Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK


Elektro Hafız – Elektro Hafız – Pharaway Sounds
Elektro Hafız – Elektro Hafız Dub – Pharaway Sounds 
Fairuz Derin Bulut’tan tanıdığımız Demir Kerem Atay, bir süredir Almanya’da yaşıyor ve Elektro Hafız ismiyle müzikal üretimini sürdürüyor. Geçen yıl çıkarttığı 7” plağın ardından bu yıla sağlam bir LP ve bu LP’deki parçaların dub remiksleriyle imza attı. Mayıs ayında çıkan iki albümün de dijital, CD ve plak versiyonları Katalan plak firması Guerssen’in alt label’ı Pharaway Sounds’dan çıktı. Elektro Hafız’ın alemetifarikası elektro bağlama. Müziğini Anadolu Psikodelik Funk’ı olarak tanımlasa da bu tanım oldukça eksik kalıyor. Çünkü bu ilk albümde dub, reggae, hip hop alt yapıları, bossa nova ve bazı anlarda elektronikanın rol çalmasıyla çok daha komplike bir ses örgüsü var. İran, Pakistan, Afganistan ve Türkiye’den ’60 ve ‘70’lerin psikodelik albümlerinin remaster’larını basma üzerine uzmanlaşmış bir firmanın kataloğunda rahatlıkla yer alan bu albüm, yenilikçi füzyonu ve güncel sound’u ile hem kendi müzikal tanımını aşıyor, hem firmasının diğer işleri yanında çok farklı bir yerde duruyor. Fairuz Derin Bulut’un ıskalanan son harikası Patlantis’in bir level üstüne çıkmış Elektro Hafız. Albümün kredilerinde icradan kayda pek çok bahiste ismi geçse de Almanya, Köln’deki çevresinden pek çok ismin de katkısı var. Diğer taraftan ikinci albüm, yani parçaların dub versiyonları ayrı bir lezzet. Yerli dub savaşçılarımız Komadub ve genç Alphadub, Grup Ses Beats ve Hey Douglas gibi sihirbazlar, Fransa’dan Fedai Pacha ve Onofon ile FDU’nun usta işi dubmix’leri ile albümden alınan keyif yaklaşık bir saat daha uzuyor. Bu coğrafyanın müziğini evrenselle harmanlayan bu tarz albümlerin bunca az sayıda olması gerçekten tuhaf bir durum. Ama bu nadir üretim arasında Elektro Hafız’ın albümü kolay kolay tüketilemeyecek yoğunluğuyla büyük bir açığı kapatıyor.

Öfkeli Kalabalık – #bittigitti Can Büyükbaş ismini daha önce mecmuada birkaç kez andık, memleketin Pete Doherty’si olduğunu ilan ettik. Motto grubunun solisti olarak sahnede gözümüzle görebileceğimiz en punk hadise idi (tabii ki Softa Ece ile birlikte). Sonra solo projesi Öfkeli Kalabalık’la EP’ler yayınlamaya başladı. Ardından kendi tabirleriyle El Galacticos kadrosunu kurarak (Can, vokal – gitar, Erkin Sağsen, gitar – geri vokal, Basri Hayran, bas – geri vokal, Onur Ertem, davul) devam ettiler. Ekipten bir süredir ses seda çıkmıyordu ki, #bittigitti geldi. Pete Doherty ve Libertines referansları devam ediyor (ama Libertines’in son albümü değil, 2000’lerin başı). Fakat Can’ın vokali ve söz yazma kabiliyeti büyük aşama kaydetmiş. Son Feci Bisiklet’in eklektik sound’unun belirleyicilerinden olan genç gitarist Erkin, kendine çok daha geniş bir alan bulmuş ve maharetlerini rahatça sergilemiş. Davul ve bas da sektirmeden eşlik edince zımba gibi bir albüm çıkmış ortaya. Her şeyden önce birlikte çok eğlendiklerini anlıyorsunuz ve bu pozitif enerjiyi doğrudan alıyorsunuz. Açıkçası Doherty ve Carl Barât bu albümü dinlese “Biz nerde yanlış yaptık yahu?” derler. Yeni bir müzik mi yapıyor Öfkeli Kalabalık? Hayır. Ama samimiyet kelimesinin delik deşik edildiği bir dönemde, fütursuzlukları, dobralıkları, hergelelikleri ve doğrudanlıklarıyla cümle içinde hiç “samimi” kelimesini geçirmeden bunun nasıl olacağının dersini veriyorlar. Hem de gayet iyi çalıyorlar. Daha ne?

