi’ne doğru inerken soldaki ikinci sokakta oturuyordu Sımpad. Yokuşu bir sağa bir sola döne döne indi, sokağa saptı. Üç katlı bir apartmanın en üst katında, dört odalı koca bir evi vardı. Rakının şişede durduğu gibi durmadığını, alt komşusu Moşe’nin kilidini kıracakmışçasına kapıyı açmaya çalışmasıyla anladı. Patırtıyı duyan Moşe, bir panik haliyle kapıyı açtı. Karşısında bitap düşmüş Sımpad’ı görünce yeni yaptığı kahveden bir fincan ikram etmek üzere onu evine davet etti. Ayılmak için kahvenin iyi bir fikir olduğunu düşünen Sımpad, usulca cumbanın sol köşesindeki tekli koltuğa oturdu. Üç dakika sonra komşusu elindeki kahveyle karşısına geçti. Moşe bilirdi Sımpad’ın nadiren kederden içtiğini. Hemen anladı, bir derdi vardı. Hava yavaştan kararmaya başlamıştı. Güneşin batmasıyla birlikte Sımpad’ın içini dökmesi arasında 10 dakika ya var, ya yoktu. Konu politikaydı, bu nedenle pek samimi olmadığı birine anlatıp anlatmamak arasında çok gidip gelse de, nihayetinde derdini bir yabancıya anlatmanın her zaman kendisini daha iyi hissettirdiğine inanmış olacaktı ki, o çakırkeyif haliyle dahi su gibi süzüldü saatlerdir içinde ne var ne yoktuysa. Durum Moşe’yi aşıyordu. Mutfağa gidip geçen bayramdan kalma kızılcık likörünü getirdi, Sımpad’ın bu gece içmesi gerekiyordu. Ve tabii onu dinleyecek sabra erişebilmesi için, Moşe’nin de... Saatler ilerledikçe likör yerini şaraba, şarapsa gevezeliğe bırakıyordu.
 
Sımpad, gece on buçuğa doğru oturduğu koltuktan kalkmaya yeltendi. Öyle sarhoştu ki üçüncüsünde başarabildi. Moşe ise onu yolculayamayacak kadar bitkindi. Zaten üst katta oturuyordu, her gün olmasa da iki günde bir, sabah veya akşam mutlaka karşılaşıyordu. Üstelik de yanlışlıkla gelmişti evine. Kısacası Moşe, yolculamamak için pek çok bahaneye sahipti. Ağır adımlarla merdivenleri çıktıktan sonra nihayet anahtarları doğru deliğe sokup evine girdi Sımpad. Üzerinden yarım saat geçmedi ki kapısı çaldı. Meyhanede bırakıp gittiği arkadaşları, Sımpad’ın nasıl olduğunu merak edip onu görmek istedi. Dördü de evin bir köşesinde, sarhoş, kimisi yerde kimisi gökte, sızdı. Olan Aram’a oldu, sabaha kadar gözünü uyku tutmadı, dükkâna iyi baktı. estukyan@gmail.com