Tim Duncan: Kusursuz


Utkan Çınar

Tabii ki dönüp baktığımızda ondan daha başarılı NBA efsaneleri sayabileceğimize kuşku yok, ama Duncan’ın 19 yıllık kariyerindeki asaletini başkalarında arayamayız. Bill Simmons’un da dediği gibi “O hiçbir zaman para için sorun çıkarmadı, takım içi görevinden şikâyet etmedi, kendine lakap takmadı, şekilli reklamlarda oynamadı, kutuplaştırıcı olmadı.” 1999’da ilk şampiyonluğunu ve finaller MVP’sini (Most Valuable Player) kazandığında Sports Illustrated onun için “Sessiz, sıkıcı bir MVP,” demişti1. O hep işini yaptı ve aşağıda az da olsa değineceğim rakamları gördüğünüzde bunu da çok iyi yaptığına göreceksiniz. Tim Duncan geçtiğimiz ay 40 yaşında basketbolu bıraktı. Arkasında da tüm spor dünyası ve kültürü için harika bir örnek bıraktı.

 
HBB’yi hatırlar mısınız? Robocop’ın çizgi filmi olsun, Geceyarısı Ekspresi olsun ya da Jim Carrey’i ünlü eden In Living Colour; ilginç yayıncılık hareketleri vardı. Dönemin “alternatif” diyebileceğimiz kanallarından biriydi. Basketbola da özel ilgileri vardı. Ahmet Kurt, Erman Kunter gibi isimler hem program2 yapıyor hem de Amerikan Kolej Ligi (NCAA) maçlarını yorumluyorlardı. O dönemler Darüşşafaka’ya “hareketli hücum” oynatarak oldukça eğlenceli bir basketbol ortaya koyan Erman Kunter sonradan Milli Takım’ın başına geçtiğinde devam edebilseydi sanırım Milli Takım 2000’lerde çok daha fazla madalya alabilirdi. Uzatmayayım. HBB bir süre, geceleri zaman doldurmak için yayınladıkları NCAA maçlarının tekrarlarını vermeye başladı. Ben de her ergen gibi saçma saatlerde uyuyordum ve çok denk geliyordum bunlara. Bir maç vardı ki, heyecanlı bitişinden dolayı çok fazla tekrar ediliyordu. 1995 ACC turnuvasının Wake Forest (WF) ve North Carolina (NC) arasındaki uzatmaya giden finali. NC’de sonradan kalburüstü NBA kariyerleri olacak Jerry Stackhouse ve Rasheed Wallace, Wake Forest’te ise henüz 19’undaki Tim Duncan vardı. İlk o maçla tanışmıştım onunla. Maçın adamı 37 sayının ve maç kazandıran basketin sahibi WF’li Randolph Childress olsa da (ki 2 sene sonra Türkiye’de Tofaş formasıyla izleyecektik kendisini) Tim Duncan o gün dikkatimizi çekmiş, Kunter’den de bolca övgü almıştı.
 
Karayipler’deki Virgin Adaları’nda bir yüzücü olma hayaliyle büyüyen Duncan, adanın tek olimpik yüzme havuzunun 1989’daki Hugo Kasırgası nedeniyle yıkılmasıyla bu hayalinden vazgeçer ve basketbola yönelir. NBA draft’ine (oyuncu seçmsi) erken girmemesi -ki o dönem onun kalibresindeki herkes erken profesyonel olma kararı alıyordu-, 14 yaşındayken kanserden kaybettiği annesine verdiği sözü tutmak amacıylaydı. O dönem Allen Iverson ile yeni bir oyuncu tipine (“sebepsiz isyankârlar” diyelim buna) alışmaya başlayan NBA’ye 1997’de  giren Duncan şanslıydı. Bir kere harika bir koça3 ve üst düzey bir oyuncu, çok şeyler öğrenebileceği bir takım arkadaşı olan David Robinson’a sahipti. 2001’de gelen Tony Parker ve 2002’de gelen Manu Ginóbili -ki favori NBA oyuncumdur- ile beraber hanedanlıklarını kurdular. Shaq ve Kobe’li Los Angeles, Nash’li Phoenix, Nowitzki’li Dallas, Lebron ve Wade’li Miami gibi müthiş takımlara karşı ayakta durdular.