YAYIN


Güney Koreli kültür kuramcısı Byung-Chul Han, şiddetin içselleşerek, ruhsallaşarak görünmez hale geldiğini ve insanın kendisine yöneldiğini anlatıyor. Şiddetin tarih boyunca kalıcılığını araştıran Han, Sigmund Freud, Walter Benjamin, Gilles Deleuze gibi düşünürlerin de tezlerine eleştirel bir gözle değiniyor. Şiddetin Topolojisi iki bölümden oluşuyor. “Şiddetin Makrofiziği” adlı ilk bölümde şiddetin topolojisi, arkeolojisi, ruhu, politikası ve makro mantığını inceleyen Han, “Şiddetin Mikrofiziği” ikinci bölümünde ise sisteme içkin şiddeti, iktidarın mikrofiziğini, olumluluğun ve şeffaflığın şiddetini inceliyor. Dilek Zaptçıoğlu’nun çevirisiyle Metis yayınlarından çıkan Şiddetin Topolojisi şu cümleyle başlıyor; “Kaybolmayan şeyler vardır. Onlardan biri de şiddettir.” Han, olumsuzluğun şiddetinin yanında bir de olumluluğun şiddeti bulunduğunu ve bu şiddetin her türlü düşmandan ve iktidardan yoksun gerçekleştiğini anlatıyor. 

FİLM


2001’deki No Man’s Land’i hatırlarsınız. Bosnalı yönetmen Danis Tanovic’e hem Cannes hem de Oscar’larda ödüller getiren ilk filmi, Bosna’daki iç savaş üzerine en önemli filmlerden biriydi. O zamandan beri bolca iyi film yapan Tanovic’in son çalışması Smrt u Sarajevu (Saraybosna’da Ölüm), Bernard Henri-Levy’nin Hotel Europe isimli tiyatro oyunundan uyarlanmış. I. Dünya Savaşı’nın 100. yılı adına bir AB toplantısı yapılacaktır. Ancak otelin çalışanları grevdedir. Bu arada çatıda I. Dünya Savaşı’nı başlatan adam olarak görülen Gavrilo Princip’in bir akrabası ile röportaj yapılmaktadır. Otelin farklı katlarında kamerasıyla gezinen Tanovic, günümüzün Bosna ve Avrupa idealleri üzerine bizi bilgilendiriyor. Yılın önemli filmlerinden biri.

DİZİ


Dizileri takip etmek giderek zor olmaya başladı artık. Yazların da hareketlenmesiyle çığ gibi büyüyen dizi sayıları üzerimize gelirken aralarından iyilerini bulmak çok da kolay değil. Stranger Things’ın bu yazın ilgi çekici işlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Duffer Brothers’ın (Matt ve Ross Duffer’dan oluşan görece genç bir ekip. Tek bilinen tecrübeleri, biraz fasaryadan bir bilim kurgu olan Wayward Pines’da) bizi 1980’lere götürdüğü yapımın dönem estetiğini iyi kotarması, nostaljiyi de tadını kaçırmadan verebilmesi takdiri hak ediyor. Bize biraz Judd Apatow’un Freaks & Geeks’ini (ki tek sezon süren bu kült yapım şu aralar aşina olduğunuz pek çok oyuncunun ilk aktörlük denemelerini gösteriyor. Buna da bir bakabilirsiniz.) biraz Spielberg ütopyasını anlatıyor. Tabii bir de Winona Ryder’da baş gösteren Twin Peaks özlemini de söyleyebiliriz. Bu çok da olumlu değil. Yakından bakanlar ET, Alien, Close Encounters of the Third Kind, Elm Street gibi referansları görebiliyor. Çocuklar sevimli, nostaljik estetik güzel, New Order, Joy Division felan da çalıyor. 8 bölüm de yormaz.

ALBÜM


Roisin Murphy 2006’da EMI ile bir anlaşma imzalayıp güzelinden bir pop albüm olan Overpowered’ı yayınladığında 10 yıl sonra geleceğimizi düşündüğümüz yer burası değildi. Turnesinde İstanbul’da da seyretme şansını bulduğumuz Murphy çok daha geniş kitlelere ulaşabilecek bir müzik yapıyordu. 2009’dan sonra 5 yıl sessizliğe bürünen Murphy, 2014’te  Hairless Toys ile geri döndü. Moloko’dan da tanıdığımız Eddie Stevens ve kendinin prodüksiyonunu yaptığı albüm, evet iyiydi ama bir süre sora unutulan şarkılardan oluşuyordu. Bu sefer fazla bekletmeden gelen Take Her Up To Monto da aynı damardan devam ediyor. Şarkılarda gayet güzel fikirler var, kesinlikle daha sofistike. Ama synth-pop ve EDM’nin elektronik dünyasını kontrol ettiği şu zamanlarda Murphy de o yolda bulunabilir miydi diye düşünüyor insan. Sadece “eleştirmenlerin sevgilisi” olmak iyi olmayabilir her zaman. Ama tabii Moloko ile ve ilk solosu Ruby Blue gibi harika işlere imza atmış müzisyene sevgimiz çoktur.Bu sene en beklenen albümlerin arasında DJ Shadow’un yeni işi de vardı. Bundan 20 yıl önce Entroducing… ile kariyerine harika bir başlangıç yapan isim, sonrasını albüm bazında pek getirememişti. Zaten yeni işi The Mountains Will Fall da sadece 5. albümü. En son, 2011’de duyduğumuz The Less You Know, The Better’da başarılı şarkılar olsa da albümün genel bazda aşırı eklektikliği sorun yaratabiliyordu. 60 binden fazla plak sahibi olmak ve sample yeteneğiniz bir albüm konsepti için yeterli olmayabiliyor. Yeni albümü de maalesef aynı damarda. Aslında 4. şarkı ve kanımca albümün en iyisi olan ve Nils Frahm ile kotardığı “Bergschrund”a kadar gayet iyi giden çalışma, arkasından çok da çarpıcı olmayan minimalizm denemeleri ve “geçmişe mazi derler” tadında sürüyor.DJ Shadow sample’ların ustası. Peki The Avalanches değil mi? 2000 yılındaki ilk albümleri Since I Left You o dönemden beri tam bir kült çalışma. Binlerce sample’dan oluşturdukları şarkılarla gerçekten de çok ilgi çekici bir projeydi. Aradan geçen 16 yılda başka albüm yayınlamadılar ve geçen ay Wildflower ile döndüler. Ve maalesef gördük ki sample ve ses alterasyonu hikâyesi artık eskisi kadar büyüleyici gelmiyor. The Avalanches’ın dokusu kesinlikle güzel ama bunlara şarkı diye bakmaya başladığınızda elinizde çok bir şey kalmıyor. Brian Wilson ve FatBoy Slim evliliği gibi. Aşırı “pozitif” ruh hali de belki bu aralar bize gelmiyordur.Bu ay biraz elektroniğiz. İsveçli Dan Lissvik’in yeni solosu Midnight ve Norveçli Lindström’ün son EP’si benzer tarzda ve Todd Terje’yi de düşünürsek yeni bir İskandinav akımının meyveleri. 2007’de grubu Studio ile yayınladığı West Coast ile radarlara giren Lissvik sonrasında çok çarpıcı bir iş kotaramamıştı. Yeni işi Midnight ise doğru zamanda doğru yerde olan bir çalışma. Modern disko. 38 yaşındaki Lissvik’in olgunluk dönemi albümü. Şu aralar albümden çok sıkça EP’ler yayınlamakta olan bir diğer tecrübeli isim ise Lindström (43). Buraya Windings’i seçtik zira EP’deki “Closing Shot” hakikaten güçlü bir disko. Bunlara Todd Terje’yi de eklersek, elektroniğin, synth’lerin yeniden doğuş yıllarında İskandinavya’dan gelen sesleri kaçırmamak gerektiğini söylemek lazım.