2005’te 7 maça giden Detroit finalinin son maçının son anlarındaki oyunu zirve noktasıydı diyebiliriz sanırım. Ama o anlık patlamaların değil istikrarlı “iyi”liğin adamıydı. 2004’te Derek Fisher’ın 0.4 saniye kala attığı basket veya 2006 play-off’larında, 7. maçta Nowitzki’nin basket-faulü olmasa 5 yıl üst üste şampiyon da olabilirlerdi (Tabii 2007’de Stoudemire’ı saçma bir ceza ile kaybeden Phoenix için de aynısı söylenebilir). 2013 finalindeki Ray Allen mucizesini de sayarsak “5 değil 6, 7 hatta 8” 4 şampiyonluk uzak değildi. Ama sporda “…nasıl olurdu?”ya pek takılmamak lazım.İlk 3 şampiyonluğunun MVP’si olduktan sonra 2007’de bu onuru Tony Parker’a bıraktı. 31 yaşına gelmiş Duncan bir basketbolcunun olgunlaşabileceği en önemli noktaya gelmiş ve takımın mental liderliğine devam ederken oyun liderliğini paylaşmaya başlamıştı. 2010’larda hücum temelli oynamaya başlayan takımda rolü azalsa da her zaman güvenilir bir pas odağı, takımın ihtiyacı olduğunda orada olan bir oyuncuydu. 2011’de 13.8’e inen sayı ve 8.9’a inen ribaud ortalamaları “Artık Duncan bitiyor mu?” sorularını ortaya çıkarırken 2013 play-off’larında, 37 yaşında, 18.1 sayı ve 10.2 ribaund ile oynayan bir Duncan vardı gene. 2014’te de Miami Heat’i ezerek gelen 5. şampiyonluk. 15 yıllık bir dönemde, 3 farklı on yılda, 5 şampiyonluk. 20.6 sayı ve 11.4 ribaund’luk bir play-off kariyeri. Bu rakamlarla yarışmak zor. Herkes için zor. Bu sene, son serisinde, Oklahoma’ya biraz üzücü bir şekilde elendiler. Sene başında Golden State’i en çok zorlaması beklenen takım play-off’larda gerilemiş ve gençliğe, atletizme teslim olmuştu. Duncan son maçında 19 sayı attı.

Takım sporları C. Ronaldo ve Lebron James (Liverpool’lu olduğuna üzüleyim mi sevineyim mi bilemedim) gibi kibirli, bireyci ve ilgi manyağı5 sporcuların başarıyla özdeşleştiği bir alan. Duncan ise “sıkıcı”ydı belki ama kanımca “spor”un gerçek amacına hizmet eden, takım arkadaşlarının “onun için, onunla beraber” oynamak istediği bir oyuncuydu. Şimdi değişen ve hızlanan basketbolda artık uzun oyuncularının değerlerinin azalacağından bahsediliyor. Ama eminim ki oyun görüş yeteneği, zekâsı, arkadaşlığı, istikrarı ve liderliği sayesinde şimdi de gelse gene benzer bir kariyere sahip olabilirdi. Teşekkürler Timmy.

1. Duncan ise buna karşılık: “…Heyecan gösterirseniz, hayal kırıklığına uğramış veya darlanmış da gözükebilirsiniz. Eğer rakip bunu anlarsa dezavantajlı duruma düşersiniz,” demiştir.
2. Hatta bu programlardan birinde stüdyoda, akustik gitarla “Wish You Were Here” çalan bir kızıl, Amerikalı basketçi hatırlarım. Ama ismini hatırlayamam.
3. Gregg Popovich’e de ayrı bir parantez lazım tabii. Maç arası röportajların harika konuğunun, Duncan ile başladığı Spurs kariyerinde süper yıldızlar değil görev adamlarından yarattığı ve sürekli değişerek gelişen basketboluyla tarihin en başarılı coach’larından biri olduğunu söylemeli. Duncan, Popovich’e; Popovich de Duncan’a sahip olduğu için çok şanslıydı. İlişkileri bir belgeseli hak ediyor.
4. Evet, burada Lebron’un Miami Heat formasıyla tanıtıldığı gece söylediklerine gönderme yapıyorum.
5. Gelin itiraf edelim, C. Ronaldo, Euro 2016 finalinde kenarda bile hiç sempatik değildi.

khgv@gmail.com